Kitabın 1. 2. ve 3. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Orta üçe geçtiğim yıl, Fenerbahçe'de, tramvay yolunun üzerinde, patriğin evine komşu, bahçesinde palmiye ağaçları olan, çardaklı pembe evin giriş katını kiralamıştık yaz için. Taşındığımızda anneannem, odamın pencereleri patriğin evine baktığından, sıkı sıkı tembihlemiş ti;
"Sakın soyunurken perdelerini çekmeyi unutma, artık büyüdün sen," diye. Ben kendimde herhangi bir değişiklik görmüyordum ama, anneannem tembihle de yetinmemiş, hemen Kadıköy çarşısına inerek elinde çiçekli bir basmayla dönmüş, odamın pencerelerine alelacele bir ikinci perde dikmişti, Singer marka dikiş makinesiyle.
Çocukluk yazlarımın geçtiği ahşap konağı, annelerinin ölümünden sonra, eziyeti ve masrafı çok fazla olduğu için, o yazdan itibaren anılarda bırakıyordu kızları, yani anneannem ve kardeşleri,.. Artık yasemin kokulu Ada'ya bir daha hiç gidilmeyecekti. Vapur iskelesinde yüzüme çarpan tuzlu rüzgârı, dar geçidin başını tutmuş mısırcının sütlü mısırlarını özleyecek, dedemin ben dogmadan çok önce elleriyle diktiği eflatun ortancaların arkasına saklanamayacak, incir ağacının dallarına kurulmuş kırmızı asma salıncağımda bir daha hiç sallanamayacaktım. Sadakor gömlekli, abanoz bastonlu, iskarpinleri tozluklu, saati köstekli, tek gözünde monokl taşıyan, Osmanlı'nın son Maliye Nazırı, anneannemin babası, beş yıl önce ölmüştü. Geride kalan ailesi için süratle değişmekteydi İstanbul'un renkleri. Maviyle yeşilin tonları betonun kişiliksiz, soğuk grisine, ahşap köşklerin alçakgönüllü asaleti ise hazmedilmemiş paranın çığırtkan ihtişamına dönüşüyordu. Hızla. Sanki yaşlı ve yorgun şehir, imparatorluklara başkentlik etmenin haşmetinden, soyluluğun göstermelik ağırbaşlılığından birdenbire sıkılmış, hafiflemeye, kendini görgüsü kıt ama parası bol müşterilerin koynuna atmaya, ucuz takılarla şuhlaşmaya karar veren çok bilmiş bir fahişe kesilmişti. Şehirdeki bu değişime yoksulluğun harcı katılmamıştı henüz. Anadolu'nun ağası, zengini ve kendi memleketinde parasını harcayacak yer bulamayan hovardası göçmekteydi İstanbul'a. 'Hacı ağa' benzetmesi de o yıllarda doğmuştu, büyük kente göçen Anadolu zenginlerini simgelemek niyetiyle. İstanbul, Amerikanvari otellerle, Amerikan özentisi içkiler sunan barlarla süslenip püsleniyordu, kendi kişiliğini de korumaya özen göstererek. Zaten taşradan gelenler de, şehrin temposuna direnmiyor, Istanbullulaşmak hevesiyle» terk edilmiş kadınlarından doğma ve bir sonraki karılarının dolduruşa getirmeleriyle, hepten unutmayı yeğledikleri evlatları gibi, geride ve sahipsiz bırakıveriyorlardı öz kültürlerini.
Açlıktan, şiddetten, ölümden kaçan insanların sefaletlerinin ve acılarının içinde, yamalı şilteleri, mitilleriyle tıngır mıngır yuvarlanarak şehrin varoşlarına tıklım tıkış doluşmalarına ve hoyratça, İstanbulluları alışkanlıklarından, inceliklerinden, ağız tatlarından ve sonuçta şehirlerinden etmelerine yaklaşık otuz uzun yıl vardı.
Anneannem, konağın bazı eşyalarını yaz için kiraladığımız yeni eve taşıtmıştı da çok yadırgamamıştım Fenerbahçe'deki yazlığımızı. Yine de önceleri çok özlemiş, çok aramıştım içinde büyüdüğüm üç katlı köşkü ve onu çevreleyen geniş bahçeyi. Laci-verte çalan koyu yeşil çamları, şeftali, erik, dut, fıstık ve incir ağaçları, ortancaları, gülleriyle benim çocuk gözlerime uçsuz bucaksız gözüken bahçe, hele de başımı bir kuzu gibi uzatıp asmalarından üzüm yediğim bağ, günlerce rüyalarıma girmişti. Ama zamanla yeni evimize alışmış, hatta Burgaz'ın tepesindeki o ıssız konaktan ayrıldığımıza memnun bile olmuştum. Çünkü büyü-yordum ve büyümekte olan bir çocuk için çok daha eğlenceli bir semte taşınmıştık. Marmara denizini, Kaşıkadası'nı kuşbakışı gören, boyaları dökülmüş köşkün insanda yalnızlık duygusu uyandıran sesleri (martı çığlıkları, dalgaların kayaları döven melankolik tınısı) yerine, anacaddeden yansıyan cıvıltılı gürültü (tramvay çanları, tek tük korna sesleri, satıcıların bağırtılan, neşeli kahkahalar) çocukluktan ilk gençliğe geçiş yapmakta olanlar için bulunmaz birer nimetti.
Oysa Fenerbahçe ve Kalamış, o yıllarda Suadiye ve Moda kadar gözde semtler değildiler. Meşhur Belvü Oteli'nin pırıltısı çoktan sönmüş, Kadıköy yakasının elit tabakası akşam eğlenceleri için Moda kulübünü mekân tutmuş, Caddebostan ve Suadiye plajlarının şıklığı yanında, Fenerbahçe plajının salaş soyunma kabinleri gecekondu işi kalmıştı. Olsun! Münir Nureddin Sel-çuk'un ipek sesinin nameleriyle yıkadığı ve 'bir tatlı huzur almaya geldiği' yer hâlâ Kalamış koyu idi ve Todori'nin Meyhanesi'nde demlenenler, hem gökte hem de koyun sularında salman ayla çifte mehtap keyfi sürerlerdi.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz."Sakın soyunurken perdelerini çekmeyi unutma, artık büyüdün sen," diye. Ben kendimde herhangi bir değişiklik görmüyordum ama, anneannem tembihle de yetinmemiş, hemen Kadıköy çarşısına inerek elinde çiçekli bir basmayla dönmüş, odamın pencerelerine alelacele bir ikinci perde dikmişti, Singer marka dikiş makinesiyle.
Çocukluk yazlarımın geçtiği ahşap konağı, annelerinin ölümünden sonra, eziyeti ve masrafı çok fazla olduğu için, o yazdan itibaren anılarda bırakıyordu kızları, yani anneannem ve kardeşleri,.. Artık yasemin kokulu Ada'ya bir daha hiç gidilmeyecekti. Vapur iskelesinde yüzüme çarpan tuzlu rüzgârı, dar geçidin başını tutmuş mısırcının sütlü mısırlarını özleyecek, dedemin ben dogmadan çok önce elleriyle diktiği eflatun ortancaların arkasına saklanamayacak, incir ağacının dallarına kurulmuş kırmızı asma salıncağımda bir daha hiç sallanamayacaktım. Sadakor gömlekli, abanoz bastonlu, iskarpinleri tozluklu, saati köstekli, tek gözünde monokl taşıyan, Osmanlı'nın son Maliye Nazırı, anneannemin babası, beş yıl önce ölmüştü. Geride kalan ailesi için süratle değişmekteydi İstanbul'un renkleri. Maviyle yeşilin tonları betonun kişiliksiz, soğuk grisine, ahşap köşklerin alçakgönüllü asaleti ise hazmedilmemiş paranın çığırtkan ihtişamına dönüşüyordu. Hızla. Sanki yaşlı ve yorgun şehir, imparatorluklara başkentlik etmenin haşmetinden, soyluluğun göstermelik ağırbaşlılığından birdenbire sıkılmış, hafiflemeye, kendini görgüsü kıt ama parası bol müşterilerin koynuna atmaya, ucuz takılarla şuhlaşmaya karar veren çok bilmiş bir fahişe kesilmişti. Şehirdeki bu değişime yoksulluğun harcı katılmamıştı henüz. Anadolu'nun ağası, zengini ve kendi memleketinde parasını harcayacak yer bulamayan hovardası göçmekteydi İstanbul'a. 'Hacı ağa' benzetmesi de o yıllarda doğmuştu, büyük kente göçen Anadolu zenginlerini simgelemek niyetiyle. İstanbul, Amerikanvari otellerle, Amerikan özentisi içkiler sunan barlarla süslenip püsleniyordu, kendi kişiliğini de korumaya özen göstererek. Zaten taşradan gelenler de, şehrin temposuna direnmiyor, Istanbullulaşmak hevesiyle» terk edilmiş kadınlarından doğma ve bir sonraki karılarının dolduruşa getirmeleriyle, hepten unutmayı yeğledikleri evlatları gibi, geride ve sahipsiz bırakıveriyorlardı öz kültürlerini.
Açlıktan, şiddetten, ölümden kaçan insanların sefaletlerinin ve acılarının içinde, yamalı şilteleri, mitilleriyle tıngır mıngır yuvarlanarak şehrin varoşlarına tıklım tıkış doluşmalarına ve hoyratça, İstanbulluları alışkanlıklarından, inceliklerinden, ağız tatlarından ve sonuçta şehirlerinden etmelerine yaklaşık otuz uzun yıl vardı.
Anneannem, konağın bazı eşyalarını yaz için kiraladığımız yeni eve taşıtmıştı da çok yadırgamamıştım Fenerbahçe'deki yazlığımızı. Yine de önceleri çok özlemiş, çok aramıştım içinde büyüdüğüm üç katlı köşkü ve onu çevreleyen geniş bahçeyi. Laci-verte çalan koyu yeşil çamları, şeftali, erik, dut, fıstık ve incir ağaçları, ortancaları, gülleriyle benim çocuk gözlerime uçsuz bucaksız gözüken bahçe, hele de başımı bir kuzu gibi uzatıp asmalarından üzüm yediğim bağ, günlerce rüyalarıma girmişti. Ama zamanla yeni evimize alışmış, hatta Burgaz'ın tepesindeki o ıssız konaktan ayrıldığımıza memnun bile olmuştum. Çünkü büyü-yordum ve büyümekte olan bir çocuk için çok daha eğlenceli bir semte taşınmıştık. Marmara denizini, Kaşıkadası'nı kuşbakışı gören, boyaları dökülmüş köşkün insanda yalnızlık duygusu uyandıran sesleri (martı çığlıkları, dalgaların kayaları döven melankolik tınısı) yerine, anacaddeden yansıyan cıvıltılı gürültü (tramvay çanları, tek tük korna sesleri, satıcıların bağırtılan, neşeli kahkahalar) çocukluktan ilk gençliğe geçiş yapmakta olanlar için bulunmaz birer nimetti.
Oysa Fenerbahçe ve Kalamış, o yıllarda Suadiye ve Moda kadar gözde semtler değildiler. Meşhur Belvü Oteli'nin pırıltısı çoktan sönmüş, Kadıköy yakasının elit tabakası akşam eğlenceleri için Moda kulübünü mekân tutmuş, Caddebostan ve Suadiye plajlarının şıklığı yanında, Fenerbahçe plajının salaş soyunma kabinleri gecekondu işi kalmıştı. Olsun! Münir Nureddin Sel-çuk'un ipek sesinin nameleriyle yıkadığı ve 'bir tatlı huzur almaya geldiği' yer hâlâ Kalamış koyu idi ve Todori'nin Meyhanesi'nde demlenenler, hem gökte hem de koyun sularında salman ayla çifte mehtap keyfi sürerlerdi.
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder