Kitabın 224. ve 225. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Yirminci Bölüm
Kenan, Beyoğlu'nun Galata'ya yakın bölümünde Serdar-ı Ekrem Sokak'taki Doğan Apartmam'nın üst kattaki dairelerinden birinde oturuyordu. Doğan Apartmanı, 1892 yılında Helbig Apartmanları adıyla yapılmış, Beyoğlu'nun benzersiz binalarındandı. Kenan'ın yüz küsur yıllık bu apartmanda bir daire almasının nedeni, ne odaların genişliği ne tavanın yüksekliği ne de ofisine yakın olmasıydı. Kenan bu daireyi seçmişti çünkü; pencereleri Sultanahmet Camii'nin ince minarelerini, Ayasofya'nın sağlam gövdesini, ağaçlar arasından ansızın ortaya çıkıveren Topkapı Sarayı'nın kulelerini, sisler içindeki Kadıköy'ü, binaların birbirinin üzerine yığılmış gibi durduğu Üsküdar sırtlarını içine alarak, bakarken bile insanın içine serinlik veren İstanbul Boğazı'nın girişine kadar uzanan muhteşem bir manzaraya açılıyordu. Benim evin manzarası da harikaydı, Boğaz'ın bütün güzellikleri gözlerimizin önündeydi ama Kenan'ın pencereleri sadece doğaya değil, tarihe de bakıyordu. însan bu pencerelerden, eskilerin deyimiyle, "Frenk Beyoğlu'ndan, Müslüman İstanbul'a" bakar gibiydi.
"Bu manzarayı görmeyeceksem İstanbul'da yaşamanın ne anlamı var?" diyen Kenan, daireyi almak için harcadığı paranın yarısı kadarını da dekorasyon ve evin kullanışlı hale getirilmesi için harcamıştı. Duvarları Kenan'ın dünyanın her yanında çektiği fotoğraflar, Afrika'dan, Hindistan'dan getirdiği masklarla kaplanmış olan salona girip, insanın nefesini kesen o manzaraya baktığımda, içimden Kenan'a hak verir, "İşte İstanbul'da yaşamanın ayrıcalığı," diye düşünürdüm, fakat bu defa böyle düşünmeye fırsat bulamadım. Kapıda Kenan'ın burada ne işin var, diye soran gözleri ve memnuniyetsiz suratıyla karşılaşınca, İstanbul'un muhteşem manzarasını görme isteğimi kaybettim. Elimde pizza kutularıy-la, kapının önünde öylece kalınca, "Ne o Kenan, beni içeri almayacak mısın yoksa?" diye söylendim.
"Buyur, buyur," dedi mahcup bir tavırla, "hiç olur mu?"
Kapıdan içeri süzülürken sitemimi sürdürdüm.
"Ne bileyim oğlum? Sanki yabancı biriymişiz gibi dikildin karşımıza."
"Ya kusura bakma Selim. Aklım şu dosyalarda kaldı. Sen kapıyı çaldığında onları okuyordum da..."
İlgilenmiyormuş gibi görünerek salona yöneldim. Yürürken sormadan da edemedim:
"Nasıl, ipucu filan bulabildin mi bari?"
Şakacı bir tavırla sormuştum, Kenan ciddiye aldı.
"Abi, bu iki cinayet gerçekten birbiriyle bağlantılı olabilir. Dosyaları okuyunca kuşkularım iyice arttı."
Konuşurken yanım sıra yürüyordu.
"Karar vermekte biraz acele etmiyor musun?" diyerek salonun girişinde durdum.
"Henüz bir karara varmış değilim." O da durmuştu. "Yarın adamları görmeye gideceğim. Belki ondan sonra..."
"Katillerle mi görüşeceksin?"
Bir an nasıl tepki vereceğini bilemedi, sonra alaycılığı seçti, sağ elinin işaretparmağını sallayarak, ikimizin de çok iyi bildiği klişe cümleleri sıraladı.
"Cinayetten hüküm giyene kadar hiçbir zanlı katil değildir. Hatta hüküm giyse bile katil olmayabilir..."
Tam düşündüğüm gibiydi, Kenan olaya balıklama dalmıştı. Artık onu hiç kimse, hiçbir güç bu soruşturmadan geri çeviremezdi.
"Haklısın, hukuk öyle söylüyor," diyerek kapattım konu-yu. Başımla, kucağımda tuttuğum paketleri gösterdim. "Piz-zaları mutfakta mı, yoksa salonda mı yiyeceğiz?"
"Salonda yeriz. Sen içeri geç, ben de bıçak, çatal filan gebreyim."
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder