6 Mayıs 2014 Salı

Saraydan Sürgüne

Saraydan Sürgüne, Kenize Mourad tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Everest Yayınları, Roman, 9789752899247, 597 Sayfa, Nisan/2014

Kitabın 274. ve 275. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Bu üzgün insanların, kendisini süzen yoğun bakışların gerisinde ne vardır Karışık duygular içinde, kendisini Beyrut'tan gelişinde karşılayan, racanın güvenilir adamı Raşit Han'a doğru döndü. Raşit Han, sessiz sorusuna -zaten böyle kesin bir soruyu nasıl sorabilirdi?- güven verici bir gülümsemeyle karşılık verdi.
"Kaygılanmayın efendim. Hindistan, yeni gelen herkesi çok şaşırtır. Alışırsınız."
Ardından kendi kendine söylenir gibi, "Anlaşılmaza ne kadar alışılabilirse..." diye ekledi. Rıhtımın en dibinde, çivit renkli üniformalarında Badalpur Eyaleti arması bulunan silahlı adamların, saldırmaya çalışan insan yığınlarından koruduğu özel bir vagon onları bekliyordu.
Selma, şaşkınlıktan bir hareket yapmamak için kendini zor tuttu. Haydarabad Nizamı'nın eşleri olan kuzinleri Nilüfer ve Dürrüşehvar gibi kendisini de özel bir tren bekliyordu. Raşit Han'ın, Bombay'la Luknov arasındaki üç bin kilometreyi aşmak için üç gün iki gece yolculuk yapacaklarını söylemesine şaşırmı-yordu. Pek iddialı bir biçimde ekspres diye adlandırdıkları bu şatafatlı kaplumbağa, her köyde duracaktı herhalde!
Belli belirsiz, hakaret edilmiş gibi bir duyguya kapıldı, bir gün önce, raca onu karşılamaya gelmeyince de aynı şeyi hissetmişti.
İçindeki fırtınayı sezmemiş görünen ve saf saf gülümseyen yol arkadaşına baktı. Onun sakinliği endişesini daha da artırdı; racanın yardımcısı için her şey normal görünüyordu kuşkusuz.
Yanlış anlamış olabilir miydi? Bir kraliçe gibi karşılanacağını sanıyordu. Nişanlısı Lübnan kadar büyük bir devletin başkanı değil miydi? Molla Şevket Ali'nin Beyrut'a gönderdiği adamı, Hintli racaların efsanevi zenginliklerini, sayısız saraylarını, değerli taşlarla dopdolu hazinelerini uzun uzun anlatmıştı... Çocukluğundaki debdebeyi anımsatan bu tanımlar üzerine hayaller kurmuş ve sonunda kararını vermişti.
Oysa şimdi her şey, garın tozları arasında onu şana şöhrete kavuşturacak sözde süslü arabanın yerine geçen bu her yanı salla nan vagonla birlikte uçup gidiyordu...
Vagonun içi harekediydi. Sarıklı uşaklar, yeni rallilerini karşılamanın coşkusu içinde, basamakta bekliyor, onların arkasın kalın çarşaflar altında sesleri boğulan kadınlar duruyordu.
"Altes, bunlar nedimeleriniz. Raca, sizinle gelmelerini istedi. Ama dışarı çıkmaları yasak. Lütfen binelim, birazdan hareket edeceğiz."
Tren hareket ederken, Selma vagonun yarı karanlığında rahat bir soluk aldı. İçerisi rahattı. Parlayan bakırlar ve kristal lambalar, maun iç kaplamaları aydınlatıyordu. Kuşkusuz kadife döşeme-likler ve ağır perdeler, İngiltere'nin sisli havasına göre yapılmış gibiydi, ama burada her şey, modasının geçtiğine inandığı malları sömürgelerine bol bol gönderen Londra'dan geliyordu.
Genç kızın karşısında, doğrudan doğruya yere serilmiş beyaz çuhanın üstünde, yarım düzine kadar kadın çömelmişti. Onu tepeden tırnağa süzüyorlar, kaba bir dille aralarında yorumlar yapıyorlardı. Onları kara kargalara benzeten siyah burkalarını çıkarınca, rengârenk elbiseleri, altın dolu kolları, boyunları ve kulakları ortaya çıktı. Şaşkınlıkla, biraz da ayıplayarak, hanımlarının boş ellerini gösteriyorlardı; Selma'nın boynunda yalnızca bir dizi inci vardı. Biraz rahatsız olmuştu ama yine de gülümsedi. Bu saygısızlara, kendi ülkesinde böylesine takıp takıştırmanın... nasıl açıklayabilirdi? Kadınlar buna fırsat bırakmadı; bir çırpıda kimi bileziklerini, kimi küpelerini, kimi yüzüklerini çıkararak onu bir tanrıça gibi süsledikten sonra büyük bir sevinçle el çırptılar. "Rupsurat, baot rupsurat! Güzel, çok güzel oldu!" Geldiğinden beri her yerde duyduğu için Selma'nın anladığı tek Urduca sözcük buydu. Bu iltifat, kendisiyle bir bebekle oynar gibi oynamaları yüzünden duyduğu öfkeyi yatıştırmıyordu. Ama nedimeler öyle iyi niyetliydiler ki sonunda onlarla birlikte o da gülmeye başladı.
Annesi sultan onun bu halini bir görseydi! Hele kalfaları! Osmanlı sarayındaki nedimelerin, hiçbir zaman senlibenli olmayan gururlu tavırlarıyla bu sırnaşıklıklar arasında büyük fark vardı; onlar sizi ta çocukluğunuzdan tanısalar bile kesinlikle böyle ser-best davranmazlardı! Bununla birlikte Selma'nın son Paris modasına uygun, çok şık beyaz tayyörü de hayra alamet görünmüyordu onlara. Beyaz, dulların giydiği renk değil miydi? Yuvarlak yanaklı en genç olanı kalktı; bir köşede duran sandığı açarak kenarları gümüş sim işlemeli fuşya rengi bir elbise çıkardı. Yaptığını herkes onayladı; gelin adayına ancak böyle bir elbise yaraşırdı!
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder