yazı işleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yazı işleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Haziran 2013 Cumartesi

Joe Abercrombie - Şiddetin Tohumu | Kitaptan okuma parçası

# Joe Abercrombie - Şiddetin Tohumu | Kitaptan okuma parçası #

Şiddetin Tohumu, etkileyici karakterlere, iz bırakan cümlelere ve unutamayacağınız sahnelere sahip harikulâde bir ilk roman. Gerilim okumayı seviyorsanız bu kitap tam size göre...

                 

- 1. Bölüm -

"Şiddetin tohumu bıçağın ta kendisidir."

Homeros

Hayatta Kalanlar

İlk duyduğu suyun şapırtısı oldu. Suyun şapırtısı, yaprakların hışırtısı ve bir kuşun cıvıltısı.

Logen gözlerini araladı. Yaprakların arasından süzülen ışık, bulanık ve parlaktı. Ölüm bu muydu? Öldüyse neden bu kadar acı çekiyordu? Sol tarafının tamamı zonkluyordu. Düzgün bir nefes alabilmek için öksürdü, yuttuğu suyu ve çamuru çıkarttı. İnledi, elleri ve dizleri üzerinde doğruldu. Kendini nehrin kenarına çekerken her nefes alışında dişlerini sıkıyordu. Yosunların, çamurun ve çürümüş dalların ortasına sırtüstü yattı.

Bir süre yerinden kalkmadı ve siyah dalların arasından gri gökyüzüne baktı. Kurumuş boğazında nefesi hırıltılıydı.

"Hâlâ hayattayım," diye gakladı kendi kendine. Doğanın, Shanka'nın, insanların ve yaratıkların bütün çabalarına rağmen hâlâ yaşıyordu. Islak ve yorgun halde sırtüstü yatarken kıkırdamaya başladı. Kıkırdaması çağlayan bir kahkahaya dönüştü. Logen Dokuzparmak için söylenebilecek tek bir şey varsa o da hayatta kalmayı çok iyi bildiğiydi.

Nehrin çürümüş kıyısında soğuk bir rüzgâr esti ve Logen'in kahkahası yavaşça söndü. Yaşıyor olabilirdi ama hayatta kalmak bambaşka bir şeydi. En yakındaki ağaca dayanarak ayağa kalktı. Burnu, gözleri ve kulaklarındaki tozu toprağı kazıdı. Hasara göz gezdirmek için ıslak gömleğini sıyırdı.

Bir yanı sert düşüşün ardından eziklerle doluydu. Mavi ve mor lekeler kaburgalarına kadar çıkıyordu. Dokununca acıyordu ama bir yerinin kırıldığını sanmıyordu. Bacağı ise felaket durumdaydı. Shanka'nın ısırdığı yer yırtık ve kanlıydı. Canı çok acıyordu ama yürüyebiliyordu ve önemli olan da buydu. Hayatta kalacaksa bacaklarına ihtiyacı vardı.

Bıçağı hâlâ kemerindeki kındaydı. Bıçağını gördüğüne çok sevindi. Logen kişisel deneyimlerine dayanarak bir insanın asla çok sayıda bıçağı olamayacağını biliyordu ve belindeki bıçak fena değildi. Yine de genel durum pek hoş sayılmazdı. Mankafalarla dolu bir ormanda tek başınaydı. Nerede olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu ama nehri takip edebilirdi. Nehirlerin hepsi kuzeye doğru gider, dağlardan soğuk denize akardı. Nehri akıntı yönünün aksi istikamette güneye doğru takip edebilir, Shanka'nın onu bulamayacağı Yüksek Tepeler'e tırmanabilirdi. Tek şansı buydu.

Tepeler yılın bu zamanı soğuk oluyordu. Ölümcül soğuk. Çıplak ayaklarına göz gezdirdi. Shanka'nın, tam da botlarını çıkarıp nasırlarını yonttuğu sırada saldırıya geçmesi şanssızlıktı. Üzerinde ceketi de yoktu; geldiklerinde ateşin yanında oturuyordu. Bu haliyle dağlarda bir gün bile hayatta kalamazdı. Elleri ve ayakları gece olunca soğuktan morarırdı, daha geçitlere ulaşamadan ölürdü. Tabii, eğer önce açlıktan ölmezse.

"Lanet olsun," diye mırıldandı. Kamp yerine geri dönmek zorundaydı. Mankafaların uzaklaştığını ve geride bir şeyler bıraktıklarını varsaymalıydı. Hayatta kalmasına yardımcı olacak bir şeyler bulabilirdi belki. Boş yere ümitleniyor olabilirdi ama tek şansı buydu. Asla fazla seçeneği olmazdı zaten.

---

Joe Abercrombie - Şiddetin Tohumu | Artemis Yayınları, Roman / Gerilim, Çeviren Barbaros Bostan, 648 sayfa, Haziran 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

7 Haziran 2013 Cuma

Salah Birsel - Nezleli Karga | Kitaptan okuma parçası

# Salâh Birsel - Nezleli Karga | Kitaptan okuma parçası #

Hangi yazar, hangi kitabın sakalına maşallah oturttu, hangi kitaba fil tufanı denilen tufanla tetik düşürttü? Benim merakım da budur.” Türk edebiyatının özgün ismi Salâh Birsel, bir yılını yansıttığı günlük tadındaki denemelerinde yine daldan dala atlıyor, şiirlerin ve şairlerin, kitapların ve yazarların arasında dolanırken bazen kafasını kitaplığın rafına vuruyor, bazen kitap elde uyuyakalıyor.

                

3 Ocak 1990

Dekorasyon dergisine (Ocak 1990) oğlum Salâh Birsel'in kendi çalışma odalarını (can kuşu daha kafeste çırpınırken) anlatmasıdır:

İlk kitaplığım aşk ve korsan kitaplarından oluşur. 15 yaşıma değin sürdü bu sultanlık. Aptullah Ziya Kozanoğlu'nun Türk Korsanları, Reşat Nuri'nin Çalı Kuşu, Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi adlı romanları başı çekerdi. Bir kıyıda Güzide Sabri'nin Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi, Peyami Safa'nın Zıpçıktılar, Orhan Seyfi Orhon'un Aşkım Günahımdır kitapları da sessiz sessiz otururlardı. Şimdiler, Orhan Seyfi ile Peyami'nin bu kitaplarının adlarını ansiklopedilerde bile bulamazsınız.

Nedir, beni kendime getiren ilk kitaplar Sait Faik'in Semaver, Sabahattin Ali'nin de Değirmen'i olmuştur. Artık lisedeydim. Şiir kitapları olarak da Necip Fazıl'ın Ben ve Ötesi'ne, Nâzım Hikmet'in de Benerci Kendini Niçin Öldürür ve Sımavnalı Şeyh Bedrettin'ine yanaşmıştım. Nâzım'ın Gece Gelen Telgraf'ı da vardır. Ama bu basılı değildi, daktilo ile çoğaltılmıştı. Haa bir de Cahit Sıtkı'nın Ömrümde Sükût kitabını okumuştum. Zaten şiir kitabı olarak ortalarda pek bir şeyler yoktu.

Bütün bunları camlı bir dolap bağrında barındırırdı. 1940'larda İstanbul'a göç edince aşk ve korsan kitaplarından kurtuldum. Ama kitaplığım da elden gitti. Bu kez kitaplığım 30X45 boyutunda bir sandıktan başka bir şey değildi. Yazarlarım da değişmişti. Artık edebiyatı Fransızca'dan izliyordum, ilk okuduğum roman Andre Maurois'nın Ruh Tartıcısı'dır. Tatsız bir şeydi. Maurois, insanın bedeninden, ölümünden sonra, bilye gibi yuvarlak bir ışığın ayrıldığını, bunun da insanın ruhu olduğunu ileri sürüyordu. Kitabı hiç sevmediğim halde sonuna dek okudum. Ben elli yaşlarıma gelinceye kadar başladığım bir kitabı, kötü de olsa, bitirmeden elimden bırakmazdım. Sonraları bu alıklığımdan vazgeçtim. Çünkü siz mıymırık bir kitabın üstünde oyalanırken, öte yanda sizi bekleyen binlerce şahyapıt vardı.

Maurois'dan sonra Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşler'ine, Amerikan yazarı Sinclair Lewis'in Babbitt'ine yöneldim. Bu ikincisi beni pek sardı. Bir salon sosyalistinin öyküsüydü bu. Derken Panait İstrati'ye tutuldum. 1943 yılında da onun Baragan'ın Devedikenleri'ni Türkçeye çevirerek yayınladım. Sandıkların sayısı da ikiye yükselmişti. Andre Breton, Apollinaire, Jules Supervielle, Paul Eluard, Alfred Jarry ve Max Jacob bir selam çakıyor ve hop sandıktan içeri. Max Jacob'un Genç Bir Şaire Öğütler'ini de 1955 yıllarında çevirdim. 1960'da yayınlandı. Baudelaire ile Mallarme'ye ise sonraları el attım. Maiakovski, Lorca, Rilke, Neruda onlardan çok önce sandıktaki yerlerini aldı.

50'li yıllarda sandık-kitaplıklarım bir de sinema kitaplarıyla tanıştı. İki-üç sinema dergisine abone de olmuştum. (L'Avant-Scene du Cinema, Filmoloji). 60'lı yıllarda sinema kitaplarının yanına tiyatro kitapları da sokuldu. O yıllarda bir sürü oyun da çevirdim (Jean Genet, Audiberti, Marcel Ayme, Marguerite Duras vb.). aralıkta resim kitapları da ağır basmaya başlamıştı.

Kitaplarımı sandıklardan ancak otuz yaşımda, 1950 yılında kurtarabilmiştim. Üçer raftan oluşan üç etajer yaptırmıştım. Ama yine sandıklar gündemdeydi. 1960 yılında Ankara'ya göç ettiğimde onları da oraya taşıdım. Birkaç yıl sonra ise sekizer raflı, 1.10 genişliğinde altı kitaplığın lafle estibaşısıydım.

1977'de İstanbul'a dönünce yeni raflar yaptırmak zorunda kaldım. Çünkü kitaplar ha bire çoğalıyordu. Günlüklerden sonra tarih kitapları da bir yere sığmaz olmuştu. Derken holden yatak odasının kapısına değin uzanan koridorun sol duvarını da raflarla kapattım.

Şimdiler evin üç odasından ikisi kitaplarımla dudak dudağa. Asıl çalışma odam, kapısı koridordaki kitaplığın karşısına gelen odadır. Yazı masam da orada. Yazıdan yorgun düşünce salonun yanındaki ikinci odaya geçerim. Orda hem dinlenir hem çalışırım. Bunun için gezici, ufarak bir masam da vardır. Yazı makinemi de kimi zaman onun üstüne yerleştiririm. Kimi zaman da bu zittirik masayı salona taşır, ordaki bir koltukta da dinlenmeli çalışmayı sürdürürüm. Yazmıyorsam, okuyorum demektir.

Salonda da kimi dergi koleksiyonlarını taşıyan bir etajer vardır. Ayrıca balkonda ve yatak odasında duvara çakılmış raflar. Yatak odasındakilere kimi zaman başımı vurduğum da olur. Eskiden kitaplarımı ben gözler, onlara çoğalması için büyük bir özen gösterirdim. Şimdiler kitaplarım benim üzerime titriyor. Gözetleme işini de onlar aldı üstüne. Gün 24 saat gözlerini benden ayırmıyorlar. Ama ben de biliyorum ki onların efendisi artık ben değilim. Onlar benim efendim.

---

Salah Birsel - Nezleli Karga | Sel Yayıncılık, Edebiyat / Deneme, 112 sayfa, Haziran 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

16 Nisan 2013 Salı

"Hilary Mantel - Ölüleri Getirin" Okuma parçası

# "Hilary Mantel - Ölüleri Getirin" Okuma parçası #

Hilary Mantel, daha önce Kurtlar Hanedanı romanıyla İngiltere'nin ve dünyanın en saygın edebiyat ödüllerinden biri olan Man Booker'ı kazanmıştı. Tudors Efsaneleri serisinin ikinci kitabı olan Ölüleri Getirin ile bu ödülü ikinci kez kazanarak tarihe geçen yazarın bu kitabı yine önceki kitap gibi Artemis Yayınları'ndan çıktı...

                                

- 1 -

Şahinler - Eylül 1535, Wiltshire

Çocukları gökyüzünden dökülüyordu. Arkasında uzayan İngiltere topraklarında, at sırtında, olanları izliyordu. Yaldızlı kanatları ve kan çanağına dönmüş gözleriyle çocuklar düşüyordu. Grace Cromwell, incecik havanın içinde süzülüyordu. Avını kaparken sessizdi. Sahibinin yumruğuna doğru süzülürken de... Ancak oraya konduktan sonra ses çıkarmaya başladı. Tüylerin hışırtısı ve bir inilti, bir iç çekiş ve kanatların dalgalanışı, boğazından gelen minik bir gıdaklama sesi... Hepsi samimi, bir kız evlat gibi ve adeta tenkit edercesine bir kabullenişin sesleriydi. Göğsünde kan lekesi vardı. Pençelerinin arasında bir et parçası tutuyordu.

Daha sonra Henry, "Kızların bugün iyi uçtu," demişti. Şahin Anne Cromwell, Kral'ın yanında rahatça sohbet ederek at süren Rafe Sadler'ın eldivenine doğru sıçradı. Yorulmuşlardı. Gün batıyordu ve hep birlikte, dizginleri binek atlarının boyunlarına vura vura Wolf Hall'a dönüyorlardı. Thomas'ın karısı ve iki kardeşi ertesi gün yola çıkacaktı. Kemikleri uzun zaman önce Londra topraklarına gömülmüş olan o ölü kadınlar şimdi yer değiştirecekti. Şahinler, gökyüzünün yükseklerinde ağırlıksızmış gibi parlıyordu. Kimseye merhamet etmiyorlardı. Kimseye yanıt vermiyorlardı. Yaşamları gösterişsizdi. Aşağı baktıklarında, avları dışında hiçbir şey görmüyorlardı. Avcıların verdikleri ödülleri alıyorlardı. Çırpınan, korkan bir evren görüyorlardı. Yemekleriyle dolu bir evren...

Tüm yaz böyle geçmişti: Bir parçalama cümbüşü, uçuşan tüylerle postlar, tazıların savuşturması ve bastırması, yorgun atların üzerine düşme, yara, burkulma ve şişliklere kibar beyefendilerce bakılması.

Sonra güneş, en azından birkaç günlüğüne Henry'nin üzerinde parladı. Öğleden önce bir ara, batı tarafından gelen bulutlar toplandı ve iri damlalar halinde yağmur yağdı. Sonra güneş kavurucu bir sıcaklıkla yeniden belirdi. Artık gökyüzü öyle parlaktı ki cenneti görebilir, azizlerin orada neler yaptıklarını dikizleyebilirdiniz.

İndikleri atları seyislere emanet ederek Kral'ı beklemeye başladıklarında, Thomas'ın zihni evrak işleriyle meşguldü: Saray nereye giderse oraya doğru dörtnala koşan ulaklarca Whitehall'dan getirilen yazılar. Seymour'larla yenecek yemekte ev sahiplerinin anlatmak istediği hikayeleri erteleyecekti. Bu akşam gayet karmaşık, keyifli ve samimi görünen Kral'ın teşebbüs edeceği herhangi bir şeyi. Kral, yatağına gittiğinde, Thomas'ın gece mesaisi başlayacaktı.

Gün çekilmiş olsa da Henry içeri girme konusunda isteksizdi. Orada öylece durup etrafına bakınıyor, atların terini soluyordu. Alnında geniş, tuğla kırmızısı bir güneş yanığı çizgisi vardı. Günün erken saatlerinde şapkasını kaybetmişti. Adet olduğu üzere tüm av ekibi de kendi şapkalarını çıkarmak zorunda kalmıştı. Kral, tüm değiştirme tekliflerini reddetmişti. Tarlaların ve korunun üzerine akşam karanlığı çökerken, hizmetkarlar kararan çimlerin üzerinde siyah bir tüy ya da avcının nişanını, altından yapılma St. Hubert'in safir gözlerinin parıltısını aramaya koyulacaktı.

Ölüleri Getirin, Hilary Mantel, Çev. Elif Nihan Akbaş, Roman, Nisan 2013, Artemis Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

15 Nisan 2013 Pazartesi

1 Mayıs 1977

                                                 

"Saat 18:00'e doğru, DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in konuşmasını bitirmesinin hemen ardından ilk kurşun sesleri duyuldu. Bu ilk sesleri çok daha fazla sayıda silah patlaması izledi.

Pek çok tanığın iddia ettiğine göre, meydana bakan Sular İdaresi'nin üstünden ve bugün The Marmara Taksim olarak adlandırılan dönemin Intercontinental Oteli'nin pencerelerinden alana kurşun sıkıldı. Ardından polis panzerleri siren çalıp su sıkarak meydana, insanların üstüne sürüldü.

Art arda büyük patlamalar oluyor, panik kontrol edilemez hale geliyordu.

Yüz binlerce kişinin doldurduğu meydan fırtınalı bir deniz gibi dalgalanmaya, insanlar can havliyle devasa gruplar halinde kaçışmaya başladı. Büyük insan kitleleri Taksim'e açılan cadde ve sokaklara daracık kayalık bir boğazdan geçmeye çalışan deli ırmaklar gibi akıyordu.

Meydan boşaldığında geride yalnızca kurşunla vurulanlar, ezilenler ve kaçarken yitirilen on binlerce ayakkabı kaldı.

Olayla ilgili iddianameye göre o gün Taksim'de 34 kişi öldü, yüzlerce kişi yaralandı. 34 kişinin beşi, biri polis olmak üzere kurşunla vurularak; 29'u izdiham sırasında nefes alamadığı için boğularak ya da ezilerek ölmüştü. Yaralıların 34'ü baş ve göğüslerinden kurşunla vurulmuş ancak hiçbiri yaşamını yitirmemişti.

Kurşunla vurularak ölenlerden üçü DİSK güvenlik ekibi içinde yer alan UZEL fabrikası işçileriydi. Üçü de Taksim Meydanı'nın Tarlabaşı girişinde vurulup öldü...

Tıpkı Gabriel García Márquez'in ünlü Kırmızı Pazartesi romanındaki gibi 1 Mayıs 1977'de de herkesin bildiği, korktuğu hatta neredeyse beklediği felaket; göstere göstere, bağıra bağıra geldi, yapacağını yaptı.

Ancak romanla gerçek yaşam arasında çok önemli bir fark var: 1 Mayıs 1977 katliamının sorumluları asla bulunamadı, bulunmak istenmedi...

Sonraki yıllarda cinayetler çığ gibi büyüdü. Yalnızca sol ve sağ arasında değil sol içinde de silahlı çatışmalar ve cinayetler hızla yayıldı. Pek çok "solcu" bizzat "solcular" tarafından katledildi.

Üç yıl sonra gelen 12 Eylül 1980 darbesinin ardından, sorumluları arayıp bulacak ve adaleti yerine getirmeye kalkışacak kimse zaten kalmadı."

Korhan Atay, 1 Mayıs 1977 - İşçi Bayramı Neden ve Nasıl Kana Bulandı?, Nisan 2013, Metis Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

"Jack Kerouac - Big Sur" Okuma parçası

# Jack Kerouac, Big Sur" Okuma parçası...

Jack Kerouac'tan Yolda'nın devamı niteliğindeki bir roman Big Sur, olgunlaşma çağındaki yazarın, kendisi ve hayatıyla hesaplaştığı, gerçeklere dayalı bir roman. Anılar birikmiş, tayfa toplanmış, şişeler dizilmiş yine. Delicesine, coşku ve sevgiyle, yol devam ediyor. Yaşam denen oyun sürüyor, sürüyor, sürüyor. Dibine kadar.

                          

- 1 -

Kilise çanlarından rüzgârla savrulan hüzünlü bir "Kathleen" ezgisi yoksul arka sokaklardan doğru yayılırken ben, bir içki âleminden daha derin kederler, gözlerimde çapaklarla uyandım ve arka sokaklarda serserilerle takılıp ahmakça sarhoş olarak San Francisco'ya "gizlice dönüşümü" berbat ettiğim ve dosdoğru North Beach'e, bizimkileri görmeye gittiğim için inim inim inledim, Lorenzo Monsanto'yla yazışmalarımıza, şehre sessizce sokulacağımı, onu telefonla arayıp Adam Yulch ya da Lalagy Pulvertaft (onlar da yazardır) gibi bir isim kullanacağımı, bunun üzerine onun beni arabasıyla gizlice Big Sur korusundaki kulübesine götüreceğini ve orada, tek başıma, kimse beni rahatsız etmeksizin altı hafta boyunca sırf odun keserek, su çekerek, yazarak, uyuyarak, yürüyüşlere çıkarak kalacağımı ana hatlarıyla belirten karşılıklı koca koca mektuplarımıza karşın hem de - Oysa cumartesi gecesi, kelekliklerin doruğunda, küp gibi City Lights kitabevine daldım ve oradaki herkes beni tanıdı (tebdil-i kıyafet babında balıkçı takkemi ve balıkçı kabanımla sugeçirmez pantolonumu giymeme rağmen) ve tabii sonunda tüm o ünlü barlarda herkes körkütük sarhoş olmuştu "Bitnikler Kralı" yeniden şehre dönmüş, millete bedava içki ısmarlamalar falan - Tam iki gün sürdü, Lorenzo'nun şehrin arka sokaklarındaki "gizli" otelime (4. Sokak'la Howard'ın kesiştiği yerdeki Mars Oteli) beni almaya geleceğini söylediği Pazar günü dahil, işe bakın ki beni aradığında yanıt veren olmuyor, o da komiye kapımı açtırıyor, bir de ne görsün, ben yerde şişelerin arasında yatmaktayım, Ben Fagan kısmen karyolanın altına uzanmış, bitnik ressam Robert Browning ise yatakta, horlamakta - Şöyle demiş Lorenzo o zaman kendine "Gelecek hafta sonu gelip alayım onu, herhalde bir hafta boyunca kentte içmek istiyor (her zamanki gibi herhalde)" ve doğrusunu yaptığını düşünerek arabasına atladığı gibi, pırr, bensiz, Big Sur'deki kulübesine gidiyor, ama Tanrım, ben uyandığımda Ben ile Browning çoktan uzamış, beni yatağa boca etmeyi de unutmamışlar, bu arada dışarıdaki çanlardan gelen "I'll Take You Home Again Kathleen"i dinliyorum, bizim o tüyler ürpertici, akşamdan kalma Frisco'nun damlarında esen sisli rüzgârda öylesine hüzünlü ki, vay be, nasıl da yolun sonuna gelmişim böyle, bırakın kentte bir dakika ayakta kalmayı becermeyi, kendimi ormanda bir sığınağa sürüyecek denli hal kalmamış bende - Beni meşhur eden kitap "Yol"un yayımlanmasından bu yana evden (anamın evinden) uzaklara gittiğim ilk yolculuk bu, hem de öyle meşhur olmuştum ki üç yıl boyunca sonu gelmez telgraflar, telefon çağrıları, istekler, postalar, ziyaretçiler, gazete muhabirleri ve tüm o diğer bokyedicibaşılar yüzünden aklımı kaçırıyordum neredeyse (oturmuş bir öykü yazmaya başlamışım, bodrum penceremden kalın bir ses çığırıyor:"MEŞGUL MÜSÜNÜZ?") hatta bir keresinde bir muhabir koşarak yatak odama daldı, tam da pijamalarımla oturmuş, bir rüyamı yazmaya çalıştığım sırada - Gençler, başımı dinlemek amacıyla evimin etrafına diktiğim 1.80 metrelik çiti aşıp içeri giriyor - Ellerinde şişelerle toplanmış gruplar çalışma odamın penceresinden bağrışıyor "İn aşağı da içelim, hep çalışmak, hiç eğlenmemek Jack'i bozar!"

----

Jack Kerouac, Big Sur, Çev. Nevzat Erkmen, Roman, Nisan 2013, Siren Yayınları.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

9 Nisan 2013 Salı

Aşk İçin İstediğimiz Başka Hayvanlar

# Defne Sandalcı - Ah! #

                                      

"Yalnızım. Bir tek ben yalnızım. Ah.

Ev 60m2. sıcaklık gölgede 35. nem oranı %90. İstanbul.

"a"larla "e"ler arasında, tığ sabrıyla, muşambalar arasında, bütün doğularla bütün batılar arasında, kendi doğularını kemiren doğularla, güneyle kuzey, buzla buhar, kararla kararsızlık, yerlerle yersizlik, aşksa aşksızlık, halkla halksızlık, haklılarla, hakka tapanlarla, tapanlarla tapmayı reddedenlerle, reddin sığlıklarıyla olmanın uçurumları arasında, sıkıntıyla sıkıntıyla, it gibi voltalıyorum sıkıntıyla, karış karış evi fırdönerek, her dönüşte koltuk, kitaplar, fotoğraflar, köpekler, ihanetler, pencere, yatak, hayaletler, türk'iye, pencere, içimdeki tarifsiz sıkıntıyla, üzüntüyle, modası geçmiş duygularla, uzam diye bir şey bırakmamış o meret klostrofobiyle, sokağa çıksam aklımı, kalbimi piranhalar gibi gündelik rutin bir iştahla didikleyen türkislamsentezi efendiler, serok apo ve anıtkabirde bir türlü yatamayıp heykelleriyle askerleriyle üstüme üstüme binlerce ata ve hangi düşmana sıkılı sol yumruklar kol kola halayda ben bu çemberi cart diye yırtıp nasip olursa, it gibi voltalıyorum, bir günde kilometrelerce metris voltalaması şampiyonu ben bu evde de bostan beygiri tavında, ah!"

- Defne Sandalcı, Ah

8 Nisan 2013 Pazartesi

"Kahvenizi nasıl alırsınız? Marquez'li"

Amerikalı yazar William Faulkner'in kişisel eşyaları açık artırmaya çıkıyor. Sotheby's müzayedede sergilecek eşyalar arasında Faulker'in Nobel madalyası, daha önce yayımlanmamış hikâye taslakları, çizimleri ve eşi Estelle için 1921'de yazıp kendi elleriyle ciltlediği şiirin kitapçık halindeki versiyonu da var, ki bu eşya kayıp sanılıyordu.

Amerikanlar bu açık artırma olayını yıllar önce aştılar. Öyle bir piyasa olmuş ki, insan ister istemez zaten olması gerekenin bu olduğunu düşünüyor. İstanbul'da da Kuzguncuk Sahaf'ta her hafta mezat düzenleniyor. Sotheby's gibi çok büyük prodüksiyonlara imza atmasalar da kendi çaplarında eski ve değerli objeleri meraklılarına iletiyorlar.

                                    

Mutlaka görmüşsünüzdür, dünya edebiyat tarihinin gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen William Shakespeare'in acımasız bir tüccar olduğunu belgeleyen durumlar gündeme geldi. Biz burada herhangi bir edebi haber değeri göremedik; acımasız tüccardansa kendisinin yazdığı oyunları hatırlayan kimseler olmak istiyoruz...

Şu var, acımasız bir tüccarın nasıl olur da çok önemli drama oyunları yazdığını merak edenler olursa araştırabilir, bir şey demeyiz haliyle.

Erdal Öz Edebiyat Ödülü'nün 2013 yılındaki sahibi Cemil Kavukçu olarak açıklandı. Bu ödül 2008'den beri veriliyor. Ödülü resmileştiren bir heykelcik ve 15.ooo TL ikramiyeden oluşan ödülü daha önce Murathan Mungan, Şavkar Altınel, İhsan Oktay Anar, Nurdan Gürbilek, Gülten Akın kazanmıştı.

"Kahvenizi nasıl alırsınız? Marquez'li."

Can Yayınları ve Kahve Dünyası bir işbirliğine imza atıyor. Buna göre Kahve Dünyası'na gittiğinizde kahvenizin yanına raftan bir kitap da alabileceksiniz. Aynı zamanda Kahve Dünyası mağazalarında yazar-okur buluşmaları ve imza günleri de düzenlenecekmiş. Dört gözle bekliyoruz.

--- KitapGalerisi

3 Nisan 2013 Çarşamba

Hasan Ali Toptaş'ın Heba romanından okuma parçası

# Hasan Ali Toptaş'ın Heba romanından okuma parçası #

                                                    

- Anahtar -

Ziya kapıyı kilitledi ve elindeki anahtarı cebine koymadan, hızlı adımlarla asansöre doğru yürüdü. Koridorda bir tuhaflık vardı o sırada, ışıklar tavandan sarkan sarı toplar halinde her zamanki gibi sıra sıra yanıyordu ama ortalık biraz karanlıktı sanki. Hatta insanı hayrete düşürecek kadar da sessizdi. Ne var ki pek uzun sürmedi, alt kattaki o kahverengi çelik kapılardan biri güm diye çarpılınca aniden yok oldu bu sessizlik. Kimin tarafından yapıldığı bilinmeyen tatlı bir şaka hızıyla, koridora kattığı genişliği de yanına alarak, neredeyse Ziya'ya göründüğü anda yok oldu. Hemen ardından, koca ağızlı bir çocuk sesi yükseldi merdiven boşluğundaki alacakaranlığın içinden. Onun ardından simsiyah bir kadın çığlığı, onun ardından bir elektrik süpürgesinin oradan oraya gezinen sinir bozucu zırıltısı, onun ardından da nerede vınladığı kestirilemeyen tozlu bir matkap sesi yükseldi. Derken, duvarların gerisindeki duvarların gerisinden gelen gürültüler de katıldı bunlara. Hatta insana şehrin görüntülerini hatırlatan kalınlardan daha kalın uğultular da katıldı ve böylece apartman hem kendi içindeki seslerin içinde çalkalana çalkalana dönüyor, hem de dönerken tutup bu sesleri yutan bambaşka sesler çıkarıyormuş gibi oldu.

Ziya asansöre ulaşmıştı o sırada. Kapıyı açarken durdu nedense ve başını çevirip bir an için koridora, merdiven boşluğuna, buralardan yükselen seslere ve seslerin arasından görünen kapılara asılmış plastik çiçeklere doğru baktı. Gözleri de beklenmedik bir şekilde, hafifçe karardı o böyle bakınca. Dahası, birdenbire midesi bulandı. Gördüğü şeyler içinde pis ve karanlık bir ağırlığa dönüştü de hızla dalgalandı sanki. Sonra o haliyle çarçabuk asansöre binip ilk kez on dokuzuncu kata çıktı Ziya, gitti, doksan bir numaralı kapının ziline bastı. Ortasında kocaman bir gözetleme dürbünü bulunan, çift kilitli, kahverengi bir çelik kapıydı bu ve onun üzerinde de plastik çiçekler vardı öteki kapılar gibi. Çiçeklerden birinin sapına da kırmızı ve zarif bir kurdeleyle, şöyle deve diline benzeyen büyükçe bir nazar boncuğu bağlanmıştı. Ziya zile bastıktan sonra kapını açılmasını beklerken, büyülenmiş gibi gözlerini hiç kırpmadan uzun uzun baktı bu nazar boncuğuna. Belki daha bakacaktı ama kapı açılıverdi o sırada ve eşiğe, bal rengi gözleriyle Binnaz Hanım'ın hizmetçisi çıktı.

Buyurun, ne istemiştiniz, diye sordu insana tepeden bakan soğuk bir sesle.

Anahtarı teslim edecektim, dedi Ziya.

Bunu derken elindeki anahtarı kıza doğru uzatmıştı.

Hayır, dedi kız üzerine bir şey fırlatılacakmış gibi aniden geriye çekilerek; hayır ben teslim alama, katiyen alamam, Binnaz Hanım'ın kendisine verin.

Peki peki, öyle yapayım, dedi Ziya.

İçeriye girip önce tabanı yeşil halılarla kaplı uzun bir koridora, oradan havasızlıktan boğulan dar ve kasvetli bir bölmeye, oradan da salona geçtiler.

----

Hasan Ali Toptaş- Heba, Roman, Nisan 2013, İletişim Yayınları.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

1 Nisan 2013 Pazartesi

Ahmet Altan'ın yeni romanı "Son Oyun"dan okuma parçası

# Ahmet Altan'ın yeni romanı "Son Oyun"dan okuma parçası #

                                                 

I

Kasaba uyuyordu.

Büyük şehirlerde daima uyanık birileri vardır ama kasabalarda herkes aynı zamanda uyur, bunu buraya geldikten sonra öğrendim.

Kasabanın tek büyük caddesinde görkemli bir heykel gibi duran okaliptüs ağacının altındaki banka oturdum, eski usul, üstünde çizikler, bıçakla kazınmış isimler hatta bir kalp resmi bulunan, aralıklı bir şekilde dizilmiş koyu kahverengi kalın tahtalardan yapılmış bir banktı.

Bu kasabaya geldiğimden beri burayı oturmayı hep istemiştim ama bunu bu geceye kadar hiçbir zaman yapamamıştım.

Sırtımı banka dayadım.

Başımı gökyüzüne doğru kaldırdım.

Herkes uyuyordu ve herkes aynı anda rüyalar görüyordu.

Gökyüzüne doğru bakarken bütün evlerden, pencerelerden, bacalardan, kapılardan rüyaların çıkarak yükseldiğini, bulutumsu bir beyazlığın içinde rengârenk insnaların konuştuğunu, güldüğünü, haykırdığını, seviştiğini, kadife perdeli tiyatro sahnelerinin, ahırların, karanlık sokakların, oturma odalarının, pazar yerlerinin, sahillerin içinde kıvrıla büküle birbirlerine dokunduklarını, bir atın kişnediğini, iki kadının öpüştüğünü, bir çocuğun ağlayarak koştuğunu, altın sikkeleriyle dolu bir hazineyi, bir bıçağın parladığını, değişik rüyalarda bazen aynı adama ya da kadına rastlandığını, insanların başkalarının rüyalarında çoğaldığını gördüm.

Kasabanın rüyalarını seyrettim.

Sarhoş değildim ya da içkiden sarhoş değildim.

Biraz önce birini öldürmüştüm.

Bunu bir rüya gibi hatırlıyordum.

Hatırladığım çok fazla bir şey yoktu aslında, kolumu hatırlıyordum, vücudumdan ayrı bir parça gibiydi, elim kolumdan uzaklaşmıştı, bir tabanca tutuyordu, tetiği çektiğimi hatırlamıyorum, tabancanın sesini duydum yalnızca, sonra karşımdaki bir şey söylemek ister gibi ağzını açmış, yüzünü buruşturmuş, bir kolunu havaya kaldırmış, diğerini karnına bastırmıştı, dizlerinin üstüne yıkıldığını gördüm, hiç kan görmedim.

Cinayet işleyenlerin ne hissetiğini bilmiyorum, ben o anda derin bir kasılmayla birlikte neredeyse vücudumun her yerinde korkuyu hissetmiştim, daha önce hiç böyle bir korku yaşamamıştım, vücudum, etim, damarlarım korkmuştu, sonra sanki bir uykuya daldım.

Evden çıkıp yürüdüm.

Galiba hiçbir şey düşünmedim.

Bu banka gelip oturdum.

----

Ahmet Altan, Son Oyun, Roman, Nisan 2013, Everest Yayınları.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

31 Mart 2013 Pazar

Yitirilen Eylemin Arkasından Koşanlar

# Yitirilen Eylemin Arkasından Koşanlar #

- Milan Kundera bugün 84. yaşına bastı. Nice yıllara üstat!

                                     

"Ve işte o zaman, bu genç, zeki ve ödünsüz kişiler, birdenbire, o geniş eylem dünyasında terk edilmişler gibi garip bir duyguya kapıldılar ve devrim, kendine özgü yaşamını yaşamaya, kendisi için kabul edilmiş bulunan düşüncelere benzemekten uzaklaşmaya ve kendisini dünyaya getirmiş olanlarla ilgilenmeye başladı. Ve bu genç ve zeki kişiler devrimin arkasından koşmaya, bağırıp çağırmaya, kınamaya başladılar. Eğer bu yetenekli ve ödünsüz insanlar kuşağı üzerine bir roman yazsaydım, başlığını “Yitirilen Eylemin Arkasından Koşanlar” koyardım."


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

28 Mart 2013 Perşembe

Erendiz Atasü bir kez daha İngilizce'de

# Erendiz Atasü bir kez daha İngilizce'de #

                      

Edebiyatımızın önde gelen kadın yazarlarından Erendiz Atasü’nün en önemli çalışmalarından biri olan Bir Yaşdönümü Rüyası adlı kitabı, A Midlife Dream adıyla İngiltere’de Millet Publishing tarafından yayımlandı.

Bu kitap yazarın Dağın Öteki Yüzü adlı kitabından sonra İngiltere’de yayımlanan ikinci kitabıdır.

Bir Yaşdönümü Rüyası tanıtım metni:

Edebiyatı yaşamın sorgulanma alanlarından biri olarak gören Erendiz Atasü, yapıtlarında yakın geçmişle, yakın geçmişin bilinçaltımızı dokuyan izlekleriyle ve cinselliğimizin toplumsal belirlenmişliğiyle tartışan bir yazar. Atasü'nün en önemli yapıtlarından biri olan Bir Yaşdönümü Rüyası da konusunu yakın tarihin kadınlık imgelerinden alıyor.

Klasik edebiyatımızın en etkin kitaplarından biri olan Çalıkuşu'na yaptığı göndermeler aracılığıyla kadına dayatılan rolleri ve bu rollerden kurtuluş çabasını sorgulayan Atasü, Feride ve Kâmuran ilişkisini de yeniden kurarken, yakın tarihimizin erkek imgesiyle de hesaplaşıyor.

Bir Yaşdönümü Rüyası, zaman zaman yolu yanılgılar ve yanılsamalardan geçse de kadının kendini arayış öykülerinden biri...

"Çok kısa bir an... Çocuk, yaratma cesareti ve ıstırap arasındaki bağdan söz ederken... gövdesine çok yakın ama kadınlığına uzak bir ada kadar mesafeli bu kınından çekilmiş ince kılıç genç adama, bıçak saplanmasını andıran bîr çekim duymuştu, öyle genç ve öyle dokunulmazdı ki..."

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

21 Mart 2013 Perşembe

‘Romana uygun malzeme’

                                                  

"Romana uygun malzeme’ diye bir şey yoktur: Her şey, romana uygun malzemedir; her duygu, her düşünce, beynin ve ruhun her bir niteliği işe yarar, hiçbir kavrayış boşa gitmez. Roman sanatının hayata gelip aramızda durduğunu hayal edelim; hiç şüphesiz kendisini kırıp zulmetmemizi, aynı zamanda yüceltip sevmemizi isterdi; çünkü bu sayede gençliği tazelenir, bağımsızlığı güvence altına alınmış olurdu.

- Virginia Woolf, Bir Okur Olarak, Deneme, Çev. Selin Beyhan, Mart 2013, Alakarga Sanat Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

19 Mart 2013 Salı

Terk edilmek

                                                

"'Terk edilmek' korkusuna gelince, bunu özellikle düşündüğümü sanmıyorum. Çünkü on dört yaşımın on beşe dönüşeceği o 'son yaz'dan sonra, daima bir 'terk edilme' fobisiyle iç içe yaşayacaktım zaten. Gördüğüm, bildiğim, yakını olduğum insanlar, en sevdiklerini, en değer verdiklerini bile kolayca terk edebiliyorlardı. Taze ilişkilerine, terk ettikleriyle ihanet edebiliyor, sonra hiçbir şey olmamış gibi yaşamlarını sürdürüyorlardı. 'İhanet' ve 'terk' kaçınılmazdı. Aksini bilmiyordum, Teo'ya rastlamamıştım henüz..."

16 Mart 2013 Cumartesi

Doğu Batı Mimesis

# Doğu Batı Mimesis #

Auerbach İstanbul'un güzelliklerinin keyfini sürmek veya Osmanlı İmparatorluğu'ndan Türkiye Cumhuriyeti'ne geçiş sırasında İstanbul'un yaşadığı dönüşümü incelemek için gelmiş bir turist, sıradan bir gezgin değildi elbet. O bir Romanoloji profesörüydü ve kendisine kalsa belki de Almanya'yı hiç terk etmeyecekti. Ama bir yıl önce, Ekim 1935'te korktukları başlarına gelmiş, Marburg Üniversitesi idarecilerinden biri onu ve eşi Marie'yi görüşmeye çağırmıştı. Auerbach ne olacağını gayet iyi biliyordu. Daha yeni yürürlüğe giren Nürnberg yasaları, Nazilerin onu "tam Yahudi" ilan edip "Ari ırktan olmayanlar" kategorisine sokmasını, dolayısıyla da vatandaşlık haklarından mahrum edip sürgüne zorlamasını mümkün kılıyordu. İdareci, Auerbach'tan bu kategoriye uyduğunu onaylamasını istemişti. Alman Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan kararnameye göre, bu kategoride olması Auerbach'ın Marburg Üniversitesi'yle ilişiğinin kesilmesine yeter de artardı. Auerbach ise kendisi gibi I. Dünya Savaşı gazisi Yahudilere tanınan istisnai statüyü düşünmüş, iki yıl boyunca paçayı kurtarma umuduyla yaşamıştı. Korkulan mektup ertesi gün eline ulaştığında, Roman Dilleri ve Edebiyatları bölüm başkanlığından alındığını kesin olarak öğrenmiş oldu. Auerbach, ailesi için tek çarenin Almanya'yı terk etmek olduğunu gönülsüzce kabullenmek zorunda kalmıştı: Daha fazla ayrımcılıktan ve insanlık dışı muamelelerden kaçmak ve hatta hayatta kalmak için, Marie, genç yaştaki oğlu Clemens ve kendisi için tek yol sürgündü.

                                              

Elinizdeki kitap, Nazi zulmünden kaçıp Müslümanların hâkim olduğu bir topluma sığınan Auerbach gibi hümanist biliminsanlarının düştüğü müşkül durumun izini sürüyor. İlerledikçe, sürgünün güzergâhının daha kapsamlı olan bir dizi tarihsel kuvveti; bir yanda onları faşist Almanya'dan kovan, diğer yanda da onları Türkiye'de bir kültürel yenilenme programı için işlevsel hale getiren kuvvetleri temsil ettiğini göreceğiz. Hükümetin ve yükseköğretim kurumlarının ülkenin modernleşme reformlarını desteklemek adına filologlara, felsefecilere, tarihçilere, mimarlara, doğa bilimcilere, iktisatçılara ve müzisyenlere iş teklifi götürdüğü Türkiye, 1933'ten itibaren, Alman üniversitelerinden kovulan –Leo Spitzer, Alexander Rüstow, Ernst von Aster ve Hans Reichbach gibi– nice biliminsanı için bir sığınak olmuştur. Yükseköğretimde laikleşmeyi ve modernleşmeyi desteklemek için, tek başına İstanbul Üniversitesi bile farklı disiplinlerden kırk Alman bilimci istihdam etmiştir. Auerbach bu kafileye 1936'da, ülkenin en önde gelen Yabancı Diller Okulu'nun başına geçerek katılmıştır. Auerbach'ın İstanbul'da görev yaptığı on bir yıl boyunca, Türkiye siyaset, kültür ve eğitim alanlarında çok önemli değişiklikleri yürürlüğe sokmuştur. Aynı dönemde Avrupa ise savaşın getirdiği yıkımlarla sarsılmaktadır.

Doğu Batı Mimesis, Nazilerin "Alman olmayanlar" kategorisine soktuğu Alman-Yahudi bir filoloğun, çoğunluğun Müslüman olduğu bir toplumda nasıl bir sürgün deneyimi yaşadığını sorguluyor. Böyle bir yerin bir Yahudiye yuva olması mümkün müydü? Tarihte benzer misafirperverlik örnekleri var elbet: 15. yüzyıl sonlarında Osmanlı İmparatorluğu, İber Yarımadası'nda gördüğü zulümden kaçan Sefarad Yahudilere kucak açmıştır. 1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin de bu geleneğe dayanarak Avrupalı Yahudileri buyur etmesi şaşırtıcı değil öyleyse. Ama aynı Osmanlı İmparatorluğu' nun kendi topraklarında yaşayan etnik ve dini azınlıklara karşı düşmanca bir tavır takındığını da unutmamak lazım. Zira I. Dünya Savaşı sırasında zulüm gören, tehcir edilen ya da öldürülen Ermenilerin sayısı bir milyondan fazladır. 20. yüzyıl başlarında Osmanlı Türkleri arasında yaygın hale gelen etnik-dini milliyetçilik, cumhuriyet döneminde Ortodoks Rumların konumunu da etkilemiştir. 1924'te, bu süreç Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesiyle sonuçlanmıştır: Türkiye, topraklarında yaşayan Ortodoks Rumları sınırdışı edip yerlerine Yunanistan sınırlarında yaşayan Müslümanları yerleştirmiştir.

Doğu Batı Mimesis - Auerbach Türkiye'de, Kader Konuk, Çev. Can Evren, Edebiyat / Eleştiri, Mart 2013, Metis Yayınları.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

15 Mart 2013 Cuma

Bilek Kesenler!

                             

Daha önce Etgar Keret'in facebook sayfasından paylaştığı bir sayfalık çizgiromandan bir alıntı yapmıştık. O alıntı için buraya bakabilirsiniz.

Bugün de Siren Yayınları'nın sitesinde gördük ki, film uyarlamasıyla büyük kitlelere ulaşan bir Etgar Keret öyküsü olan Bilek Kesenler, Asaf Hanuka'nın çizimleriyle çok yakında çıkacakmış.

"Çünkü herkes öldürür sevdiğini... Ama intihar aşkı öldürmez."

Etgar Keret'in çarpıcı öyküsü Asaf Hanuka'nın muhteşem çizimleriyle: Bilek Kesenler!

Etgar Keret'in kitapları için buraya bakabilirsiniz.

Seni çok özledik...

                                      


"Sırf şu işi bana bıraksınlar, şu büfeyi. Dilekçe mi dedin? Kimin iyi hal kâğıdı? Kimin yeri yurdu? Çocuksun be ablam. Köylülük oynamak daha kolaydır. Neden dersen: Deviriyorum kasketi memurların önünde, ellerimi kavuşturuyorum.

“Çok yoksulum,” diyorum, “bakın çoraplar da delik.” Bunlar köylüyü öyle başka sanırlar ki kendilerinden, öyle ayrı sanırlar ki ablam, şaşırıverirler karşılarıda görünce. Hoşlanırlar bir çeşit diyeyim de anla. Oyalanırlar yani. Bilmezler ki bir elime geçseler. Şu iş bir bitse...

Elbet çayla olmuyor bu üstbaş, şu takım elbiseler. Boşuna geçinmiyoruz şu dünyada. Yaşayıp da...

O yüzden diyorum ya, ömrümüz kısa olsun daha iyi. Trafik daha az aksar biz olmazsak, arabalılar da daha az çekinir. Yırtına bozula düzelecek bu dünya ama biz yetişemeyeceğiz nasılsa."

Edebiyatımızın unutulmaz yazar ve çevirmenlerinden Tomris Uyar'ın doğum günü bugün. Yaşasaydı 72 yaşında olacaktı. Seni çok özledik...

14 Mart 2013 Perşembe

Yaşar Kemal'le komşu olup da orada oturduğunu bilmeyen gençler var

14 Mart 2013 tarihli Cumhuriyet Kitap Eki'nde Nuray Kaya'nın Everest Yayınları'nın çok sevdiğimiz yazarı Buket Uzuner'le bir röportajı var. Buket Hanım'ın cevapları o kadar samimi, içten ve öğretici ki, buraya yazmadan edemedik. Röportajdan kısa kısa notları aktarıyoruz...

                                      

- Bir yazarın "Bu benim en iyi kitabım" dediği andan itibaren artık yazamayacağı söylenir. Katılıyor musunuz?

Nâzım Hikmet "En iyi şiirim henüz yazmadığım şiirdir", diyor. O aslında hepimiz için geçerli. Hayatta en iyi mesleği yapıyorum, en mutlu ilişkiyi yaşıyorum vs. gibi bütün istediklerime eriştim, doygunluğa ulaştım dediğiniz anda yeni bir şey yapmak için motivasyonunuz da kendisine gerek kalmadığı için çekip gitmiştir. Naçizane bendeniz, büyük başarıya ulaşmanın parlak cazibesinde aslında ölüm gibi bir sonun saklı olduğunu düşünürüm çünkü o en üst noktanın arkası karanlık, gizemli ve açıkçası bitişin ilânıdır biraz da...

- Dünyadaki en büyük mucize çok gençken iyi bir öğretmene rastlamaksa eğer, genç kuşağa hangi tavsiyelerde bulunursunuz? Özellikle Attilâ İlhan ustayı yakından tanıma şansınızı düşünürsek...

(...) İnsanın içinde merak, kendini geliştirmek arzusu ve hayal etmeye cesaret dürtüsü yoksa önünüze on tane Attilâ İlhan, Sevgi Soysal, Aristo, Mevlâna, Leonardo çıksa bile onları görmeden geçersiniz.

Yaşar Kemal'le komşu olup da orada oturduğunu bilmeyen gençler var. (...) Ün, kişiye eserleriyle, yani ürettiği işlerle gelebiliyorsa kalıcı olur çünkü, ün havai ruhlu bir kelebek gibidir; ancak eserleri uzun yaşayanın adına konup kalmayı seçer.

                                                 

- Kitapların yasaklanması için çabalayanlara neler söylemek istersiniz?

Kitapları silah olarak görmek diktatör kafaların icadıdır. (...) "Dünya dönüyor," dediği için öldürülen Galileo'nun son sözü "Ama dönüyor," olmuştur. (...) Sözden, düşünceden, insan zekâsından ve adaletinden korkanlar daima kitapları yasaklarlar; ama hiç başarılı olamamışlardır, çünkü o yazarları yok etseler de yazı kalır.

- Türkiye'nin 2006 yılında aldığı Nobel ödülünün ülke yazarlarımızın ve dilimizin tanıtımına katkıları olduğunu düşünüyor musunuz?

(...) Aynı dilde yazan bir yazar olarak benim için Orhan Pamuk'un Nobel Edebiyat Ödülü'nü almasının dil açısından önemi vardır. Pamuk'un romanlarını sevip sevmemek tamamen kişisel bir tercihtir ve edebiyat da sonunda bir sanattır. Sık sık yabancı yazar ve yayıncılarla karşılaşma şansı olan bir yazar olarak, bu ödül edebiyatımızın daha yakından tanınmasına ve ilgiye yol açmıştır diyebilirim.

----

Belirtmekte fayda var: Sevgili Buket Uzuner'in kült romanı "İki Yeşil Susamuru" Şubat 2013'te 22. yılını doldurdu. Everest Yayınları bu romanın hem 22. Yılı hem de 50. Baskısı olması dolayısıyla ciltli özel basımı gerçekleştirdi.

Buket Uzuner resmi internet sayfası: buketuzuner.com

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Çeviri ve Editörlük Söyleşisindeydik

# Çeviri ve Editörlük Söyleşisindeydik #

13 Mart 2013 akşamı birçok kitapseverin isimlerini sıklıkla duyduğu iki editörün söyleşisi vardı. Yapı Kredi Yayınları'nın katkısıyla organize edilen etkinlik Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi'nde gerçekleştirildi.

Selahattin Özpalabıyıklar uzun yıllardan beri devam eden çevirmen ve editör kimliklerine sahip birisi. 16 yıl Yapı Kredi Yayınları'nda çalıştıktan sonra 2010'da Doğan Kitap'a geçmişti. Oradaki görevine hâlâ devam ediyor.

Levent Cinemre, son 20 yıldır çevirmen ve editör olarak çalışmakta. Daha önce başka işler yapsa da şu an Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nda editörlük görevini sürdürüyor.

Söyleşiyi yöneten Birsen Talay Keşoğlu, "Editör kime denir? Editörlük nedir ya da ne olmalıdır?" sorusuyla başladı.

                                    

                    (Soldan: Selahattin Özpalabıyıklar, Birsen Talay Keşoğlu, Levent Cinemre)

Selahattin Özpalabıyıklar tersten bir tanım yaparak editörün ne olmadığını anlattı, bunu anlatırken kullandığı mizahi dil de söyleşiyi izleyenlerin sempatisini kazandı.

Özpalabıyıklar konuşmasına şöyle devam etti: "Siz kitabı çevirdiniz mi? Hayır, onu çevirmen yapıyor. Yazdınız mı? Hayır, onu yazar yapıyor. Yayımladınız mı? Hayır, onu yayınevi yapıyor. Bastınız mı? Hayır, onu matbaa yapıyor. Dağıttınız mı? Hayır, onu dağıtımcı yapıyor. Peki siz ne yapıyorsunuz? Bu saydıklarınızın dışında kalan her şeyi yapıyorum."

Özpalabıyıklar, editörün önünde duran metne hem yüzde yüz imânla hem de yüzde yüz imânsızlıkla bakması gerektiğini ekleyerek, editörün bir paranın yazı turası gibi değişebilen konumuna da dikkat çekti. Bunun ardından Umberto Eco'dan bir alıntı yaparak, okurun metinle arasında yaşanan karşılaşma için şunu ekledi: "İnançsızlığın geçici olarak askıya alınması." Yani, okur bir metin karşısında şöyle der: Sen şimdi bana yalan söyleyeceksin, bunu biliyorum. Şimdi beni bu yalana inandır bakalım.

                                       

Levent Cinemre, söyleşinin odak noktası olan çevirmen editörlüğü konusunda şunu belirtti: "Çevirmene önce şunu söylerim: Yazar tanrıdır, sen de onun peygamberisin. Onun cümlelerini okura sen ileteceksin."

Levent Cinemre, editörün her şeyden önce "seçen" kişi olduğunu ekleyerek, yaptığı ya da yapmak istediği işleri sürekli "kollayan" kişi olması gerektiğini sözlerinde özellikle belirtti. Editörün işinin hep devam ettiğinin, kitap çıktıktan sonra bile ve hatta yıllar sonra dahi kitabının arkasında durabilmek için kitabın sağlam, dikkatli ve özenli hazırlanması şartını gözetmenin doğru olacağını savundu.

Selahattin Özpalabıyıklar, bir editörün her şeyi bilemeyeceğini ve dolayısıyla doğru bilgiye ulaşması da şart olduğundan bu konuda herkesten daha dikkatli davranması gerektiği üzerine, kendi sözlüğünü hazırlayan Johnson'dan bir alıntı yaptı: "İki tür bilgi vardır: Biri konuyu gerçekten bilmektir; diğeri o konuyu kimin en iyi bildiğini bilmektir."

Levent Cinemre, odasının duvarına astığı bir yazıyı söyleşiye katılanlara da gösterdi. Yazının altındaki imza çok tanıdık bir isimdi: Stephen King. Cinemre'nin King'in "On Writing" isimli kitabından yaptığı alıntı şöyleydi: "The editor is always right. (...) Put the way, to write is human, to edit is divine." Cinemre bu cümleyi "Editör her zaman haklıdır. Yazmak insanidir, editlemek (yayıma hazırlamak) ilâhi..." olarak çevirdi.

Selahattin Özpalabıyıklar, editörün çok şey bilen / bilmesi gereken insan olması gerektiğini belirtirken şunu da unutmadı: "Editör haddini de bilmek zorunda." Editör, yazarların ya da şairlerin bir kelimeyi farklı biçimlerde yazmasını hemen "yazım hatası" olarak değerlendirmeden önce mutlaka yazara ya da şaire danışmalıdır. "Metni yazan kişi özgürdür ve editör müdahale etmeden önce metni yazana mutlaka danışmalıdır, çünkü editörün önündeki metni istediği gibi kesip biçmeye hakkı yoktur. Bazı metinlerde yazar tarafından 'bilinçli yanlışlar' yapılabilir, editör bu durumda uzlaşan kişi de olmalıdır."

Yaklaşık 90 dakika süren söyleşi katılımcılar açısından çok keyifli ve bilgilendiriciydi. Ancak söyleşi için tahsis edilen oda çok küçüktü, odanın içindeki insan sayısı kadar kişi de koridora atılan sandalyelere oturmak zorunda kaldı. Havalandırmanın da çalışmadığı bir ortamda bu iki önemli editörü kan ter içinde kalarak dinledik. Bir dahaki sefere teknik donanım da yerinde olursa daha güzel olur.

Bu etkinliği düzenleyen Yapı Kredi Yayınları'na ve onca işleri arasında gelip boğaz patlatan Selahattin Özpalabıyıklar ve Levent Cinemre'ye kendi adımıza çok teşekkür ederiz...

(Etkinlik fotoğrafı: Ayşe Müge Gerdan)

--- KitapGalerisi adına Tuna Bahar ---

13 Mart 2013 Çarşamba

Hemingway'in Aile Fotoğraf Albümü Satışa Çıkıyor

# Hemingway'in Aile Fotoğraf Albümü Satışa Çıkıyor #

                                                

Fine Books Magazine'in haberine göre, Amerikan tarihinin gelmiş geçmiş en büyük yazarlarından biri olarak kabul edilen Ernest Hemingway'in aile fotoğraflarını içeren fotoğraf albümü satışa çıkıyor.

                                                 

Ernest Hemingway'in kız kardeşi Usrula Hemingway'e ait, yaklaşık 121 aile fotoğrafının olduğu albümün tahmini değeri 10.000 ile 15.000 dolar arasındaymış.

                                     

Hemingway ailesinin normal bir aile tablosu çizdiği -en azından fotoğraflarda- rahatlıkla görülebiliyor. Birçok yazar ve eleştirmene göre Ernest Hemingway'in pek de normal biri olmadığı biliniyor. Maço tavırları ve erkeksi yanları onu Amerika'nın girdiği savaşlarda gönüllü olarak savaşa katılmaya kadar götürmüştü. Ölümü ise 1961 yılında Ketchum / Idaho'da kendini av tüfeğiyle vurması sonucu gerçekleşmişti.

                                   

Hemingway'in birçok eseri Amerika'da klasik sayılır. Başlıcaları ise Güneş de Doğar, Silahlara Veda, Çanlar Kimin İçin Çalıyor ve 1952'de basılan, gerçek başyapıtı olarak kabul edilen Yaşlı Adam ve Deniz'dir.

--- KitapGalerisi ---

11 Mart 2013 Pazartesi

Doğan Kitap'tan yeni kitaplar, Mart 2013

# Doğan Kitap'tan yeni çıkan kitaplar, Mart 2013 #


Bu kitap, Franz Kafka karşısındaki ürkekliğimizi gideriyor.

Karla Reimert esprili üslubu ve ayrıntılı anlatımıyla Kafka'nın öyküleri, romanları ve mektuplarının ne şekilde alımlanabileceğini göstermekle kalmıyor, bu aşamada yazarın biyografisinin ne denli önemli bir rol oynadığını da örneklerle açıklıyor.

                                               

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.


Bilim tarihinin en çok tartışma yaratanlarından Sigmund Freud’un bilinmeyen yönleri...

Christfried Tögel, Sigmund Freud’u keşfetmek üzere çıktığı yolculukta okurunu yalnız bırakmıyor, bu yolculuğun ana duraklarında onlara eşlik ediyor ve onları Freud’un bilinmeyen yönleriyle tanıştırıyor.

                                                

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.


Yarı zamanlı dedektif tam zamanlı ölüm meleği Charley Davidson yine işbaşında...

İyilerin kahramanı kötülerin korkulu rüyası… Yarı zamanlı dedektif tam zamanlı ölüm meleği Charley Davidson yine işbaşında...

                                               


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap