Kitabın 316. ve 317. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Bitmek bilmeyen kış gecesinin ardından, soğuk ve berrak ilkbaharın ardından, en sonunda yaz gelip çatmıştı. Ilık, nazik, yağışlı Finlandiya yazı, ham elma kokusunda, tadında. Kuzey yazının nefis taamı olan krapuja'ların mevsimi yaklaşıyordu, Finlandiya akarsularının o tatlı karidesleri tabaklarda kıpkırmızı boy gösteriyordu. Ve güneş hiç batmıyordu.
"Heyhat, benim gibi bir İspanyol'un, Şarlken'in güneşini görmesi için Finlandiya'ya gelmesi gerekiyormuş!" diyordu Kont De Foxâ, gece güneşinin ufkun pervazında bir sardunya saksısı gibi çiçeklendiğini gördükçe. Akşamın saydamlığında Helsinki'li kızlar yeşil, kırmızı, san, beyaz entarileriyle, yüzleri bembeyaz pudralı, saçları sıcak maşayla kıvrılmış, Teo kolonyası sürünmüş, alınları Stockmann'dan satın alınmış kâğıttan çiçeklerle süslü ufak kâğıt şapkalarıyla dolaşmaya çıkıyorlardı, kâğıttan ayakkabılarını gıcırdatarak Esplanade boyunca geziniyorlardı.
Esplanade'nin dibinden doğru hafif bir deniz kokusu geliyordu. Binaların dümdüz, açık renk cephelerine ağaçların gölgesi hafifçe yaslanıyordu, uçuk mu uçuk bir yeşil gölgeydi, ağaçlar sanki camdanmış gibi: ve nekahat halindeki genç askerler, alınları sarılı, kolları boyunlarına asılı, ayaklan sargılarla şişmiş, banklara oturmuş Cafe Royal'deki orkestranın çaldığı müziği dinliyorlardı, denizden esen meltemin damların kenarı boyunca kırıştırdığı kâğıttan gökyüzünü seyrediyorlardı. Mağaza vitrinleri, Kuzey'in "beyaz gecesi"nin buz gibi, madeni, hayaletsi ışığını yansıtıyordu, kuş ötüşmeleri ılık bir gölge düşürüyordu ortalığa. Kış artık uzaklardaydı, anıya dönüşmüştü çoktan: yine de kıştan bir şeyler havada asılı kalmış gibiydi, belki karın yansımasını andıran o apak ışıktı; ılık yaz göğünde ayak sürüyen ölü karın anısıydı belki.
Kauniainen'de, İtalya Elçisi Vincenzo Cicconardi'nin villasında country parties başlamıştı. (Cicconardi şöminenin yanında oturmuş, ihtiyar köpeği Rex ayaklarının dibine yatmış, kaçık ihtiyar uşağı, gözleri fal taşı gibi açılmış, kazık yutmuş gibi dimdik koltuğunun arkasında, Alman Elçisi von Blücher'le şiddetli bir Berlin vurgusuyla Napoîitence konuşuyordu -bu onun Almanca konuşmasıydı- ve koskocaman Bourbon burnunun altında ezilmiş ağzını çarpıtıyor, ellerini dua eder gibi bitiştiriyordu. Soğukluğundan, Napolili usulü ağırkanlılığıyla alaycılığı arasındaki çelişkiden ötürü hoşuma gidiyordu. Cicconardi'nin kafatasının, alnının, çenesinin, burnunun barok biçimlerinde ve aşın boyutlarında bir güç ve şan arzusu okunuyordu. Karşısında uzun boylu, zayıf, biraz beli bükülmüş, kır saçları kısacık kesilmiş, solgun mavimsi yüzü incecik çizgilerle dolu von Blücher onu dinliyordu, tekdüze sesiyle, "Ja, ja, ja" diye yineliyordu. Cicconardi pencerenin camlarından arada sırada yağmurun altında ormanda dolaşan konuklarına bir göz atıyordu, Madam von Blücher'in minik mor şapkası ağaçların yeşili arasında, bir yeşil Manet peyzajında bir Renoir moru kadar aykırı kaçıyordu).
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz."Heyhat, benim gibi bir İspanyol'un, Şarlken'in güneşini görmesi için Finlandiya'ya gelmesi gerekiyormuş!" diyordu Kont De Foxâ, gece güneşinin ufkun pervazında bir sardunya saksısı gibi çiçeklendiğini gördükçe. Akşamın saydamlığında Helsinki'li kızlar yeşil, kırmızı, san, beyaz entarileriyle, yüzleri bembeyaz pudralı, saçları sıcak maşayla kıvrılmış, Teo kolonyası sürünmüş, alınları Stockmann'dan satın alınmış kâğıttan çiçeklerle süslü ufak kâğıt şapkalarıyla dolaşmaya çıkıyorlardı, kâğıttan ayakkabılarını gıcırdatarak Esplanade boyunca geziniyorlardı.
Esplanade'nin dibinden doğru hafif bir deniz kokusu geliyordu. Binaların dümdüz, açık renk cephelerine ağaçların gölgesi hafifçe yaslanıyordu, uçuk mu uçuk bir yeşil gölgeydi, ağaçlar sanki camdanmış gibi: ve nekahat halindeki genç askerler, alınları sarılı, kolları boyunlarına asılı, ayaklan sargılarla şişmiş, banklara oturmuş Cafe Royal'deki orkestranın çaldığı müziği dinliyorlardı, denizden esen meltemin damların kenarı boyunca kırıştırdığı kâğıttan gökyüzünü seyrediyorlardı. Mağaza vitrinleri, Kuzey'in "beyaz gecesi"nin buz gibi, madeni, hayaletsi ışığını yansıtıyordu, kuş ötüşmeleri ılık bir gölge düşürüyordu ortalığa. Kış artık uzaklardaydı, anıya dönüşmüştü çoktan: yine de kıştan bir şeyler havada asılı kalmış gibiydi, belki karın yansımasını andıran o apak ışıktı; ılık yaz göğünde ayak sürüyen ölü karın anısıydı belki.
Kauniainen'de, İtalya Elçisi Vincenzo Cicconardi'nin villasında country parties başlamıştı. (Cicconardi şöminenin yanında oturmuş, ihtiyar köpeği Rex ayaklarının dibine yatmış, kaçık ihtiyar uşağı, gözleri fal taşı gibi açılmış, kazık yutmuş gibi dimdik koltuğunun arkasında, Alman Elçisi von Blücher'le şiddetli bir Berlin vurgusuyla Napoîitence konuşuyordu -bu onun Almanca konuşmasıydı- ve koskocaman Bourbon burnunun altında ezilmiş ağzını çarpıtıyor, ellerini dua eder gibi bitiştiriyordu. Soğukluğundan, Napolili usulü ağırkanlılığıyla alaycılığı arasındaki çelişkiden ötürü hoşuma gidiyordu. Cicconardi'nin kafatasının, alnının, çenesinin, burnunun barok biçimlerinde ve aşın boyutlarında bir güç ve şan arzusu okunuyordu. Karşısında uzun boylu, zayıf, biraz beli bükülmüş, kır saçları kısacık kesilmiş, solgun mavimsi yüzü incecik çizgilerle dolu von Blücher onu dinliyordu, tekdüze sesiyle, "Ja, ja, ja" diye yineliyordu. Cicconardi pencerenin camlarından arada sırada yağmurun altında ormanda dolaşan konuklarına bir göz atıyordu, Madam von Blücher'in minik mor şapkası ağaçların yeşili arasında, bir yeşil Manet peyzajında bir Renoir moru kadar aykırı kaçıyordu).
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder