Kitabın 40. ve 41.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Babamın suçu çabuk vazgeçmesiydi. Ama asıl suçlu bendim! Önceleri benimle de benzer sohbetlere girmeyi denedi. Ben de denedim. Ama babamın şaka niyetine soruları, şaşırtmalı oyunları sırasında bütün cesaretimi yitirdim. Çoğu konuşmalarımız, benim hüngür hüngür ağlayışlarımla, olmazsa kalbi kırık, sonsuz sessizlik nöbetlerimle sonuçlanınca, benden vazgeçti. Bir türlü cesur ve özgüvenli olamıyor, korkuyordum. Çabucak inciniyordum. Babam da vazgeçip, bana oyuncak bir bebekmişim gibi davranmaya, yaşım ne olursa olsun, daima minik bir çocuğa, hatta özürlü bir insana bakar gibi... Onun suçu değildi... Ya benim?.. Bütün çabama karşı, ilişkimizi düzeltmeyi başaramadım. En fenası, bunu babama hiç belli edemedim.
Hâlâ öyledir.
O ürkünç mektubu ben yazmadım.
En sevdiğimin başı üzerine yemin ederim.
Sezin'in... Babamın... Ünzile'nin...
Ben yazmadım o Allah m cezası mektubu!
Ünzile'nin başı üzerine...
Bir tek Ünzile yakın olabiliyordu bana. Uzun ağlama nöbetleri, günler süren iştahsızlık dönemleri, anımsamaktan ürktüğüm o 'çocukluğumun soğuk geceleri'nde, beni sevgisi, sabrı ve şefkatinden dokuduğu yorgana sarıp sarmalıyor, göğsüne, tam yüreğinin üzerine bastırıyordu. Hem Sezin'le beni birbirimizden hiç ayırmadığını, sık sık adlarımızı karıştırarak kanıtlayan da bir tek Ünzile değil miydi? Köydeyken ölen küçük kızı kadar, belki onun yerine severdi beni. Belki ondan da çok...
Hâlâ öyledir.
Annemin hastaneye yatırılmasından sonra evin perdeleri açılır, radyonun, televizyonun sesi duyulur olmaya başlamıştı. Gündüzleri güneş, akşamları elektrik, evin eski karanlık sessizliğini enerjisiyle silip süpürüyordu. Annemin hasta olduğu, iyileşip eve dönmesi için, uzun bir tedaviye gereksindiği söylendi bize. Hastalığının ne olduğunu kimse açıklamadı. On üç yaşındaydık.
Annemle yalnız kalmaktan çekinirdim. Babamla odasını ayırdıktan sonra, annemin odasına hiç girmedim. Bazen yaptığı o ürkünç resimleri göstermek için beni odasına çağırırdı, ama eşikten içeri adım atmaya bile cesaret edemezdim. Annem hastaneye gittikten sonra da odasına hiç girmedim. Sanki bir gözünü odasında bırakmış da, beni gözet-leyecekmiş gibi tuhaf bir çekingenlik... Annemin resimlerindeki insan yüzleri çok korkuturdu beni. Oransız, acı çeken yüzler... Parlak renkleri sık sık bölen siyahlar. Siyah renk, bende tehlike ve kargaşa imgesi yaratır. Tıpkı sonsuzluk gibi...
Sezin, babamla birlikte birkaç kez annemi ziyaret için hastaneye gitti. Ben hiç gitmedim. Gidemedim. Oysa Sezin son derece umutlu anlatıyordu annemizi. Biraz sinirleri bo-zukmuş, düşüncelerini toparlayamıyormuş, anneannemizden geçen kalıtsal bir hastalığı varmış, o kadar. Ama ilaçlar onu iyileştirecekmiş. Bunları, başka bir annenin başına gelmiş kadar sakin anlatıyor ve rahatlıkla günlük yaşamına dönüyor, hiçbir şey olmamış gibi yaşıyordu. Onun cesaretine hayrandım. Halbuki ben korkuyordum. Annemiz hastaydı ve hastalığı gerçekten kalıtsalsa... Bize de geçerdi... Bize... Daha çok bana... Çünkü ben...
Ama o lanet olası mektuptan haberim yok! Hiç haberim olmadı. Ben yazmadım! Vallahi bilmiyordum!
Annem, ertesi yıl eve döndü. Daha da dalgın, ilgisiz ve solgundu. Ünzile'yle bana hiç yüz vermiyordu.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.Hâlâ öyledir.
O ürkünç mektubu ben yazmadım.
En sevdiğimin başı üzerine yemin ederim.
Sezin'in... Babamın... Ünzile'nin...
Ben yazmadım o Allah m cezası mektubu!
Ünzile'nin başı üzerine...
Bir tek Ünzile yakın olabiliyordu bana. Uzun ağlama nöbetleri, günler süren iştahsızlık dönemleri, anımsamaktan ürktüğüm o 'çocukluğumun soğuk geceleri'nde, beni sevgisi, sabrı ve şefkatinden dokuduğu yorgana sarıp sarmalıyor, göğsüne, tam yüreğinin üzerine bastırıyordu. Hem Sezin'le beni birbirimizden hiç ayırmadığını, sık sık adlarımızı karıştırarak kanıtlayan da bir tek Ünzile değil miydi? Köydeyken ölen küçük kızı kadar, belki onun yerine severdi beni. Belki ondan da çok...
Hâlâ öyledir.
Annemin hastaneye yatırılmasından sonra evin perdeleri açılır, radyonun, televizyonun sesi duyulur olmaya başlamıştı. Gündüzleri güneş, akşamları elektrik, evin eski karanlık sessizliğini enerjisiyle silip süpürüyordu. Annemin hasta olduğu, iyileşip eve dönmesi için, uzun bir tedaviye gereksindiği söylendi bize. Hastalığının ne olduğunu kimse açıklamadı. On üç yaşındaydık.
Annemle yalnız kalmaktan çekinirdim. Babamla odasını ayırdıktan sonra, annemin odasına hiç girmedim. Bazen yaptığı o ürkünç resimleri göstermek için beni odasına çağırırdı, ama eşikten içeri adım atmaya bile cesaret edemezdim. Annem hastaneye gittikten sonra da odasına hiç girmedim. Sanki bir gözünü odasında bırakmış da, beni gözet-leyecekmiş gibi tuhaf bir çekingenlik... Annemin resimlerindeki insan yüzleri çok korkuturdu beni. Oransız, acı çeken yüzler... Parlak renkleri sık sık bölen siyahlar. Siyah renk, bende tehlike ve kargaşa imgesi yaratır. Tıpkı sonsuzluk gibi...
Sezin, babamla birlikte birkaç kez annemi ziyaret için hastaneye gitti. Ben hiç gitmedim. Gidemedim. Oysa Sezin son derece umutlu anlatıyordu annemizi. Biraz sinirleri bo-zukmuş, düşüncelerini toparlayamıyormuş, anneannemizden geçen kalıtsal bir hastalığı varmış, o kadar. Ama ilaçlar onu iyileştirecekmiş. Bunları, başka bir annenin başına gelmiş kadar sakin anlatıyor ve rahatlıkla günlük yaşamına dönüyor, hiçbir şey olmamış gibi yaşıyordu. Onun cesaretine hayrandım. Halbuki ben korkuyordum. Annemiz hastaydı ve hastalığı gerçekten kalıtsalsa... Bize de geçerdi... Bize... Daha çok bana... Çünkü ben...
Ama o lanet olası mektuptan haberim yok! Hiç haberim olmadı. Ben yazmadım! Vallahi bilmiyordum!
Annem, ertesi yıl eve döndü. Daha da dalgın, ilgisiz ve solgundu. Ünzile'yle bana hiç yüz vermiyordu.
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder