Kitabın 274. ve 275. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
32 Çünkü güneşimizi kaybettik
Akşam karanlığı, şehrin üzerine sessizce çöküyordu. Konya'nın ışıklı caddelerinden birinde ilerliyordu Mennan'ın siyah Mercedes'i. Artık arkada değil, bir arkadaş gibi, onun yanındaki koltukta oturuyordum. İki tarafımızdan akan ışıklı mağazaların önünden aceleci kalabalıklar geçiyordu; kaldırımları dolduran insanlar, ellerinde küçük paketleri, yüzlerinde evlerine gidiyor olmanın rahatlığı, omuzlarında günün yorgunluğu.
Ben de onlar gibi yorgundum, uykusuzdum. Çöken karanlıkla birlikte göz kapaklarıma yayılan ağırlığa karşı koymak giderek imkânsız hale geliyordu. Mennan'ın da benden çok farklı olmadığını biliyordum. Emniyet'ten çıktığımızda bir süre Zeynep Komiser'in bizi şaşırtan davranışları üzerine konuşmuştuk. Zavallı Mennan her zamanki ezikliğiyle Zeynep Komiser adına benden özür bile dilemişti. Ama buna gerek yoktu. Her ne kadar tartışma sırasında, kabul etmesem de aslında Zeynep haklıydı. Polisler, yürüttükleri soruşturmaya dışarıdan birilerinin karışmasından hiç hoşlanmazlardı. Hele benim gibi bu işe taraf olan birinin bulaşmasını hiç istemezlerdi. Zeynep sabırlı çıkmıştı yine de, Tate Gallery'den çalınan Picasso eskizleri için yürüttüğüm soruşturmada Londra polisi, onun gösterdiği anlayışın birazcığını bile göstermemişti bana. Yine de Zeynep'in davranışından bir parça alındığımı saklayacak değilim, çünkü o genç kadını nedense kendime yakın hissediyordum.
Otele gitmeden önce Mennan'ın sahaf arkadaşına uğradık. Şems-i Tebrizi'nin Makalat adlı kitabını bulmak için. Gittiğimiz sahafta kitap yoktu, ama dükkân sahibi başka bir kitapçıyı aradı, on dakika sonra kitap elimizdeydi. Hemen Makalat'ın kapağını açıp içindekilere baktım. Ne yazık ki başlıkların hiçbirinde kanayan bir yüzükten bahsedilmiyordu. Demek ki bütün kitabı taramak gerekiyordu, bunu da ancak akşam otelde yapabilirdim. Bu kararla kitabı çantama koymama rağmen kanayan yüzük hakkında yazılanları merak etmekten kendimi alamadım. Ama şehre çöken yumuşak karanlık gibi tatlı bir uykunun usulca beynimi ele geçirdiği şu anlarda artık ne kanayan yüzüğü, ne de onun sırrını saklayan kitabı düşünecek haldeydim. Üstelik Mennan'ın arabasında uyuyakalmanın hiç de güzel bir durum olmadığını bilmeme rağmen göz kapaklarımın ağır ağır kapanmasına engel ola-mıyordum.
Nerdeyse kendimden geçmek üzereydim ki telefonuma mesaj geldiğini bildiren melodiyle irkildim. Belki de abuk sabuk reklamlardan biriydi ama hiç değilse kendimi toparlamama yardımı olur, uykum açılır diye telefonumu çıkardım. Mesaj Nigel'dandı. Evet, bugün onunla hiç konuşmamıştım. Dahası Konya'ya geldiğimizden beri hep o aramıştı beni. Artık aramıyor mesaj yolluyordu demek. Göz ucuyla beni süzen Mennan'a gülümsedikten sonra mesajın içeriğini gösterecek tuşa dokundum. Okuduğum ilk sözcük tüylerimi diken diken etti.
Şerns'im, ayım geldi
Konya'da Şems adını duymak, insanların ondan bahsetmesi son derece normal bir durum olabilirdi, ama hayatında bu gezgin dervişin adını bir kez bile duymamış Londralı bir adamın sevgilisine çektiği mesajın Şems adıyla başlaması gerçekten garipti. Yüzümdeki değişikliği Mennan da fark etmiş olacak ki, endişeyle sordu:
"Ne oldu Miss Karen? Kötü bir haber mi?"
Tam da Şems'ten bahsedilecek kişiydi Mennan. "Yok," dedim yüzümdeki gerginliği silmeye çalışarak. "Yok bir şey, Londra'dan bir arkadaş mesaj yollamış."
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder