Kitabın 148. ve 149. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Kusursuz bulduğu girişten sonra hikâyesini nasıl devam ettireceğine dair bir fikri yoktu. Ama geliştirebilirdi. Daha bu aşkın nasıl sonlanacağını bilmiyordu.
"Kitabımdan bahsetsem mi acaba?" diye düşündüğünde, Ulvi'yle göz göze geldiler. Kısa bir durma anından sonra du-dakları birleşti.
Sabah kahvaltısını birlikte yaptılar. Kendi hüznünü hiçe sayan Ulvi ve Karla'nın mutluluklarına gıpta etmişti. Ama Ulvi'nin:
"Kendi sorununu kendin çözeceksin kardeş. Seviyorsan gereğini yap" çıkışı zoruna gitmişti. Sessiz kaldı. Okula yetişmek için alelacele taksiye bindi.
Koleje dönünce geceyi Faruk'un şantiyesinde geçirdiği yalanını uydurmuştu. Selami Bey'in buna kolaylıkla inanacağını beklemiyordu ama her nedense olayın üstünde durmamıştı. Öğlen yemeğinde onun durgun halini gözleyen Faruk, ses çıkarmamıştı. Tabağını henüz bitirmemişken, pencereye başını yaslayarak uzaklara daldı. Gözleri sonsuz karanlığın ardındaki aydınlığı arıyordu sanki. Derinliğinde kaybolduğu boşluk, varlığını anlamsız kılıyordu. İçindeki gür sesli koro felaket şarkıları söylüyordu. Pişmanlığın en kesif olduğu yerde sevgilisinin üzgün bakışları canlanıyordu zihninde.
"Kıskanıyorum onu... Yalnızca başkalarından değil, geçmişinden bile kıskanıyorum. Ne olurdu sanki ilk erkeği ben olsaydım? Saçlarını ilk okşayan... Ne güzel olurdu. Benimle yaşanan haramsız bir cinsellikle daha huzurlu olurdum. Keşkeler içinde kuşatıldım yine. Neyi dert ediyorum ben? O benimle aynı kültürden değil ki. Değerleri farklı. Hayatı bambaşka pencerelerden izlemiyor mu? O kendi kurallarıyla yaşarken, ben, bana ait değerlere uymadığı için suçluyorum onu. Bu adalet değil."
içindeki sözler kendisini rahatlatmaya yetmiyordu. Çaresizliği bakışlarında gizliydi. Öfkelenemiyordu bile:
"O benim olmalı. Varlığımdan, yüreğimden bir parça olmalı. Eskileriyle beraber kabullenmeliyim. Ya ileride sorun olursa? Bana başkalarından kalan armağanı nasıl koruyup kollayabilirim ki? Hayır, hayır. Yanlışlar... Hangisini düzeltmeli? Girdiğim yasak bahçede, çalınan meyvelerin hesabını tutmak bana mı kaldı? Önce kendine bak Arif. Kim dalıa dürüst? Kim daha ahlaksız? Düşündüğü gibi yaşayanlar mı yoksa gizlenerek ve aldatarak kendi değerlerinin tersine hareket edenler mi?"
Ne yapsa boşunaydı. İğne de çuvaldız da canını acıtıyordu, ikinci kez ikiyüzlülük hezeyanlarına tutuluyordu. Eşyanın kendi doğası gereği hareketini tamamladığı her eylem, tersine de yaşanabilirdi.
"Ne yapmaya çalışıyorum ben?"
Altüst olmuş beynin kavramakta zorlandığı gerçek, art arda sert tokatlar indiriyordu. En iyisi herkesi ve her şeyi unutmaktı. Başka çıkar yol göremiyordu. Bu şehirden, Ulvi'den, Lina'dan... en önemlisi kendinden kurtulmalıydı. İşlemeye meylettiği günahların değil de, sevdiği kadının daha önce işlemiş olduğunu düşündüğü günahların derdine düşmüştü. Hangi yüzle karşısına çıkıp af dileyebilirdi? Dipteydi. Çaresizdi. Çıkar yol gösterebilecek herhangi birinin kölesi olmaya hazırdı.
Geceden kalma kaygılar, pişmanlık ve kırgınlığın sonu gelmeyecek gibiydi.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz."Kitabımdan bahsetsem mi acaba?" diye düşündüğünde, Ulvi'yle göz göze geldiler. Kısa bir durma anından sonra du-dakları birleşti.
Sabah kahvaltısını birlikte yaptılar. Kendi hüznünü hiçe sayan Ulvi ve Karla'nın mutluluklarına gıpta etmişti. Ama Ulvi'nin:
"Kendi sorununu kendin çözeceksin kardeş. Seviyorsan gereğini yap" çıkışı zoruna gitmişti. Sessiz kaldı. Okula yetişmek için alelacele taksiye bindi.
Koleje dönünce geceyi Faruk'un şantiyesinde geçirdiği yalanını uydurmuştu. Selami Bey'in buna kolaylıkla inanacağını beklemiyordu ama her nedense olayın üstünde durmamıştı. Öğlen yemeğinde onun durgun halini gözleyen Faruk, ses çıkarmamıştı. Tabağını henüz bitirmemişken, pencereye başını yaslayarak uzaklara daldı. Gözleri sonsuz karanlığın ardındaki aydınlığı arıyordu sanki. Derinliğinde kaybolduğu boşluk, varlığını anlamsız kılıyordu. İçindeki gür sesli koro felaket şarkıları söylüyordu. Pişmanlığın en kesif olduğu yerde sevgilisinin üzgün bakışları canlanıyordu zihninde.
"Kıskanıyorum onu... Yalnızca başkalarından değil, geçmişinden bile kıskanıyorum. Ne olurdu sanki ilk erkeği ben olsaydım? Saçlarını ilk okşayan... Ne güzel olurdu. Benimle yaşanan haramsız bir cinsellikle daha huzurlu olurdum. Keşkeler içinde kuşatıldım yine. Neyi dert ediyorum ben? O benimle aynı kültürden değil ki. Değerleri farklı. Hayatı bambaşka pencerelerden izlemiyor mu? O kendi kurallarıyla yaşarken, ben, bana ait değerlere uymadığı için suçluyorum onu. Bu adalet değil."
içindeki sözler kendisini rahatlatmaya yetmiyordu. Çaresizliği bakışlarında gizliydi. Öfkelenemiyordu bile:
"O benim olmalı. Varlığımdan, yüreğimden bir parça olmalı. Eskileriyle beraber kabullenmeliyim. Ya ileride sorun olursa? Bana başkalarından kalan armağanı nasıl koruyup kollayabilirim ki? Hayır, hayır. Yanlışlar... Hangisini düzeltmeli? Girdiğim yasak bahçede, çalınan meyvelerin hesabını tutmak bana mı kaldı? Önce kendine bak Arif. Kim dalıa dürüst? Kim daha ahlaksız? Düşündüğü gibi yaşayanlar mı yoksa gizlenerek ve aldatarak kendi değerlerinin tersine hareket edenler mi?"
Ne yapsa boşunaydı. İğne de çuvaldız da canını acıtıyordu, ikinci kez ikiyüzlülük hezeyanlarına tutuluyordu. Eşyanın kendi doğası gereği hareketini tamamladığı her eylem, tersine de yaşanabilirdi.
"Ne yapmaya çalışıyorum ben?"
Altüst olmuş beynin kavramakta zorlandığı gerçek, art arda sert tokatlar indiriyordu. En iyisi herkesi ve her şeyi unutmaktı. Başka çıkar yol göremiyordu. Bu şehirden, Ulvi'den, Lina'dan... en önemlisi kendinden kurtulmalıydı. İşlemeye meylettiği günahların değil de, sevdiği kadının daha önce işlemiş olduğunu düşündüğü günahların derdine düşmüştü. Hangi yüzle karşısına çıkıp af dileyebilirdi? Dipteydi. Çaresizdi. Çıkar yol gösterebilecek herhangi birinin kölesi olmaya hazırdı.
Geceden kalma kaygılar, pişmanlık ve kırgınlığın sonu gelmeyecek gibiydi.
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder