Kitabın 28. ve 29. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Hayatımın en can sıkıcı gecesi. Mahallenin nöbetçi işkembecisinin en dip köşesinde gelip beni bulmuş yaşlı başlı insanlar, artık yapacak bir şey yok. Çaresiz indik Beyoğlu'na. Sıcak salonda arkadaşlarla muhabbet ederken, hiçbir şeye bulaşmadan olanca masumiyetimizle okeyimizi oynayacakken al sana bir bela. Selim eve dönmemiş hâlâ, gecenin üçü ve telefonu da kapalı. En yakın arkadaşı beni biliyorlar, tamam da yerimi nasıl buldular.
Kadın başını şalıyla iyice örtmüş, sımsıkı yapışmış kocasının koluna, ürkünç bir dehlizde ilerliyormuş gibi korkuyla sürükleniyor peşimden tekinsiz dediği sokaklarda. Tekinsiz-lik kime göre, insanlar normal hayatını yaşıyor burada. Bazılarının gece yaşayıp gündüz uyuduğunu hiç duymamış mı bu insanlar, yoksa bilmezden mi geliyorlar.
Burası geceleri de ışıl ışıldır lafı bir efsane gerçi. İnsanların varlığı çekilince ışıltı karanlığa dönüşüyor, parlaklığını kaybediyor, soğuk bir mavilik kaplıyor ortalığı, buzlu cam gibi. Bazen de sert bir berraklık.
Baba vakarını hiç bozmuyordu. Nerede yanlış yaptığı meselesiyle kavruluyordu ama yok yapmamıştı bir hata. Gece gündüz çocukları için çalışmak ve sırtı kolayına yatak görmemek bir kusursa o başka. Sakin, anlayışlı bir adammış da oğluyla her daim iletişim içindeymiş gibi kendinden emin görünmeye, işi şaşkınlığa vurmaya çalışıyor. Bir mana vere-miyormuş gibiydi olanlara. Vücut dilinin uyumsuzluğundan hemen anlaşılıyordu buralara yabancılığı. Karanlıkta bile seçiliyordu ayrıksı duruşu, yoldakiler gözlerini kaçırıyorlardı bu patlamaya hazır tabanca gibi zulaları aramaya çıkmış öfkeli adamdan. Bakışlar çevrildi başka yanlara, adam kolunda kuşkulu ve nefret dolu bakışlarla etrafı tarayan kadınla geçip giderken. Herkes sezmişti âlemin başında dolaşan felaketi. Adam kızını ya da bir yakınını arıyordu besbelli. Rüzgâr fısıltıyı en ücra kuytulara kadar taşımış bile. Utanç vericiydi benim için buralarda böyle herkesi itham eden, ortamı toptan karalayan, mahkûm edici bakışları gezdirmek.
Rock Bar'ın kapısında durduğumuzda saat 03.30'du. Kadın yatsı namazından sonra duasını toplayamamış, cebindeki küçük kımıltılarla el-Azim çekiyordu Allah'ın inayetine güvenerek, birbirine vuran dişlerinin arasından sesin dışarı taştığını fark edemeden.
"Gördünüz mü oğlumu, birkaç kez gelmiş buraya kafa dağıtmaya." dedi, bu kelimelerin ağzından nasıl çıktığını kendisi de bilemeden.
Kafa çekmeye demek zordu. İnce bir ayrım vardı iki söyleyiş arasında. Öyle söylemişti Selim burayı tarif ederken, şok geçirseler de söylemeden edemezdim bu insanlara, içleri böylesine yanarken.
Kadıncağız mavi mor kapkara barları dizlerinin bağı çözülerek dolaşıyor. Onların gözüyle bakınca hakikaten içlere doğru insanı yutacak gibi duran kesif bir karanlık var. Canlı müzik iniltileri, sesler sağa sola kaymış biraz.
Suçluluk duymadan ama kadınla da göz göze gelmemeye özen gösteren bir sıkıntıyla, doğrudan babanın gözüne bakarak konuşmaya çalıştı müessese müdürü, karşımıza dikilen üç adamdan orta yaşlı, keçi sakallı, parlak yüzlü ve kendinden en emin gözükeni. İşletmesinin sorumluluğunu taşıyan, saygın bir aile reisi gibi davranmaya çalışarak.
"Burada bir şey olmaz. Biz görevimizin başındayız, gelenler efendice müziğini dinler, içkisini içer ve çıkıp gider. İzin vermeyiz yanlış bir şeye."
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder