Kitabın 250. ve 251. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Solovienkî adı çok iyi aklında kalmıştı. Daha doğrusu kafasında iyice yer etmişti. Bu ad şimdi ona çok yakındı.
Valevski'lerin çiftliğini bulmak pek zor olmadı. So-lovienki, Kiev'in üç kilometre güneyindeydi. Fallmera-yer çok heyecanlandı, yüreği sıkışır gibi oldu. Bir an İçin onu cepheye, oradan da buralara getirmiş olan alın yazısına sonsuz teşekkür borçlu olduğunu hissetti. Fakat hemen ardından şimdi onu bekleyenlerden de korkmadı değil. Cephe, savaş, ani hücumlar, yaralanma, ölümle göz göze gelme; bütün bunlar artık çok geride kalmıştı, kendisini bekleyenlerin yanında soluk birer anıydı geçmişte yaşadıkları. Geride bıraktıklarına o kadınla karşılaşmaya olan hazırlıklar gözüyle baktı. Fakat böyle bir şeye gerçekten hazır mıydı? Hem o kadın şimdi evinde miydi? Belki de düşman ordularının topraklarına girdiğini duyunca daha güvenilir bir yöreye kaçmıştı? Evdeyse acaba kocası da yanında mıydı? Her ne olursa olsun, mutlaka oraya gitmeli, ne olduğunu görmeliydi!
Fallmerayer atları arabasına koşturdu ve yola çıktı.
Bir mayıs sabahıydı, ortalık yeni aydınlanıyordu. Çiçekler açan çayırlardan, virajlı, toprak köy yollarından, hiç insansız arazilerden geçtiler. Talim yapan askerlere rastladılar. Gök kubbesinin altında tarlakuşlarının şakımasını dinlediler, çam dolu korulardan, ışıldayan kayın ağaçlarının arasından geçip yollarına devam ettiler. Sabah esintisinin uzaklardaki barakalardan taşıdığı asker şarkılarını dinlediler. Fallmerayer bir an çocukluğunu anımsadı, doğduğu toprakların doğasını gözünün önüne getirdi. Doğup büyüdüğü yer, savaş çıkana kadar görev yapmış olduğu tren istasyonuna yakın bir yöredeydi. Babası da demiryollarında görev yapmıştı. Ancak ondan daha aşağıda bir görevde bulunmuştu, depo sorumlu-suydu. Fallmerayer'in tüm yaşamı demiryollarının gürültüsü ve kokulan arasında geçmişti. Ancak o bir doğa çocuğu da olmuştu. Lokomotif düdükleri kuşların coşkulu şarkılarına karışmıştı. Taş kömüründen yükselen ağır koku, çiçekler açan çayırların kokusuna sinmişti. Trenlerin peşinden giden grimsi dumanlar tepelerin üzerinde duran mavi beyaz bulutlarla bir araya gelmiş, ruhunda hoş bir hüzün, sonsuz bir özlem uyandırmıştı. Nasıl da değişik bir dünyaydı buralar; hem hüzün hem de coşku doluydu her yer, hafif inen yamaçlarda tek tük leylaklar açmıştı; burada güzel boyalı tahta çitlerin arasından mor salkımlar yükselmiyordu. Geniş damlan sazla örtülü kulübemsi, alçak köy evleri, göz alabildiğine uzanan bir doğada kaybolmuş, tepelerin arasına sığınmış küçük köyler. Birbirine komşu İki ülke nasıl da birbirinden farklıydı! Acaba bura İnsanları da farklı mıydı? Acaba o beni anlayacak mı? Bunları düşünmeden edemedi Fallmerayer. Acaba o beni anlayacak mı? Valevski ailesinin çiftliğine yaklaştıkça kafasını dolduran bu gibi sorular yüreğini daha çok sıkıştırdı. Yaklaştıkça, kadına orada rastladığından daha da çok emin oldu. Onları birbirinden sadece birkaç dakikanın ayırdığına iyice inanmaya başladı. Evet, Kontes Valevska evdeydi!
İki yanı kayın ağaçlan dikili dar bir toprak yol, çiftlik evine doğru yükseliyordu. Fallmerayer hemen arabadan aşağı atladı ve süreyi biraz uzatmak için yürüyerek yoluna devam etti. Az sonra yaşlıca bir bahçıvan yanına yaklaştı ve ne arzu ettiğini sordu. Fallmerayer de Kontes'i görmek istediğini söyledi. Bahçıvan hemen haber vereceğini söyleyip uzaklaştı. Az sonra tekrar yanına geldi ve saygıdeğer Kontes'in kendisini beklediğini belirtti.
Kontes Valevska karşısında duran Fallmerayer'i tabii hemen tanıyamadı.
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder