13 Aralık 2013 Cuma

Ayın En Çıplak Günü

Ayın En Çıplak Günü, Buket Uzuner tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Hikaye, 9789752890596, 138 Sayfa, Ekim/2010

Kitabın 26. ve 27.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 



Kentin adı, insanların giysileri, alışkanlıkları değişmişti ama, hâla çay içiyorlardı. Turist kafilemiz yemekten sonra kenti gezmek üzere yola çıktığında, ben onlardan ayrılıp Nevski Bulvarı'ndaki kalabalığa karışmayı başarmıştım bile. Mayıs başlarıydı. Çok soğuktu. Petersburg'un ciğerleri perişan eden berbat ayazı bu olmalıydı. En kalın kazakları, kaz tüyü anorakları delip geçen bir soğuk!
Neva Deltası'nda kırk dört ada üzerine kurulmuş bu kent, ne yapılarının barok güzelliği, ne de tarihi zenginliğiyle başımı döndürüyordu. Beni sevinçten sarhoş eden, burada onun yaşamış olduğunu, bu bulvarda gezindiğini bilmekti. İşte bu köprüde, Anişkov Köprüsü'nde durmuş, şaha kalkmış tunç atların yanı başından Neva Nehri'ne açılan kanalları seyretmiş, binlerce kez bu yollarda yürümüş, ilerdeki çay evlerinde çay içmişti. Bunları düşünerek, daha saatlerce dolaşabilir, kenti dolduran heykellerin önünde keyifle oyalanabilirdim, fakat tanımlanması güç soğuk içime işledi. Çok üşüdüm. Adımlarımı sıklaştınp elimdeki haritayı takibe başladım.Mayakovskaya'dan sola dönünce Kuznetsiy Sokağı'nı buldum. Beş numaralı büyük evin kapısı önünde durdum. Kapıda onun resmi asılıydı. Kapıyı açınca, geniş bir giriş salonunda iki yaşlı, iri yarı kadınla karşılaştım. Biri mantomu, beremi, atkımı alan vestiyerci, diğeri biletçi kadındı. Bileti vermeden önce Rusça ve Fince bir şeyler sordu. Bön bön baktım. Solu gösterdi, "Tiyatro," dedi, sağ yukarıyı işaret etti, "Dostoyevski," dedi. "Dostoyevski," dedim sevinçle. Dar ve loş merdiveni heyecanla çıktım. Merdiven başında bir başka şişman, yaşlı kadın oturuyordu. Biletimi aldı, eliyle kapısı açık daireyi gösterdi. Fakat burası Dostoyevski Müzesi'ydi. El yazmaları, değişik dillere çevrilmiş kitapları, iki karısının resimleri, öldükten hemen sonra alınmış maskı sergilenmekteydi. Hatta bir köşede, mum ışığı efek-tiyle Suç ve Ceza'daki ruh halinin görsel tanımlaması hazırlanmıştı. Bütün odaları, panoları gezişim dört dakika sürmüştü. Dehşetli bir düş kırıklığıyla kapıda oturan müze görevlisi kadına onun evini görmek istediğimi, bildiğim bütün dillerde söyledim. Yüzündeki ifade hiç değişmeden beni seyreden kadın, gözlerini benden ayırmadan eliyle benim gezdiğim müzeyi gösterdi. Öfkeden titriyordum. Müze değil, onun yaşadığı evi göreceğim ben.
Yüzü hâlâ bomboş kadın bana bakıyordu. Bu kadar yolu bir turistik müze için mi gelmiştim? Hani insan çok istediği bir şeyi mutlaka gerçekleştirirdi? Ağlamaklı oldum. Öfkeden kulaklarım uğulduyordu. Kadın hâlâ bana bakıyordu. Gözlerini bile kırpmaz mıydı bu? "Yukarıya gelin Madame!"
Yumuşak bir erkek sesiydi beni çağıran. Sonradan çok düşündüm, fakat bu cümlenin hangi dilde söylendiğini çıkartamadım. Anlamını çözdüğünüz, sinir sisteminizi hemen harekete geçiren, fakat hangi dilde söylendiğini çözemediğiniz cümleler olmadı mı hiç? Cümlenin sonunda 'Ma-dame' dendiğinden hiç kuşkum yok ama.Hemen dar merdivenleri tırmandım. İkinci katta siyah bir kapı vardı. Tam kapıyı çalmak üzere elimi uzattım ki, baktım kapı açık. Küçük bir antreydi ilk girdiğim mekân. Bir tahta vestiyer, bir şemsiyelik, şapkalık ve küçük, ceviz bir komodin vardı. Siyah bir silindir şapka, siyah uzun bir şemsiye ve yakası kürklü bir siyah palto asılıydı burada. Kalbim güm güm atmaya başladı. Ayaklarımın ucuna basarak, kapısı açık ilk odaya girdim. Burası küçük bir kabul odasıydı. Bir kanepe, iki koltuk, sehpalar vardı. Köşede kocaman bir semaver. Duvarda büyük bir peyzaj asılıydı. Kim yapmış acaba? Tam resme eğilip ressamı arıyordum ki, sırtımda bir el hissettim. Korkuyla dönünce, yaşlı, bu kez zayıf bir kadın gördüm. Elindeki dosyayı bana uzatıyordu.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder