kitap blogu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap blogu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Fuat Sevimay - Ara Nağme | Kitaptan okuma parçası

# Fuat Sevimay - Ara Nağme | Kitaptan okuma parçası #

Fuat Sevimay - Ara Nağme | Aylak Adam Yayınları, Öykü, 167 sayfa, Haziran 2013.

Fuat Sevimay’ın öyküleri içimizdeki bir el gibi geziniyor adeta. Kapılarını çaldığı hayatlar, kapılarından girdiğimiz, çıktığımız, döndüğümüz bizim hayatlarımız. Ustaca kurgulanmış atmosferleri, özenli dili ve öykücülüğümüze kattığı yepyeni bakış açısıyla genç öykücülüğümüzde şimdiden kendine has bir yer açıyor.


Deli Babam Ölmüş

"Üç kere öldü, dört kere öldü. En çok ilkinde öldü."

Kevser Ruhi - Delimemmet

Benim babam üç kere ölmüş, beş kere ölmüş, dört kere ölmüş. Ziya Amca kararsız. Sonunda ısrarla dört, dört diyor ve söylemekle yetinmeyip dört parmağını gözümün içine sokuyor. Parmakları nasırlı, kirli ve gerçek. Annemin yumuşak, sevimli parmaklarına benzemiyor.

Ziya Amca'nın anlattığına göre durum böyle. Ziya Amca deli olduğu için -ki babam da öyleymiş, bunu bu sabah öğrendim- polisler gülüşüyor. Sözlerine itibar etmiyorlar. O da polislere, burnunuza sokayım diyor. Sokar mı sokar. Kendi bileceği iş. Yumruğunu sıkıp bir adım ileri, iki adım geri sallanıyor. Sonra bileğinden kavradığı elini, malum şekilde sallıyor ve hırsı sona erince bana dönüp özür diliyor. ardından başını öne eğip, kara gözlerini karakolun zemininde bir noktaya dikerek -orada artık ne görüyorsa- gitme, soğuk, gitme, diye mırıldanıyor. Babamın adını anıyor defalarca. Adını son bir kez daha söylese, babam gitmeyecekmiş gibi. Ama gitmiş. Yüzünü ayaz yalamış gibi titreyip başını kaldırdığında bir polisle göz göze gelip, copuna sokayım, alayınıza sokayım diyor. Polisler gülüyor. Gülmemek elde değil ama ben ağzından çıkacakları pürdikkat dinliyorum çünkü bana, varlığını ve yokluğunu bu sabah öğrendiğim babama dair bir şeyler anlatabilecek tek kişi o.

Eğilip, ayakkabısının bağcığını düğümlüyorum. Muhtemelen, çok uzun zaman sonra ilk kez bağlanıyor. Başımı kaldırdığımda şaşkın gözleriyle karşılaşıyorum. Bir bana, bir ayakkabıya bakıyor. Hayatında gördüğü ilk ayakkabılar gibi. Yüzü yayvanlaşıyor. Mutluluğunu paylaşmak için polislere, bakın lan bakın, diyor. Kopup gittiği dünyaya ayakkabısını gösteriyor. Çocuk gibi. Bin kışın yağmuru emip, bin yazın güneşinde çatlamış sersefil ayakkabısından gözlerini alamıyor.

Babamın ilk ölümünü biliyordum zaten. Annem anlatmıştı. Hayatta dayı, teyze, anneanne ve anne dışında, bir de "baba" diye adlandırılan insanlar olduğunu ayırt etmeye başladığımda beni bir köşeye çekmiş, senin baban öldü demişti. O, yani annem, bunu söyledikten sonra yüzüme buz gibi bakmış, tek kelime etmeden kalkıp mutfağa geçmişti. Orada belki de ağlamıştır. Birkaç yaş büyük olsaydım, yüzündeki ifadeye bir ad verebilirdim. Kızgın, hüzünlü, duyarsız, nefret dolu, kederli. Yüzünün bir adı vardı ama ben o yaşta bunu bilmiyordum. Ve o yaşımla ilgili ne bir oyuncağımı, ne bir bayramı, ne de arkadaşımı hatırlıyorum. Tek hatırladığım annemle yaşadığım bu monolog ve sonra evde "baba" sözünü bir daha duymadığım. Adı konmamış bir yasaktı içimde büyüttüğüm kelime. Büyüdükçe, sorguladıkça, üstüne toprak atılan bir mezar. Üşüyorum.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

2 Temmuz 2013 Salı

Kırmızı Kedi Yayınevi'nden yeni kitaplar, Temmuz 2013

# Kırmızı Kedi Yayınevi'nden yeni kitaplar, Temmuz 2013 #

Kırmızı Kedi Yayınevi Temmuz ayınında okurları üç yeni kitap çıkartarak selamlıyor.

Sivas Katliamı'nın 20. yılında Murtaza Demir'in kaleminden Ateş-i Aşk - Sivas Katliamı'nın Gerçek Hikayesi okurlarla buluştu. 04 Temmuz'da ise usta polisiye yazarı Karin Slaughter'ın Acımasız romanını ve dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Honore De Balzac'tan Kuzin Bette'yi okurlarına ulaştırıyor.

1) Karin Slaughter - Acımasız

Acımasız, trafik kazası geçiren bir genç kadının Atlantadaki bir hastanenin acil servisine getirilmesiyle başlar. Ancak Dr. Sara Linton genç kadının yaralarının sadece kazadan kaynaklanmadığını, öncesinde işkence görmüş olduğunu anlar. Özel ajan Will Trent ve ortağı Faith Mitchell ile birlikte doktor da kendini bu soruşturmanın içinde bulur ve kadının geçmişini araştırır. Soruşturma ilerledikçe karşılarında acımasız bir katil olduğunu anlayacak, olay yerinde, onun yeraltındaki işkence odasına ulaşacaklardır. Katil işbaşındadır, bulunan genç kadın onun ne ilk ne de son kurbanıdır, katil tutuklanmazsa yeni bir cinayetle karşılaşacakları bellidir.

Usta polisiyeci Karin Slaughter katili ve kurbanlarını olduğu kadar onların peşindeki üç kişinin sırlarının üzerindeki örtüleri de birer birer kaldırırken güçlü ve dokunaklı, karmaşık ve unutulmaz, soluk soluğa okunacak bir gerilim romanı yaratmış.


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

2) Honore De Balzac - Kuzin Bette

Balzac'ın ölümünden önce yazdığı son büyük romanı olarak kabul edilen Kuzin Bette, intikam, tutku, zaaf ve erdem üzerine klasik bir yapıt. Mutlu bir aile yaşantısı kuran akrabalarına duyduğu kıskançlığın pençesindeki Kuzin Bette, çapkın eniştesinin göz koyduğu güzel ve şuh Valerie'yle baş başa verip entrikalar düzenler ve geniş ailesinin çöküşünü planlar. Paranın tek amaç haline geldiği devrim sonrası Fransız burjuva toplumunda, konfor ve statü için aşkı kullanan kadınların ve kudretlerini kadınları elde etmek için sonuna kadar harcayan erkeklerin iç dünyalarını ince ayrıntılarıyla işleyen Balzac, günümüzün pembe dizi senaryolarında tekrarlanmaya devam eden aşk entrikalarını da edebiyata kazandırmıştır. 

Kuzin Bette, gerçekçilik ve doğalcılık akımlarının yaratıcısı olan Balzac'ın 12 ciltlik İnsanlık Komedisi'nin en önemli öğelerinden biridir.


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

8 Haziran 2013 Cumartesi

Joe Abercrombie - Şiddetin Tohumu | Kitaptan okuma parçası

# Joe Abercrombie - Şiddetin Tohumu | Kitaptan okuma parçası #

Şiddetin Tohumu, etkileyici karakterlere, iz bırakan cümlelere ve unutamayacağınız sahnelere sahip harikulâde bir ilk roman. Gerilim okumayı seviyorsanız bu kitap tam size göre...

                 

- 1. Bölüm -

"Şiddetin tohumu bıçağın ta kendisidir."

Homeros

Hayatta Kalanlar

İlk duyduğu suyun şapırtısı oldu. Suyun şapırtısı, yaprakların hışırtısı ve bir kuşun cıvıltısı.

Logen gözlerini araladı. Yaprakların arasından süzülen ışık, bulanık ve parlaktı. Ölüm bu muydu? Öldüyse neden bu kadar acı çekiyordu? Sol tarafının tamamı zonkluyordu. Düzgün bir nefes alabilmek için öksürdü, yuttuğu suyu ve çamuru çıkarttı. İnledi, elleri ve dizleri üzerinde doğruldu. Kendini nehrin kenarına çekerken her nefes alışında dişlerini sıkıyordu. Yosunların, çamurun ve çürümüş dalların ortasına sırtüstü yattı.

Bir süre yerinden kalkmadı ve siyah dalların arasından gri gökyüzüne baktı. Kurumuş boğazında nefesi hırıltılıydı.

"Hâlâ hayattayım," diye gakladı kendi kendine. Doğanın, Shanka'nın, insanların ve yaratıkların bütün çabalarına rağmen hâlâ yaşıyordu. Islak ve yorgun halde sırtüstü yatarken kıkırdamaya başladı. Kıkırdaması çağlayan bir kahkahaya dönüştü. Logen Dokuzparmak için söylenebilecek tek bir şey varsa o da hayatta kalmayı çok iyi bildiğiydi.

Nehrin çürümüş kıyısında soğuk bir rüzgâr esti ve Logen'in kahkahası yavaşça söndü. Yaşıyor olabilirdi ama hayatta kalmak bambaşka bir şeydi. En yakındaki ağaca dayanarak ayağa kalktı. Burnu, gözleri ve kulaklarındaki tozu toprağı kazıdı. Hasara göz gezdirmek için ıslak gömleğini sıyırdı.

Bir yanı sert düşüşün ardından eziklerle doluydu. Mavi ve mor lekeler kaburgalarına kadar çıkıyordu. Dokununca acıyordu ama bir yerinin kırıldığını sanmıyordu. Bacağı ise felaket durumdaydı. Shanka'nın ısırdığı yer yırtık ve kanlıydı. Canı çok acıyordu ama yürüyebiliyordu ve önemli olan da buydu. Hayatta kalacaksa bacaklarına ihtiyacı vardı.

Bıçağı hâlâ kemerindeki kındaydı. Bıçağını gördüğüne çok sevindi. Logen kişisel deneyimlerine dayanarak bir insanın asla çok sayıda bıçağı olamayacağını biliyordu ve belindeki bıçak fena değildi. Yine de genel durum pek hoş sayılmazdı. Mankafalarla dolu bir ormanda tek başınaydı. Nerede olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu ama nehri takip edebilirdi. Nehirlerin hepsi kuzeye doğru gider, dağlardan soğuk denize akardı. Nehri akıntı yönünün aksi istikamette güneye doğru takip edebilir, Shanka'nın onu bulamayacağı Yüksek Tepeler'e tırmanabilirdi. Tek şansı buydu.

Tepeler yılın bu zamanı soğuk oluyordu. Ölümcül soğuk. Çıplak ayaklarına göz gezdirdi. Shanka'nın, tam da botlarını çıkarıp nasırlarını yonttuğu sırada saldırıya geçmesi şanssızlıktı. Üzerinde ceketi de yoktu; geldiklerinde ateşin yanında oturuyordu. Bu haliyle dağlarda bir gün bile hayatta kalamazdı. Elleri ve ayakları gece olunca soğuktan morarırdı, daha geçitlere ulaşamadan ölürdü. Tabii, eğer önce açlıktan ölmezse.

"Lanet olsun," diye mırıldandı. Kamp yerine geri dönmek zorundaydı. Mankafaların uzaklaştığını ve geride bir şeyler bıraktıklarını varsaymalıydı. Hayatta kalmasına yardımcı olacak bir şeyler bulabilirdi belki. Boş yere ümitleniyor olabilirdi ama tek şansı buydu. Asla fazla seçeneği olmazdı zaten.

---

Joe Abercrombie - Şiddetin Tohumu | Artemis Yayınları, Roman / Gerilim, Çeviren Barbaros Bostan, 648 sayfa, Haziran 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

7 Haziran 2013 Cuma

Salah Birsel - Nezleli Karga | Kitaptan okuma parçası

# Salâh Birsel - Nezleli Karga | Kitaptan okuma parçası #

Hangi yazar, hangi kitabın sakalına maşallah oturttu, hangi kitaba fil tufanı denilen tufanla tetik düşürttü? Benim merakım da budur.” Türk edebiyatının özgün ismi Salâh Birsel, bir yılını yansıttığı günlük tadındaki denemelerinde yine daldan dala atlıyor, şiirlerin ve şairlerin, kitapların ve yazarların arasında dolanırken bazen kafasını kitaplığın rafına vuruyor, bazen kitap elde uyuyakalıyor.

                

3 Ocak 1990

Dekorasyon dergisine (Ocak 1990) oğlum Salâh Birsel'in kendi çalışma odalarını (can kuşu daha kafeste çırpınırken) anlatmasıdır:

İlk kitaplığım aşk ve korsan kitaplarından oluşur. 15 yaşıma değin sürdü bu sultanlık. Aptullah Ziya Kozanoğlu'nun Türk Korsanları, Reşat Nuri'nin Çalı Kuşu, Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi adlı romanları başı çekerdi. Bir kıyıda Güzide Sabri'nin Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi, Peyami Safa'nın Zıpçıktılar, Orhan Seyfi Orhon'un Aşkım Günahımdır kitapları da sessiz sessiz otururlardı. Şimdiler, Orhan Seyfi ile Peyami'nin bu kitaplarının adlarını ansiklopedilerde bile bulamazsınız.

Nedir, beni kendime getiren ilk kitaplar Sait Faik'in Semaver, Sabahattin Ali'nin de Değirmen'i olmuştur. Artık lisedeydim. Şiir kitapları olarak da Necip Fazıl'ın Ben ve Ötesi'ne, Nâzım Hikmet'in de Benerci Kendini Niçin Öldürür ve Sımavnalı Şeyh Bedrettin'ine yanaşmıştım. Nâzım'ın Gece Gelen Telgraf'ı da vardır. Ama bu basılı değildi, daktilo ile çoğaltılmıştı. Haa bir de Cahit Sıtkı'nın Ömrümde Sükût kitabını okumuştum. Zaten şiir kitabı olarak ortalarda pek bir şeyler yoktu.

Bütün bunları camlı bir dolap bağrında barındırırdı. 1940'larda İstanbul'a göç edince aşk ve korsan kitaplarından kurtuldum. Ama kitaplığım da elden gitti. Bu kez kitaplığım 30X45 boyutunda bir sandıktan başka bir şey değildi. Yazarlarım da değişmişti. Artık edebiyatı Fransızca'dan izliyordum, ilk okuduğum roman Andre Maurois'nın Ruh Tartıcısı'dır. Tatsız bir şeydi. Maurois, insanın bedeninden, ölümünden sonra, bilye gibi yuvarlak bir ışığın ayrıldığını, bunun da insanın ruhu olduğunu ileri sürüyordu. Kitabı hiç sevmediğim halde sonuna dek okudum. Ben elli yaşlarıma gelinceye kadar başladığım bir kitabı, kötü de olsa, bitirmeden elimden bırakmazdım. Sonraları bu alıklığımdan vazgeçtim. Çünkü siz mıymırık bir kitabın üstünde oyalanırken, öte yanda sizi bekleyen binlerce şahyapıt vardı.

Maurois'dan sonra Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşler'ine, Amerikan yazarı Sinclair Lewis'in Babbitt'ine yöneldim. Bu ikincisi beni pek sardı. Bir salon sosyalistinin öyküsüydü bu. Derken Panait İstrati'ye tutuldum. 1943 yılında da onun Baragan'ın Devedikenleri'ni Türkçeye çevirerek yayınladım. Sandıkların sayısı da ikiye yükselmişti. Andre Breton, Apollinaire, Jules Supervielle, Paul Eluard, Alfred Jarry ve Max Jacob bir selam çakıyor ve hop sandıktan içeri. Max Jacob'un Genç Bir Şaire Öğütler'ini de 1955 yıllarında çevirdim. 1960'da yayınlandı. Baudelaire ile Mallarme'ye ise sonraları el attım. Maiakovski, Lorca, Rilke, Neruda onlardan çok önce sandıktaki yerlerini aldı.

50'li yıllarda sandık-kitaplıklarım bir de sinema kitaplarıyla tanıştı. İki-üç sinema dergisine abone de olmuştum. (L'Avant-Scene du Cinema, Filmoloji). 60'lı yıllarda sinema kitaplarının yanına tiyatro kitapları da sokuldu. O yıllarda bir sürü oyun da çevirdim (Jean Genet, Audiberti, Marcel Ayme, Marguerite Duras vb.). aralıkta resim kitapları da ağır basmaya başlamıştı.

Kitaplarımı sandıklardan ancak otuz yaşımda, 1950 yılında kurtarabilmiştim. Üçer raftan oluşan üç etajer yaptırmıştım. Ama yine sandıklar gündemdeydi. 1960 yılında Ankara'ya göç ettiğimde onları da oraya taşıdım. Birkaç yıl sonra ise sekizer raflı, 1.10 genişliğinde altı kitaplığın lafle estibaşısıydım.

1977'de İstanbul'a dönünce yeni raflar yaptırmak zorunda kaldım. Çünkü kitaplar ha bire çoğalıyordu. Günlüklerden sonra tarih kitapları da bir yere sığmaz olmuştu. Derken holden yatak odasının kapısına değin uzanan koridorun sol duvarını da raflarla kapattım.

Şimdiler evin üç odasından ikisi kitaplarımla dudak dudağa. Asıl çalışma odam, kapısı koridordaki kitaplığın karşısına gelen odadır. Yazı masam da orada. Yazıdan yorgun düşünce salonun yanındaki ikinci odaya geçerim. Orda hem dinlenir hem çalışırım. Bunun için gezici, ufarak bir masam da vardır. Yazı makinemi de kimi zaman onun üstüne yerleştiririm. Kimi zaman da bu zittirik masayı salona taşır, ordaki bir koltukta da dinlenmeli çalışmayı sürdürürüm. Yazmıyorsam, okuyorum demektir.

Salonda da kimi dergi koleksiyonlarını taşıyan bir etajer vardır. Ayrıca balkonda ve yatak odasında duvara çakılmış raflar. Yatak odasındakilere kimi zaman başımı vurduğum da olur. Eskiden kitaplarımı ben gözler, onlara çoğalması için büyük bir özen gösterirdim. Şimdiler kitaplarım benim üzerime titriyor. Gözetleme işini de onlar aldı üstüne. Gün 24 saat gözlerini benden ayırmıyorlar. Ama ben de biliyorum ki onların efendisi artık ben değilim. Onlar benim efendim.

---

Salah Birsel - Nezleli Karga | Sel Yayıncılık, Edebiyat / Deneme, 112 sayfa, Haziran 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

22 Nisan 2013 Pazartesi

"Livaneli - Kardeşimin Hikâyesi" Okuma parçası

# "Livaneli - Kardeşimin Hikâyesi" Okuma parçası #

Zülfü Livaneli'nin yeni romanı "Kardeşimin Hikâyesi" 29 Nisan'da satışa çıkıyor. Karton kapaklı ve ciltli olmak üzere iki ayrı edisyonla çıkacak olan romanın karton kapaklı edisyonu 90.000 adet basılırken, ciltli edisyonu 10.000 adet basıldı. Kardeşimin Hikâyesi aşkın mutlulukta ulaşılacak son nokta olduğuna inananları bir kez daha düşünmeye davet eden, aşka, aşkın karmaşıklığına ve tehlikelerine dair nefes kesen bir roman. Her sayfada yeni bir gerçekliği keşfedecek, kuşku ile kesinliğin sınırlarında dolaşacaksınız.

                                               

- 1 -

Garip bir sabah, gazeteci kızın gelişi, Kerberos

Mantıksız gibi geliyor ama o sabah uyandığımda tuhaf bir haber alacağımı biliyordum. Karadeniz'in lacivert dalgalarıyla baş başa kalmış olan bu ıssız köyde geçen her gün birbirinin aynısı olduğu için burada insanların heyecanla konuşacağı olaylara pek sık rastlanmazdı. O günün de ötekiler gibi sessizce akıp gitmesi gerekirdi ama galiba başka şeyler olacaktı. O mahmur sabah saatlerinde bir cinayet haberi alacağımı bilmiyordum elbette ama bir haber gelecekti. Daha yataktan çıkmamıştım, gözlerim kapalıydı, arkalarında fosforlu çizgiler bırakarak yıldırım hızıyla hareket eden mor tavşanları izliyordum.

Tavşanlar her gün olduklarından daha hızlıydılar. Yerlerinde duramıyor, az görülür bir telaşla o kayanın arkasından çıkıp bu kayanın arkasına koşturmak için sabırsızlanıyorlardı. O kadar hızlıydılar ki onları takip edemiyor, daha çok arkalarında bıraktıkları mor ışık izlerini görebiliyordum. Bu ışık izleri, soygun filmlerinde sık sık rastlanan, çok iyi denetlenen bankaların kasa dairekerinde bibirini keserek güvenli bir kafes oluşturan kızılötesi ışınları andırıyordu. Hani şu, kahramanın ancak özel bir gözlük yardımıyla görebildiği ışınları. Ama tavşanların arkalarında kalan izler mordu, bunu iyi hatırlıyorum.

O sırada telefon çaldı. Açar açmaz, haftada birkaç kere gelip ev işlerini yapan Hatice Hanım'ın sesini duydum: "Korkunç Ahmet Bey! Vallahi çok korkunç!" diyordu.

Böyle durumlarda, yani birisi korkunç bir sesle "korkunç" diye bağırdığı zaman korkmak gerektiğini anlarım ve aklıma hemen ikiz kardeşim Mehmet gelir. Bir süre hiç sesimi çıkarmadan dinledim, sonra yatışmış olduğunu tahmin ederek "korkunç" sözüyle neyi kastettiğini sordum.

"Arzu Hanım'ı duymadınız mı?" dedi ağlayarak.

Arzu Hanım'a ne olduğunu sordum. Anlatmaya dilini varmadığını söyledi ama sonra hem korkunç diye telefon açıp hem de neyin korkunç olduğunu söylememenin saçmalığını kavramış olacak ki fısıldar gibi "Arzu Hanım'ı öldürmüşler!" dedi.

Bu durumda ne yapılması gerektiğini düşündüm. Normal olarak insanlar, bir tanıdıklarının ölüm haberini aldıklarında üzüntü belirtirler. Yaşadığım deneyimler sonucu bu kadarını biliyordum. Evet, üzüntü ifade eden şeyler söylemeliydim ama duyguları öğrensem bile, dozunu ayarlamayı bilmiyordum henüz. Yani beynim biliyordu ama kalbim bilmiyordu. Zaten o zavallı, yorgun pompa ne bilebilir ki!

Arzu'yu yakından tanıdığıma, hatta daha yedi sekiz saat önce gördüğüme göre ağlamam mı gerekirdi, yoksa hayretle bağırmalı mıydım, isyan mı etmeliydim? Belki de bu duyguların hepsini birden ifade etmem gerekiyordu. İyi de ne kadar yapacaktım bunu, nasıl yapacaktım?

Önce hayret ifade eden bir ses çıkarıp sessiz kalmanın sıkıntısından kurtuldum. Sonra bunun yetersiz kaldığını düşünerek "Yazık" dedim, "çok yazık! Nasıl olmuş?"

----

Kardeşimin Hikâyesi, Zülfü Livaneli, Roman, Nisan 2013, Doğan Kitap.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

18 Nisan 2013 Perşembe

Virginia Woolf Bloomsbury ve Ötesi

# Virginia Woolf Bloomsbury ve Ötesi #

Virginia Woolf'un çalışmalarını 1942 yılında 16 yaşındayken okumaya başladım. Batı Sussex, Midhurts'te yatılı kaldığım ilköğretim okulunda Fransızca dersi veren okul müdürünün eşi, eski Virginia Woolf hayranlarındandı. Okul kütüphanesinde Common Reader'ın [Sıradan Okuyucu] iki cildini ve Woolf'un romanlarını görmüştü. Bize, Mrs. Woolf'un hayatının bir kısmında akıl hastalığına yakalandığını ancak bunu atlattığını ve akıl hastası olmanın nasıl bir şey olduğuyla ilgili dikkat çekici bir anlatım sunabildiğini anlattı. Sonrasında, 1941'in Mart ayında hastalığının geri gelmekte olduğunu hissetmiş ve Ouse Nehri'nde yaşamına son vermişti.

               

(Soldaki görsel: Kitabın Türkçe edisyonunun kapağı. Sağdaki görsel: Julia, Vanessa, Virginia ve Thoby Stephen, Talland House’un önünde)

Ölümünün hem zaman hem de yer açısından yakınlığı, kitapları aracılığıyla son derece güçlü ve etkili şekilde bize ulaşan düşüncelerine dokunaklı bir yan katıyordu. İkinci Dünya Savaşı sırasında geceleri yaşanan karartmalarla ve yatakhanede yatarken duyduğumuz Almanya'ya doğru uçan bombardıman uçaklarının homurtularıyla dolu yatılı okul hayatında, Mrs. Dalloway'in vereceği parti için çiçek almak üzere güzel bir yaz sabahında Westminster'dan Bond Sokağı'na, yol boyunca hava saldırılarına karşı herhangi bir sığınağa rastlamaksızın gittiği düşüncesi bizi memnun ediyor, içimizi açıyordu. Mrs. Lucas, Dalgalar'ın monologlarına vaktinden önce balıklama dalmamamız konusunda bizi uyardı. Bunları çözme işine ancak büyüyüp olgunlaşınca girişebileceğimizi söyledi.

Bu, beni dosdoğru kitaba sevk etti. Okumanın anlamaktan kolay olduğu sonucuna vardım. Olay örgüsü bulmaya çalışırken karşıma çıkan betimlemeler beni etkisi altına aldı. Kitabı okuduğumu kendisine söyleyince, bana konusunun ne olduğunu düşündüğümü sordu. "Şeyy," diye başladım tereddütle, "altı kişi var ve hepsi de 'Ben kimim?' sorusunu sorar gibi görünüyor." Yorumum bu kadardı; ancak o üsteledi: "Evet, devam et; sence bu sorunun cevabı ne olabilir?" Sessiz kaldım. "Birbirlerinde yaşıyorlar," dedim. "Kendilerini birbirlerinin zihinlerinde görüyorlar ve bu sayede oldukları kişi haline geliyorlar." Sanırım Dalgalar'ı bir arada tutan şeyin bu tanımı, bulunabilecek en iyi tanımlardan biri sayılabilir.

1948'de İngilizce lisans eğitimim için Oxford'a gittiğimde (aradaki 4 yıl İngiliz Kraliyet Hava Kuvvetleri'nde geçti) hem bende hem de okuyucu kitlesinde bir fikir oluşmuştu. Öğretim görevlilerinden Lord David Cecil, Virginia Woolf'un çalışmaları hakkındaki olumlu görüşlerini bildirdi. Virginia ile tanışmış ve Bloomsbury toplantılarından bazılarına katılmıştı. Virginia'yı E. M. Forster ile benzer görüyordu. "Her ikisi de son derece uygar," diye yazmıştı, "kılı kırk yaran bir refineliğin en üst noktasına ulaşmış olan ince bir duyarlılık ve keskin, araştırmacı bir zekâya sahipler." Cecil, Woolf'un önemli bir gözlemini alıntılar: "Hayat simetrik olarak sıralanmış bir dizi at arabası lambası değildir; hayat bizi tüm bilincimizle sarıp kuşatan parlak bir ışık halkası, yarı saydam bir zardır." Virginia'nın burada demek istediği, önceki romancıların "doğrusal" anlatı metotların aracılığıyla ileri sürdüklerinin aksine, yaşam tecrübemizin bir atın çektiği iki tekerlekli, iki yanında lambaları olan ve ön tarafı aydınlatan bir at arabasının düzenli ilerlemesi gibi bir yapıya sahip olmadığıdır. Ona göre, hayatı, geçmişteki anıların şu an yaşadıklarımıza mütemadiyen ışık tutarak yarıda kestiği, birbirinden kopuk bir dizi an olarak yaşar ve tecrübe ederiz. Virginia'nın anlatı metodu bu anları ana karakterinin bilinçlerinde tasvir etme yönünde bir girişimdi. Cecil, Virginia'yı savunmasına Virginia Woolf'un bir romancı olarak güzele hayran olduğunu söyleyerek devam eder. Bu onun güçlü ve zayıf yanıdır. "Virginia Woolf dünya hakkında dopdolu, son derece uç bir algıya sahip, güzelliği en üstün değer sayan biriydi," diyordu Cecil.

---

Anthony Curtis, Virginia Woolf Bloomsbury ve Ötesi, Çev. Özge Çağlar Aksoy, Biyografi, İletişim Yayınları.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

16 Nisan 2013 Salı

"Hilary Mantel - Ölüleri Getirin" Okuma parçası

# "Hilary Mantel - Ölüleri Getirin" Okuma parçası #

Hilary Mantel, daha önce Kurtlar Hanedanı romanıyla İngiltere'nin ve dünyanın en saygın edebiyat ödüllerinden biri olan Man Booker'ı kazanmıştı. Tudors Efsaneleri serisinin ikinci kitabı olan Ölüleri Getirin ile bu ödülü ikinci kez kazanarak tarihe geçen yazarın bu kitabı yine önceki kitap gibi Artemis Yayınları'ndan çıktı...

                                

- 1 -

Şahinler - Eylül 1535, Wiltshire

Çocukları gökyüzünden dökülüyordu. Arkasında uzayan İngiltere topraklarında, at sırtında, olanları izliyordu. Yaldızlı kanatları ve kan çanağına dönmüş gözleriyle çocuklar düşüyordu. Grace Cromwell, incecik havanın içinde süzülüyordu. Avını kaparken sessizdi. Sahibinin yumruğuna doğru süzülürken de... Ancak oraya konduktan sonra ses çıkarmaya başladı. Tüylerin hışırtısı ve bir inilti, bir iç çekiş ve kanatların dalgalanışı, boğazından gelen minik bir gıdaklama sesi... Hepsi samimi, bir kız evlat gibi ve adeta tenkit edercesine bir kabullenişin sesleriydi. Göğsünde kan lekesi vardı. Pençelerinin arasında bir et parçası tutuyordu.

Daha sonra Henry, "Kızların bugün iyi uçtu," demişti. Şahin Anne Cromwell, Kral'ın yanında rahatça sohbet ederek at süren Rafe Sadler'ın eldivenine doğru sıçradı. Yorulmuşlardı. Gün batıyordu ve hep birlikte, dizginleri binek atlarının boyunlarına vura vura Wolf Hall'a dönüyorlardı. Thomas'ın karısı ve iki kardeşi ertesi gün yola çıkacaktı. Kemikleri uzun zaman önce Londra topraklarına gömülmüş olan o ölü kadınlar şimdi yer değiştirecekti. Şahinler, gökyüzünün yükseklerinde ağırlıksızmış gibi parlıyordu. Kimseye merhamet etmiyorlardı. Kimseye yanıt vermiyorlardı. Yaşamları gösterişsizdi. Aşağı baktıklarında, avları dışında hiçbir şey görmüyorlardı. Avcıların verdikleri ödülleri alıyorlardı. Çırpınan, korkan bir evren görüyorlardı. Yemekleriyle dolu bir evren...

Tüm yaz böyle geçmişti: Bir parçalama cümbüşü, uçuşan tüylerle postlar, tazıların savuşturması ve bastırması, yorgun atların üzerine düşme, yara, burkulma ve şişliklere kibar beyefendilerce bakılması.

Sonra güneş, en azından birkaç günlüğüne Henry'nin üzerinde parladı. Öğleden önce bir ara, batı tarafından gelen bulutlar toplandı ve iri damlalar halinde yağmur yağdı. Sonra güneş kavurucu bir sıcaklıkla yeniden belirdi. Artık gökyüzü öyle parlaktı ki cenneti görebilir, azizlerin orada neler yaptıklarını dikizleyebilirdiniz.

İndikleri atları seyislere emanet ederek Kral'ı beklemeye başladıklarında, Thomas'ın zihni evrak işleriyle meşguldü: Saray nereye giderse oraya doğru dörtnala koşan ulaklarca Whitehall'dan getirilen yazılar. Seymour'larla yenecek yemekte ev sahiplerinin anlatmak istediği hikayeleri erteleyecekti. Bu akşam gayet karmaşık, keyifli ve samimi görünen Kral'ın teşebbüs edeceği herhangi bir şeyi. Kral, yatağına gittiğinde, Thomas'ın gece mesaisi başlayacaktı.

Gün çekilmiş olsa da Henry içeri girme konusunda isteksizdi. Orada öylece durup etrafına bakınıyor, atların terini soluyordu. Alnında geniş, tuğla kırmızısı bir güneş yanığı çizgisi vardı. Günün erken saatlerinde şapkasını kaybetmişti. Adet olduğu üzere tüm av ekibi de kendi şapkalarını çıkarmak zorunda kalmıştı. Kral, tüm değiştirme tekliflerini reddetmişti. Tarlaların ve korunun üzerine akşam karanlığı çökerken, hizmetkarlar kararan çimlerin üzerinde siyah bir tüy ya da avcının nişanını, altından yapılma St. Hubert'in safir gözlerinin parıltısını aramaya koyulacaktı.

Ölüleri Getirin, Hilary Mantel, Çev. Elif Nihan Akbaş, Roman, Nisan 2013, Artemis Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

15 Nisan 2013 Pazartesi

1 Mayıs 1977

                                                 

"Saat 18:00'e doğru, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in konuşmasını bitirmesinin hemen ardından ilk kurşun sesleri duyuldu. Bu ilk sesleri çok daha fazla sayıda silah patlaması izledi.

Pek çok tanığın iddia ettiğine göre, meydana bakan Sular İdaresi'nin üstünden ve bugün The Marmara Taksim olarak adlandırılan dönemin Intercontinental Oteli'nin pencerelerinden alana kurşun sıkıldı. Ardından polis panzerleri siren çalıp su sıkarak meydana, insanların üstüne sürüldü.

Art arda büyük patlamalar oluyor, panik kontrol edilemez hale geliyordu.

Yüz binlerce kişinin doldurduğu meydan fırtınalı bir deniz gibi dalgalanmaya, insanlar can havliyle devasa gruplar halinde kaçışmaya başladı. Büyük insan kitleleri Taksim'e açılan cadde ve sokaklara daracık kayalık bir boğazdan geçmeye çalışan deli ırmaklar gibi akıyordu.

Meydan boşaldığında geride yalnızca kurşunla vurulanlar, ezilenler ve kaçarken yitirilen on binlerce ayakkabı kaldı.

Olayla ilgili iddianameye göre o gün Taksim'de 34 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. 34 kişinin beşi, biri polis olmak üzere kurşunla vurularak; 29'u izdiham sırasında nefes alamadığı için boğularak ya da ezilerek ölmüştü. Yaralıların 34'ü baş ve göğüslerinden kurşunla vurulmuş ancak hiçbiri yaşamını yitirmemişti.

Kurşunla vurularak ölenlerden üçü DİSK güvenlik ekibi içinde yer alan UZEL fabrikası işçileriydi. Üçü de Taksim Meydanı'nın Tarlabaşı girişinde vurulup öldü...

Tıpkı Gabriel García Márquez'in ünlü Kırmızı Pazartesi romanındaki gibi 1 Mayıs 1977'de de herkesin bildiği, korktuğu hatta neredeyse beklediği felaket; göstere göstere, bağıra bağıra geldi, yapacağını yaptı.

Ancak romanla gerçek yaşam arasında çok önemli bir fark var: 1 Mayıs 1977 katliamının sorumluları asla bulunamadı, bulunmak istenmedi...

Sonraki yıllarda cinayetler çığ gibi büyüdü. Yalnızca sol ve sağ arasında değil sol içinde de silahlı çatışmalar ve cinayetler hızla yayıldı. Pek çok "solcu" bizzat "solcular" tarafından katledildi.

Üç yıl sonra gelen 12 Eylül 1980 darbesinin ardından, sorumluları arayıp bulacak ve adaleti yerine getirmeye kalkışacak kimse zaten kalmadı."

Korhan Atay, 1 Mayıs 1977 - İşçi Bayramı Neden ve Nasıl Kana Bulandı?, Nisan 2013, Metis Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

"Jack Kerouac - Big Sur" Okuma parçası

# Jack Kerouac, Big Sur" Okuma parçası...

Jack Kerouac'tan Yolda'nın devamı niteliğindeki bir roman Big Sur, olgunlaşma çağındaki yazarın, kendisi ve hayatıyla hesaplaştığı, gerçeklere dayalı bir roman. Anılar birikmiş, tayfa toplanmış, şişeler dizilmiş yine. Delicesine, coşku ve sevgiyle, yol devam ediyor. Yaşam denen oyun sürüyor, sürüyor, sürüyor. Dibine kadar.

                          

- 1 -

Kilise çanlarından rüzgârla savrulan hüzünlü bir "Kathleen" ezgisi yoksul arka sokaklardan doğru yayılırken ben, bir içki âleminden daha derin kederler, gözlerimde çapaklarla uyandım ve arka sokaklarda serserilerle takılıp ahmakça sarhoş olarak San Francisco'ya "gizlice dönüşümü" berbat ettiğim ve dosdoğru North Beach'e, bizimkileri görmeye gittiğim için inim inim inledim, Lorenzo Monsanto'yla yazışmalarımıza, şehre sessizce sokulacağımı, onu telefonla arayıp Adam Yulch ya da Lalagy Pulvertaft (onlar da yazardır) gibi bir isim kullanacağımı, bunun üzerine onun beni arabasıyla gizlice Big Sur korusundaki kulübesine götüreceğini ve orada, tek başıma, kimse beni rahatsız etmeksizin altı hafta boyunca sırf odun keserek, su çekerek, yazarak, uyuyarak, yürüyüşlere çıkarak kalacağımı ana hatlarıyla belirten karşılıklı koca koca mektuplarımıza karşın hem de - Oysa cumartesi gecesi, kelekliklerin doruğunda, küp gibi City Lights kitabevine daldım ve oradaki herkes beni tanıdı (tebdil-i kıyafet babında balıkçı takkemi ve balıkçı kabanımla sugeçirmez pantolonumu giymeme rağmen) ve tabii sonunda tüm o ünlü barlarda herkes körkütük sarhoş olmuştu "Bitnikler Kralı" yeniden şehre dönmüş, millete bedava içki ısmarlamalar falan - Tam iki gün sürdü, Lorenzo'nun şehrin arka sokaklarındaki "gizli" otelime (4. Sokak'la Howard'ın kesiştiği yerdeki Mars Oteli) beni almaya geleceğini söylediği Pazar günü dahil, işe bakın ki beni aradığında yanıt veren olmuyor, o da komiye kapımı açtırıyor, bir de ne görsün, ben yerde şişelerin arasında yatmaktayım, Ben Fagan kısmen karyolanın altına uzanmış, bitnik ressam Robert Browning ise yatakta, horlamakta - Şöyle demiş Lorenzo o zaman kendine "Gelecek hafta sonu gelip alayım onu, herhalde bir hafta boyunca kentte içmek istiyor (her zamanki gibi herhalde)" ve doğrusunu yaptığını düşünerek arabasına atladığı gibi, pırr, bensiz, Big Sur'deki kulübesine gidiyor, ama Tanrım, ben uyandığımda Ben ile Browning çoktan uzamış, beni yatağa boca etmeyi de unutmamışlar, bu arada dışarıdaki çanlardan gelen "I'll Take You Home Again Kathleen"i dinliyorum, bizim o tüyler ürpertici, akşamdan kalma Frisco'nun damlarında esen sisli rüzgârda öylesine hüzünlü ki, vay be, nasıl da yolun sonuna gelmişim böyle, bırakın kentte bir dakika ayakta kalmayı becermeyi, kendimi ormanda bir sığınağa sürüyecek denli hal kalmamış bende - Beni meşhur eden kitap "Yol"un yayımlanmasından bu yana evden (anamın evinden) uzaklara gittiğim ilk yolculuk bu, hem de öyle meşhur olmuştum ki üç yıl boyunca sonu gelmez telgraflar, telefon çağrıları, istekler, postalar, ziyaretçiler, gazete muhabirleri ve tüm o diğer bokyedicibaşılar yüzünden aklımı kaçırıyordum neredeyse (oturmuş bir öykü yazmaya başlamışım, bodrum penceremden kalın bir ses çığırıyor:"MEŞGUL MÜSÜNÜZ?") hatta bir keresinde bir muhabir koşarak yatak odama daldı, tam da pijamalarımla oturmuş, bir rüyamı yazmaya çalıştığım sırada - Gençler, başımı dinlemek amacıyla evimin etrafına diktiğim 1.80 metrelik çiti aşıp içeri giriyor - Ellerinde şişelerle toplanmış gruplar çalışma odamın penceresinden bağrışıyor "İn aşağı da içelim, hep çalışmak, hiç eğlenmemek Jack'i bozar!"

----

Jack Kerouac, Big Sur, Çev. Nevzat Erkmen, Roman, Nisan 2013, Siren Yayınları.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

10 Nisan 2013 Çarşamba

Son Oyun'a ilgi çığ gibi büyüyor

# Son Oyun'a ilgi çığ gibi büyüyor #

                                        

Everest Yayınları ve Ahmet Altan'dan bomba gibi bir haber daha!

Everest Yayınları tarafından yayımlanan ve 2 Nisan 2013 tarihinde piyasaya çıkan Ahmet Altan’ın Son Oyun adlı kitabına yurtdışından da büyük ilgi gösteriliyor.

52 ülke Son Oyun'un okuma kopyasını istedi...

Piyasaya çıktığı ilk gün 100.000 adet satılan Son Oyun, başta İngiltere, Amerika ve Fransa olmak üzere birçok ülkeden taleplerle karşılaştı. Şu ana dek aralarında Random House, Penguin, Little Brown, Flammarion ve Fayard gibi yayın devlerinin de aralarında bulunduğu toplam 52 yayınevi kitabın okuma kopyasını istedi.

Bu bugüne dek Türkçe yayımlanmış bir kitaba yurtdışından gösterilen en büyük ilgi. Yabancı dillerde yayımlanmak için talep edilen bu okuma kopyaları, Son Oyun’un tüm dünyada da büyük ilgi toplayacağının bir işareti.

Son Oyun Türkiye’de ise ikinci yüz bin kopyalık baskısını da hızla tüketiyor.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

9 Nisan 2013 Salı

Aşk İçin İstediğimiz Başka Hayvanlar

# Defne Sandalcı - Ah! #

                                      

"Yalnızım. Bir tek ben yalnızım. Ah.

Ev 60m2. sıcaklık gölgede 35. nem oranı %90. İstanbul.

"a"larla "e"ler arasında, tığ sabrıyla, muşambalar arasında, bütün doğularla bütün batılar arasında, kendi doğularını kemiren doğularla, güneyle kuzey, buzla buhar, kararla kararsızlık, yerlerle yersizlik, aşksa aşksızlık, halkla halksızlık, haklılarla, hakka tapanlarla, tapanlarla tapmayı reddedenlerle, reddin sığlıklarıyla olmanın uçurumları arasında, sıkıntıyla sıkıntıyla, it gibi voltalıyorum sıkıntıyla, karış karış evi fırdönerek, her dönüşte koltuk, kitaplar, fotoğraflar, köpekler, ihanetler, pencere, yatak, hayaletler, türk'iye, pencere, içimdeki tarifsiz sıkıntıyla, üzüntüyle, modası geçmiş duygularla, uzam diye bir şey bırakmamış o meret klostrofobiyle, sokağa çıksam aklımı, kalbimi piranhalar gibi gündelik rutin bir iştahla didikleyen türkislamsentezi efendiler, serok apo ve anıtkabirde bir türlü yatamayıp heykelleriyle askerleriyle üstüme üstüme binlerce ata ve hangi düşmana sıkılı sol yumruklar kol kola halayda ben bu çemberi cart diye yırtıp nasip olursa, it gibi voltalıyorum, bir günde kilometrelerce metris voltalaması şampiyonu ben bu evde de bostan beygiri tavında, ah!"

- Defne Sandalcı, Ah

8 Nisan 2013 Pazartesi

"Kahvenizi nasıl alırsınız? Marquez'li"

Amerikalı yazar William Faulkner'in kişisel eşyaları açık artırmaya çıkıyor. Sotheby's müzayedede sergilecek eşyalar arasında Faulker'in Nobel madalyası, daha önce yayımlanmamış hikâye taslakları, çizimleri ve eşi Estelle için 1921'de yazıp kendi elleriyle ciltlediği şiirin kitapçık halindeki versiyonu da var, ki bu eşya kayıp sanılıyordu.

Amerikanlar bu açık artırma olayını yıllar önce aştılar. Öyle bir piyasa olmuş ki, insan ister istemez zaten olması gerekenin bu olduğunu düşünüyor. İstanbul'da da Kuzguncuk Sahaf'ta her hafta mezat düzenleniyor. Sotheby's gibi çok büyük prodüksiyonlara imza atmasalar da kendi çaplarında eski ve değerli objeleri meraklılarına iletiyorlar.

                                    

Mutlaka görmüşsünüzdür, dünya edebiyat tarihinin gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen William Shakespeare'in acımasız bir tüccar olduğunu belgeleyen durumlar gündeme geldi. Biz burada herhangi bir edebi haber değeri göremedik; acımasız tüccardansa kendisinin yazdığı oyunları hatırlayan kimseler olmak istiyoruz...

Şu var, acımasız bir tüccarın nasıl olur da çok önemli drama oyunları yazdığını merak edenler olursa araştırabilir, bir şey demeyiz haliyle.

Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün 2013 yılındaki sahibi Cemil Kavukçu olarak açıklandı. Bu ödül 2008'den beri veriliyor. Ödülü resmileştiren bir heykelcik ve 15.ooo TL ikramiyeden oluşan ödülü daha önce Murathan Mungan, Şavkar Altınel, İhsan Oktay Anar, Nurdan Gürbilek, Gülten Akın kazanmıştı.

"Kahvenizi nasıl alırsınız? Marquez'li."

Can Yayınları ve Kahve Dünyası bir işbirliğine imza atıyor. Buna göre Kahve Dünyası'na gittiğinizde kahvenizin yanına raftan bir kitap da alabileceksiniz. Aynı zamanda Kahve Dünyası mağazalarında yazar-okur buluşmaları ve imza günleri de düzenlenecekmiş. Dört gözle bekliyoruz.

--- KitapGalerisi

3 Nisan 2013 Çarşamba

Hasan Ali Toptaş'ın Heba romanından okuma parçası

# Hasan Ali Toptaş'ın Heba romanından okuma parçası #

                                                    

- Anahtar -

Ziya kapıyı kilitledi ve elindeki anahtarı cebine koymadan, hızlı adımlarla asansöre doğru yürüdü. Koridorda bir tuhaflık vardı o sırada, ışıklar tavandan sarkan sarı toplar halinde her zamanki gibi sıra sıra yanıyordu ama ortalık biraz karanlıktı sanki. Hatta insanı hayrete düşürecek kadar da sessizdi. Ne var ki pek uzun sürmedi, alt kattaki o kahverengi çelik kapılardan biri güm diye çarpılınca aniden yok oldu bu sessizlik. Kimin tarafından yapıldığı bilinmeyen tatlı bir şaka hızıyla, koridora kattığı genişliği de yanına alarak, neredeyse Ziya'ya göründüğü anda yok oldu. Hemen ardından, koca ağızlı bir çocuk sesi yükseldi merdiven boşluğundaki alacakaranlığın içinden. Onun ardından simsiyah bir kadın çığlığı, onun ardından bir elektrik süpürgesinin oradan oraya gezinen sinir bozucu zırıltısı, onun ardından da nerede vınladığı kestirilemeyen tozlu bir matkap sesi yükseldi. Derken, duvarların gerisindeki duvarların gerisinden gelen gürültüler de katıldı bunlara. Hatta insana şehrin görüntülerini hatırlatan kalınlardan daha kalın uğultular da katıldı ve böylece apartman hem kendi içindeki seslerin içinde çalkalana çalkalana dönüyor, hem de dönerken tutup bu sesleri yutan bambaşka sesler çıkarıyormuş gibi oldu.

Ziya asansöre ulaşmıştı o sırada. Kapıyı açarken durdu nedense ve başını çevirip bir an için koridora, merdiven boşluğuna, buralardan yükselen seslere ve seslerin arasından görünen kapılara asılmış plastik çiçeklere doğru baktı. Gözleri de beklenmedik bir şekilde, hafifçe karardı o böyle bakınca. Dahası, birdenbire midesi bulandı. Gördüğü şeyler içinde pis ve karanlık bir ağırlığa dönüştü de hızla dalgalandı sanki. Sonra o haliyle çarçabuk asansöre binip ilk kez on dokuzuncu kata çıktı Ziya, gitti, doksan bir numaralı kapının ziline bastı. Ortasında kocaman bir gözetleme dürbünü bulunan, çift kilitli, kahverengi bir çelik kapıydı bu ve onun üzerinde de plastik çiçekler vardı öteki kapılar gibi. Çiçeklerden birinin sapına da kırmızı ve zarif bir kurdeleyle, şöyle deve diline benzeyen büyükçe bir nazar boncuğu bağlanmıştı. Ziya zile bastıktan sonra kapını açılmasını beklerken, büyülenmiş gibi gözlerini hiç kırpmadan uzun uzun baktı bu nazar boncuğuna. Belki daha bakacaktı ama kapı açılıverdi o sırada ve eşiğe, bal rengi gözleriyle Binnaz Hanım'ın hizmetçisi çıktı.

Buyurun, ne istemiştiniz, diye sordu insana tepeden bakan soğuk bir sesle.

Anahtarı teslim edecektim, dedi Ziya.

Bunu derken elindeki anahtarı kıza doğru uzatmıştı.

Hayır, dedi kız üzerine bir şey fırlatılacakmış gibi aniden geriye çekilerek; hayır ben teslim alama, katiyen alamam, Binnaz Hanım'ın kendisine verin.

Peki peki, öyle yapayım, dedi Ziya.

İçeriye girip önce tabanı yeşil halılarla kaplı uzun bir koridora, oradan havasızlıktan boğulan dar ve kasvetli bir bölmeye, oradan da salona geçtiler.

----

Hasan Ali Toptaş- Heba, Roman, Nisan 2013, İletişim Yayınları.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

1 Nisan 2013 Pazartesi

Ahmet Altan'ın yeni romanı "Son Oyun"dan okuma parçası

# Ahmet Altan'ın yeni romanı "Son Oyun"dan okuma parçası #

                                                 

I

Kasaba uyuyordu.

Büyük şehirlerde daima uyanık birileri vardır ama kasabalarda herkes aynı zamanda uyur, bunu buraya geldikten sonra öğrendim.

Kasabanın tek büyük caddesinde görkemli bir heykel gibi duran okaliptüs ağacının altındaki banka oturdum, eski usul, üstünde çizikler, bıçakla kazınmış isimler hatta bir kalp resmi bulunan, aralıklı bir şekilde dizilmiş koyu kahverengi kalın tahtalardan yapılmış bir banktı.

Bu kasabaya geldiğimden beri burayı oturmayı hep istemiştim ama bunu bu geceye kadar hiçbir zaman yapamamıştım.

Sırtımı banka dayadım.

Başımı gökyüzüne doğru kaldırdım.

Herkes uyuyordu ve herkes aynı anda rüyalar görüyordu.

Gökyüzüne doğru bakarken bütün evlerden, pencerelerden, bacalardan, kapılardan rüyaların çıkarak yükseldiğini, bulutumsu bir beyazlığın içinde rengârenk insnaların konuştuğunu, güldüğünü, haykırdığını, seviştiğini, kadife perdeli tiyatro sahnelerinin, ahırların, karanlık sokakların, oturma odalarının, pazar yerlerinin, sahillerin içinde kıvrıla büküle birbirlerine dokunduklarını, bir atın kişnediğini, iki kadının öpüştüğünü, bir çocuğun ağlayarak koştuğunu, altın sikkeleriyle dolu bir hazineyi, bir bıçağın parladığını, değişik rüyalarda bazen aynı adama ya da kadına rastlandığını, insanların başkalarının rüyalarında çoğaldığını gördüm.

Kasabanın rüyalarını seyrettim.

Sarhoş değildim ya da içkiden sarhoş değildim.

Biraz önce birini öldürmüştüm.

Bunu bir rüya gibi hatırlıyordum.

Hatırladığım çok fazla bir şey yoktu aslında, kolumu hatırlıyordum, vücudumdan ayrı bir parça gibiydi, elim kolumdan uzaklaşmıştı, bir tabanca tutuyordu, tetiği çektiğimi hatırlamıyorum, tabancanın sesini duydum yalnızca, sonra karşımdaki bir şey söylemek ister gibi ağzını açmış, yüzünü buruşturmuş, bir kolunu havaya kaldırmış, diğerini karnına bastırmıştı, dizlerinin üstüne yıkıldığını gördüm, hiç kan görmedim.

Cinayet işleyenlerin ne hissetiğini bilmiyorum, ben o anda derin bir kasılmayla birlikte neredeyse vücudumun her yerinde korkuyu hissetmiştim, daha önce hiç böyle bir korku yaşamamıştım, vücudum, etim, damarlarım korkmuştu, sonra sanki bir uykuya daldım.

Evden çıkıp yürüdüm.

Galiba hiçbir şey düşünmedim.

Bu banka gelip oturdum.

----

Ahmet Altan, Son Oyun, Roman, Nisan 2013, Everest Yayınları.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Hilary Mantel - Ölüleri Getirin

# Hilary Mantel - Ölüleri Getirin #

Hilary Mantel, Kurtlar Hanedanı kitabıyla İngiltere'nin en saygın edebiyat ödülü Man Booker'ı kazanmıştı. Serinin ikinci kitabı Ölüleri Getirin'le (Bring Up The Bodies) bu ödülü 2. kez kazanarak tarihe geçti.

                          

Benim taç giyme törenimden beridir, yeni bir İngiltere var. O İngiltere, bensiz varlığını sürdüremez.

Öyle değil hanımefendi, diye düşündü Thomas. Gerekirse sizi tarihten silebilirim.

Ölüleri Getirin'de yer: İngiltere. 1520 civarları... İngiliz Kralı'nın tahtını devredebileceği bir oğlu yok. Kraliçe'nin kaderini bir kişi belirleyecek. Ama o kişi Kral değil. Peki kim?

Ölüleri Getirin, Tudor Efsaneleri dizisinin 2. kitabı. İlk kitap Kurtlar Hanedanı ile başlayan macera devam ediyor. Kitabı elinizden bırakamazken 3. kitabın ne zaman geleceğini düşünmeden edemeyeceksiniz.

Ölüleri Getirin, Hilary Mantel, Çev. Elif Nihan Akbaş, Roman, Nisan 2013, Artemis Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

31 Mart 2013 Pazar

Yitirilen Eylemin Arkasından Koşanlar

# Yitirilen Eylemin Arkasından Koşanlar #

- Milan Kundera bugün 84. yaşına bastı. Nice yıllara üstat!

                                     

"Ve işte o zaman, bu genç, zeki ve ödünsüz kişiler, birdenbire, o geniş eylem dünyasında terk edilmişler gibi garip bir duyguya kapıldılar ve devrim, kendine özgü yaşamını yaşamaya, kendisi için kabul edilmiş bulunan düşüncelere benzemekten uzaklaşmaya ve kendisini dünyaya getirmiş olanlarla ilgilenmeye başladı. Ve bu genç ve zeki kişiler devrimin arkasından koşmaya, bağırıp çağırmaya, kınamaya başladılar. Eğer bu yetenekli ve ödünsüz insanlar kuşağı üzerine bir roman yazsaydım, başlığını “Yitirilen Eylemin Arkasından Koşanlar” koyardım."


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

22 Mart 2013 Cuma

Siyaset Kitapları

# Siyaset Kitapları #

Ülkemizin hareketli siyasi gündemi, gündemi takip eden ve kimi zaman belirleyen kitapların çıkmasını da beraberinde getiriyor. Tarihle yakın ilişkisi olan siyasetin alanı oldukça geniş olduğu için bu konudaki kitapların sınıflandırılması da biraz zor oluyor.

                                              

Everest Yayınları siyaset kitapları kategorisinde en son Hasan Cemal'in Demokrasi Korkusu 12 Eylül Günlüğü 2 kitabını ve Orhan Miroğlu'nun Musa Anter Cinayeti kitaplarını yayımlamıştı.

                                             

Küre Yayınları'ndan çıkan Teoriden Pratiğe, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun yazdığı yeni bir kitap.

İletişim Yayınları, editörlüğünü Baskın Oran'ın yaptığı Türk Dış Politikası serisinin üçüncü cildi olan Türk Dış Politikası Cilt 3'ü ve Thomas Lemke'a ait olan Biyopolitika'yı yayımladı.

                                              

Kırmızı Kedi Yayınevi büyümeye devam ediyor. Özellikle edebiyat ve çocuk edebiyatı alanındaki kitapları ile adından söz ettiren yayınevi, aynı zamanda siyaset kitaplarıyla oldukça dikkat çekiyor. Cem Gürdeniz'in Hedefteki Donanma kitabı şu an en çok satan kitaplar listesinde üst sıralarda yer arıyor kendine.

Doğan Kitap siyaset kitaplarıyla her zaman rafları süslemişti. Geçen günlerde Nazlı Ilıcak'ın Demokrasiye İnce Ayar kitabıyla geleneği sürdürdü.

Metis Yayınları kategorisi ne olursa olsun özellikle inceleme - araştırma kitaplarıyla yayım hayatına devam ediyor. Frederic Lordon'ın Kapitalizm, Arzu ve Kölelik kitabını çıkararak bu alanda iddiasını korumaya devam etti.

Birikim Yayınları, Yüksel Taşkın'ın kaleminden çıkan AKP Devri kitabıyla, Agora Kitaplığı da Arundhati Roy'un Dağılmış Cumhuriyet kitabıyla bu alandaki yayımlarına devam ettiler.

--- KitapGalerisi'nde yer alan tüm siyaset kitapları için tıklayınız. ---

Prolog: Danların Yükselişi

# Beowulf / Prolog: Danların Yükselişi #

                                      

"Evet. Mazide yaşayan Mızraklı Danlar ve kralları gözü pek adamlardı, görkemliydiler. Hep dinledik onların destanlarını. Başta Shield Sheafson, şimşek hızıyla dağıtırdı şölenleri, hışımla dalıp, salonlara korku salardı. Terk edilmiş bir çocuk olarak başladıysa da açıldı sonra bahtı, kudret kazandı, kendini kanıtladı. Boyun eğdirdi balina yolunun öte kıyısındaki kavimlere. Tam bir kraldı.

Sonraları bir oğlu oldu Shield’in, huzur bulsunlar diye bağışladığı bir hediye, başsız geçen günlerde uzun süren sıkıntılarını gören Tanrı’nın. Çok şöhret kazandı Shield’in oğlu: Beow adı bilindi koca Kuzey’de. Her prens, onun gibi, görmeli geleceği, hediyeler dağıtmalı babası sağken daha ki sonra yaşlanınca bir savaşa girerse sadık dostlar bulsun saflarında.

Dört yanında dünyanın, böylesi takdir gören davranışlar götürür başarıya. Shield gücünün doruğundayken çattı ecel, Tanrı çağırdı onu yanına. Askerleri yaptılar sağken dediğini, her kelamı kanunken Danlar arasında: Sırtlanıp sahile taşıdılar bedenini, hürmetle bunca yıllık hükümdarlarına. Kıvrık burunlu, kırağı kaplı bir tekne hazır duruyordu demir almaya."

Beowulf, Seamus Heaney, Çev. Nazmi Ağıl, Mart 2013, Yapı Kredi Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi'nde en çok satan kitaplar (15-21 Mart 2013)

# KitapGalerisi'nde en çok satan kitaplar (15-21 Mart 2013) #

1) Alev Alatlı - Beyaz Türkler Küstüler

2) Selim İleri - Mel'un

3) Ahmet Altan - İsyan Günlerinde Aşk

4) Sinan Akyüz - Şahika Feraye

5) Murat Menteş - Ruhi Mücerret

6) Ece Temelkuran - Düğümlere Üfleyen Kadınlar

7) İskender Pala - Efsane

8) Howard Zinn - HHBTTO

9) Seamus Heaney - Beowulf

10) Howard Zinn - ABDHT

11) Marcel Proust - Hazlar ve Günler

12) J. W. Ironmonger - Maximilian Ponder’ın Muteber Beyni

13) Mehmet Gündem - Lüzumlu Adam İshak Alaton

14) Muzaffer Tayyip Uslu - Şimdilik

15) Aimee Bender - Limonlu Pastanın Sıradışı Hüznü

16) Slyvia Day - Sende Kendimi Buldum

17) James Bowen - Sokak Kedisi Bob

18) Salah Birsel - Rüştü Onur

19) Connie Willis - Kıyamet Kitabı

20) Gary Small - Bir Psikiyatristin Gizli Defteri

--- KitapGalerisi ---

21 Mart 2013 Perşembe

‘Romana uygun malzeme’

                                                  

"Romana uygun malzeme’ diye bir şey yoktur: Her şey, romana uygun malzemedir; her duygu, her düşünce, beynin ve ruhun her bir niteliği işe yarar, hiçbir kavrayış boşa gitmez. Roman sanatının hayata gelip aramızda durduğunu hayal edelim; hiç şüphesiz kendisini kırıp zulmetmemizi, aynı zamanda yüceltip sevmemizi isterdi; çünkü bu sayede gençliği tazelenir, bağımsızlığı güvence altına alınmış olurdu.

- Virginia Woolf, Bir Okur Olarak, Deneme, Çev. Selin Beyhan, Mart 2013, Alakarga Sanat Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap