Kitabın 220. ve 221. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Bir gün şöyle demişti: 'Kardeşler sık sık çarşıya pazara çıkma-sınlar. Onlar namahreme bakmasalar bile namahremler onlara bakar, bu da onların yüzünün nurunu alır, onları manen zayıflatır.'
Bayram Ağbi anlatırken çaylar tazeleniyor...Doyasıya kiraz yiyoruz. Anlattıkları gözlerimden film şeridi gibi geçiyor.
Isparta kırlarında gezinirken çok yorulurdu. Yaşlıydı, bünyesi zayıftı. Soğuk, rutubetli hücrelerde, zindanlarda geçmişti yılları. Onlarca kez suikasta uğramış, zehirlenmişti. Mafsalları çok ağrırdı. Çok az yiyip içtiğinden bedeni halsiz ve güçsüzdü. Buna rağmen her gün mutat kır gezisi yapardı. Tepelere çıkardık. Ağaçları, çiçekleri, kuşları, ehil hayvanları ve kenti seyreder, bazen bir sarı çiçeğin karşısında kendinden geçer, dakikalarca ona bakardı.
Ağaçlan sevgiyle okşar, onlarla konuşurdu. Karınca yuvasını fark edince eğilir, onları hayran bakışlarla izler, dalar giderdi. Kır gezilerinde biz de onu izler, seyretmeye doyamazdık. Tabiatı bir kitap gibi okuduğuna şahit olmuşumdur. Baktığı her nesneye sanki ilk kez bakıyormuş gibi hayret hissiyle bakardı. Gözlerinden ne geçiyor, kalbinden ne geçiyor bilemezdik. Risalelerinde tabiatla ilgili, intibalarıni okuyunca, onun farklı bir gözle, derinliğine baktığını, her varlığı bir harf, bir kelime gibi okuduğunu anlardık. Ağaçlara, hayvanlara, hatta taşlara bile şefkatle bakardı. Yolda bir köpek görünce, 'Ekmeğiniz var mı?' diye sorar, bir parça mutlaka verirdi. 'Bunlar sadık hayvanlardır. Koşmaları, havlama ve ulumaları sadakatlerinin gereğidir' derdi. Bir kaplumbağa görünce, gözleri parlar, seyreder, 'Maşallah' derdi, 'ne güzel yaratılmış. Bunlar sanatça bizden geri değil.' Avcılara rastladığımızda, 'Tavşan ve kekliği vurmayın' der ve eklerdi, 'Hayvanı incitmek günahtır, bu işten vazgeçin.' Pek çok avcıyı avcılıktan men etmişti. En çok çobanları severdi, onları görünce yaklaşır, 'Şayet namazını kılarsanız yaptığınız bu hizmet de ibadet hükmüne geçer, ama hayvanlarınızı hoş tutun, sakın incitmeyin' derdi. Tepeye tırmanırken soluğu kesilir ama mutlaka zirveye çıkardı. Bazen ağaç veya yüksek kayalara çıkar, vadileri, dağları ve şehirleri oradan seyrederdi. Sık sık bize dönerek, 'Sizdeki gençlik bende olsa dağlardan asla inmezdim' diye konuşurdu. Çamdağı'nda kalırken, karaağaçtaki ahşap kulübemiz için ağaç gerekmişti. Ormana dalıp kesmeye başladık. Bizi izlemiş, uluorta kestiğimizi görünce hiddetlenerek, 'Yaşlı ve hasta ağaçları kesin, keserken dikkat edin' diye uyarmıştı.
Isparta medresesinde, kitapları çatı aralığında saklıyorduk. Bir gün farelerden kuşkulanıp denetlemek için çatıya çıktım. Gürültüyü duyunca geldi, 'Ne yapıyorsun?' diye sordu.
'Risale nüshalarına farelerin zarar verip vermediğine bakıyorum' dedim. 'Onlar bizden zarar görmezse bize zarar vermez' dedi. Gerçekten de eserler orada salimen durdu, fareler ilişmedi. Bazen, eserlerin yanında çeşitli gazete, dergi parçaları olurdu, onları lime lime ederler ama risalelere asla dokunmazlardı. Boş durmaz, namaz dışında, bir ağacın gölgesinde oturur, heybesinden risaleleri çıkarır, tashihle uğraşırdı. Gezilerde yorulduğunu görünce, ona bazen at, bazen merkep, bazen de mümkün olursa otomobil kiralardık. Asla karşılıksız bir hediye kabul etmezdi. Ehl-i beytin âdetine sımsıkı uyardı. 'Bu zamanda, dinin hakikatini neşreden insanların zerre miktar maddi kazanç temin etmesi bizzat hakikate hürmetsizliktir' derdi.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.Bayram Ağbi anlatırken çaylar tazeleniyor...Doyasıya kiraz yiyoruz. Anlattıkları gözlerimden film şeridi gibi geçiyor.
Isparta kırlarında gezinirken çok yorulurdu. Yaşlıydı, bünyesi zayıftı. Soğuk, rutubetli hücrelerde, zindanlarda geçmişti yılları. Onlarca kez suikasta uğramış, zehirlenmişti. Mafsalları çok ağrırdı. Çok az yiyip içtiğinden bedeni halsiz ve güçsüzdü. Buna rağmen her gün mutat kır gezisi yapardı. Tepelere çıkardık. Ağaçları, çiçekleri, kuşları, ehil hayvanları ve kenti seyreder, bazen bir sarı çiçeğin karşısında kendinden geçer, dakikalarca ona bakardı.
Ağaçlan sevgiyle okşar, onlarla konuşurdu. Karınca yuvasını fark edince eğilir, onları hayran bakışlarla izler, dalar giderdi. Kır gezilerinde biz de onu izler, seyretmeye doyamazdık. Tabiatı bir kitap gibi okuduğuna şahit olmuşumdur. Baktığı her nesneye sanki ilk kez bakıyormuş gibi hayret hissiyle bakardı. Gözlerinden ne geçiyor, kalbinden ne geçiyor bilemezdik. Risalelerinde tabiatla ilgili, intibalarıni okuyunca, onun farklı bir gözle, derinliğine baktığını, her varlığı bir harf, bir kelime gibi okuduğunu anlardık. Ağaçlara, hayvanlara, hatta taşlara bile şefkatle bakardı. Yolda bir köpek görünce, 'Ekmeğiniz var mı?' diye sorar, bir parça mutlaka verirdi. 'Bunlar sadık hayvanlardır. Koşmaları, havlama ve ulumaları sadakatlerinin gereğidir' derdi. Bir kaplumbağa görünce, gözleri parlar, seyreder, 'Maşallah' derdi, 'ne güzel yaratılmış. Bunlar sanatça bizden geri değil.' Avcılara rastladığımızda, 'Tavşan ve kekliği vurmayın' der ve eklerdi, 'Hayvanı incitmek günahtır, bu işten vazgeçin.' Pek çok avcıyı avcılıktan men etmişti. En çok çobanları severdi, onları görünce yaklaşır, 'Şayet namazını kılarsanız yaptığınız bu hizmet de ibadet hükmüne geçer, ama hayvanlarınızı hoş tutun, sakın incitmeyin' derdi. Tepeye tırmanırken soluğu kesilir ama mutlaka zirveye çıkardı. Bazen ağaç veya yüksek kayalara çıkar, vadileri, dağları ve şehirleri oradan seyrederdi. Sık sık bize dönerek, 'Sizdeki gençlik bende olsa dağlardan asla inmezdim' diye konuşurdu. Çamdağı'nda kalırken, karaağaçtaki ahşap kulübemiz için ağaç gerekmişti. Ormana dalıp kesmeye başladık. Bizi izlemiş, uluorta kestiğimizi görünce hiddetlenerek, 'Yaşlı ve hasta ağaçları kesin, keserken dikkat edin' diye uyarmıştı.
Isparta medresesinde, kitapları çatı aralığında saklıyorduk. Bir gün farelerden kuşkulanıp denetlemek için çatıya çıktım. Gürültüyü duyunca geldi, 'Ne yapıyorsun?' diye sordu.
'Risale nüshalarına farelerin zarar verip vermediğine bakıyorum' dedim. 'Onlar bizden zarar görmezse bize zarar vermez' dedi. Gerçekten de eserler orada salimen durdu, fareler ilişmedi. Bazen, eserlerin yanında çeşitli gazete, dergi parçaları olurdu, onları lime lime ederler ama risalelere asla dokunmazlardı. Boş durmaz, namaz dışında, bir ağacın gölgesinde oturur, heybesinden risaleleri çıkarır, tashihle uğraşırdı. Gezilerde yorulduğunu görünce, ona bazen at, bazen merkep, bazen de mümkün olursa otomobil kiralardık. Asla karşılıksız bir hediye kabul etmezdi. Ehl-i beytin âdetine sımsıkı uyardı. 'Bu zamanda, dinin hakikatini neşreden insanların zerre miktar maddi kazanç temin etmesi bizzat hakikate hürmetsizliktir' derdi.
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder