Kitabın 202. ve 203. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Sadece referans vermediği için değil, düşünceleri üzerinde en ufak bir etkisi olmadığından biliyorum ki bu konularda tek bir bilimsel makale bile okumamış bir âlimle karşı karşıyayız. 1995'te okumamış, 2007'de de okumamış. 24.10.2007 tarihinde kitabının son baskısına Rotterdam'dan yazdığı önsözde "son zamanlarda neşredilen Saray Hatıraları'na değinmek yararlı olacaktır" duyurusuyla tanıttığı kitapların Halit Ziya Uşaklıgil'in Saray ve Ötesi ve Ayşe Osmanoğlu'nun Babam Sultan Abdülkamid'i gibi yarım asırlık kitaplar olması bile nihayetinde göreli bir şey, hiç olmazsa neşredildiklerini biliyor. Öte yandan, Haremle ilgili orijinal kaynaklardan Leyla Hanım onun için tam bir yabancı; bitmez tükenmez harem dedikodularının nakledicisi Süleyman Kani İrtem de kim ola ki? Uzatmayayım, Suraiya Faroqhi okumamış, Shaun Marmon okumamış, Yvonne Seng okumamış, Madeline Zilfi okumamış, Metin Kunt okumamış, Halil Sahillioğlu okumamış... Halil İnalcık'ı Osmanlı'da kölelik üzerine yazdığı akademik makalelerden değil, 1994 yılında Tempo dergisinde çıkan bir yazısından biliyor. O ka-darcık bildiğini yeterli görüyor ve İnalcık'ı "İslam hukukunu bilmediğinden dolayı" "çok ciddi hatalar" yapmakla suçlayabiliyor.
Bilimsel tarihçilikle ve tarih metodolojisiyle ilişkisi yok denecek kadar çelimsiz olan ve kendi inançlarını çalıştığı konudan ayrıştırmayı aklının ucundan bile geçinmeyerek normatif tarihçiliğin nasıl yapılabildiğine çok güzel bir örnek teşkil eden Akgündüz'ün bu eserini, Tarih-Lenk'ın herhangi başka bir bölümünde ağırlamak tabii ki mümkün olurdu. Ama şu anda kafamdaki soru şu: 1995'te ilk kez okuduğumda dengeli bir facia ve vodvil karışımı olarak metin beni çok etkilemişti. Acaba Akgündüz 1995'ten 2007'ye neyi düzeltti? On iki dev yıl, ıslah-ı nefs ve ıslah-ı text için az mıdır? Kafamda bu soruyla Akgündüz'ün her üç metnini dikkatle okudum. Ufak tefek kelime hatalarını düzelttiğini de gördüm, kendisinin bazı temel tartışmalarına zemin sağlayan kısımları olduğu gibi çıkardığını da. Ama metin zamana karşı kahramanca direnmişti. Demek ki içerdikleri doğruydu. Yazar, bakıyor, bakıyor, gözden geçiriyor ve düzeltecek bir şey bulamadığına göre dediklerinin arkasında duruyordu. Buyurun, beraber bu metinler arasında biraz dolaşalım.
Osmanlı tarihinin oğlan ve içoğlan meselesi
Akgündüz'ün favori konularından biri döne dolaşa, yana yakıla ele aldığı, "oğlan ve içoğlan meselesi" olarak adlandırabileceğimiz bir mesele. Akgündüz, bu konunun ağır bir surette çarpıtıldığım düşünüyor. Mesela, "bazı köşe ve kitap yazarları", Osmanlı padişahlarının da kendileri gibi sapık ilişkiler içinde olduklarını zannetmektedirler.41 Biz ne yapsak, kendisinin harikulade üslubunu yansıtamayacağımız için "iç oğlan kavramı ile ilgili çarpıtmalar" adlı kısımdan daha tam bir alıntıyla konuya girelim:
iddia sahiplerine göre, Osmanlı Hareminde bütün çarpık ilişkilerin yanında Padişahların ve Enderun halkının erkeklerle ve hem de iç oğlan demlen Saray Hizmetlisi olan erkeklerle çarpık ilişkileri vardı.
Durumun, Akgündüz'ü cidden üzdüğü anlaşılıyor. Üstelik "bâtılı tasvir" etmenin "safı zihinler" dediği okuyucularını "iyice tadlîl edeceğinden yani sapıtacağından" endişelidir.43 Ama neyse ki filolojik bilgisini devreye sokarak onlara ve tüm bir ilim camiasına meselenin yalnızca bir sözcüğün, "oğlan" sözcüğünün yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını kesinlikle kanıtlıyor:
Temel kaynaklardan anladığımıza göre, bu asırlarda 'oğlan' kelimesinin iki temel manası vardır: Birinci temel mana, erkek olsun kız olsun evlada ve gençlere oğlan denmektedir, ikinci mana erkek çocuk ve yavru demektir.
Buna delil çok ise de, en güzel delil, Erzurumlu Mustafa Darir'in XIV. Yüzyılda yani Kâbusnâme'nin (sic) Türkçeye tercüme edildiği asırda kaleme alınan Yüz Hadis Tercümesindeki şu ifadedir: 'Oğlan doğurgan ola, ümmetim çok ola kim, ben ümmetimin çokluğu ile fahrlanurum'.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.Bilimsel tarihçilikle ve tarih metodolojisiyle ilişkisi yok denecek kadar çelimsiz olan ve kendi inançlarını çalıştığı konudan ayrıştırmayı aklının ucundan bile geçinmeyerek normatif tarihçiliğin nasıl yapılabildiğine çok güzel bir örnek teşkil eden Akgündüz'ün bu eserini, Tarih-Lenk'ın herhangi başka bir bölümünde ağırlamak tabii ki mümkün olurdu. Ama şu anda kafamdaki soru şu: 1995'te ilk kez okuduğumda dengeli bir facia ve vodvil karışımı olarak metin beni çok etkilemişti. Acaba Akgündüz 1995'ten 2007'ye neyi düzeltti? On iki dev yıl, ıslah-ı nefs ve ıslah-ı text için az mıdır? Kafamda bu soruyla Akgündüz'ün her üç metnini dikkatle okudum. Ufak tefek kelime hatalarını düzelttiğini de gördüm, kendisinin bazı temel tartışmalarına zemin sağlayan kısımları olduğu gibi çıkardığını da. Ama metin zamana karşı kahramanca direnmişti. Demek ki içerdikleri doğruydu. Yazar, bakıyor, bakıyor, gözden geçiriyor ve düzeltecek bir şey bulamadığına göre dediklerinin arkasında duruyordu. Buyurun, beraber bu metinler arasında biraz dolaşalım.
Osmanlı tarihinin oğlan ve içoğlan meselesi
Akgündüz'ün favori konularından biri döne dolaşa, yana yakıla ele aldığı, "oğlan ve içoğlan meselesi" olarak adlandırabileceğimiz bir mesele. Akgündüz, bu konunun ağır bir surette çarpıtıldığım düşünüyor. Mesela, "bazı köşe ve kitap yazarları", Osmanlı padişahlarının da kendileri gibi sapık ilişkiler içinde olduklarını zannetmektedirler.41 Biz ne yapsak, kendisinin harikulade üslubunu yansıtamayacağımız için "iç oğlan kavramı ile ilgili çarpıtmalar" adlı kısımdan daha tam bir alıntıyla konuya girelim:
iddia sahiplerine göre, Osmanlı Hareminde bütün çarpık ilişkilerin yanında Padişahların ve Enderun halkının erkeklerle ve hem de iç oğlan demlen Saray Hizmetlisi olan erkeklerle çarpık ilişkileri vardı.
Durumun, Akgündüz'ü cidden üzdüğü anlaşılıyor. Üstelik "bâtılı tasvir" etmenin "safı zihinler" dediği okuyucularını "iyice tadlîl edeceğinden yani sapıtacağından" endişelidir.43 Ama neyse ki filolojik bilgisini devreye sokarak onlara ve tüm bir ilim camiasına meselenin yalnızca bir sözcüğün, "oğlan" sözcüğünün yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını kesinlikle kanıtlıyor:
Temel kaynaklardan anladığımıza göre, bu asırlarda 'oğlan' kelimesinin iki temel manası vardır: Birinci temel mana, erkek olsun kız olsun evlada ve gençlere oğlan denmektedir, ikinci mana erkek çocuk ve yavru demektir.
Buna delil çok ise de, en güzel delil, Erzurumlu Mustafa Darir'in XIV. Yüzyılda yani Kâbusnâme'nin (sic) Türkçeye tercüme edildiği asırda kaleme alınan Yüz Hadis Tercümesindeki şu ifadedir: 'Oğlan doğurgan ola, ümmetim çok ola kim, ben ümmetimin çokluğu ile fahrlanurum'.
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder