Arabanın satılacağını duyunca çıldıracak gibi oldu Mehpare Hanını; ilk düşüncesi Hikmet Bey'in parasının bittiği ve arabanın parasına muhtaç hale geldiğiydi, bu öylesine büyük bir felaketti ki Mehpare Hanım için, kapıldığı dehşetle titrerken Reşit Paşa Via Mihrişah Sultan'ın, bu iki büyük servetin tek mirasçısı durumunda olan Hikmet Bey'in bir para sorunu olmasının manasızlığını kavrayamadı. Servete ve servetin getirdiği rahatlığa çok çabuk ve çok fazla alışmıştı; kıt kanaat geçinen bir ailenin çocuğu olarak doğmuştu. Bu yüzden yaşadığı refahtan eski hayatına geri dönmek, onu, servet içinde doğmuş birini korkutacağından daha fazla korkutuyordu; ilk aklına gelen kaçmak oldu, kocasını ve çocuklarını bırakıp kaçmak.
Hikmet Bey'le evlenmeden önce böyle bir para tutkusu yoktu, aslında hiçbir tutkusu yoktu; paranın ve şehvetin kapılarını Hikmet Bey açmıştı onun hayatında ve o kapılardan kendisini de şaşırtan bir süratle, hep o günü bekliyormuşça-sına rahatlıkla geçmişti. Hikmet Bey'le yaşamaya başladıktan sonra hayat onun için "etinin" arzuladığı zevkleri keşfetmek ve bunların peşinde koşmak macerasına dönmüştü. Yeni hayatında gördüğü her şeyi, istiridyeyi de, şampanyayı da, sevişmeyi de aynı coşkuyla seviyordu ve bunların hepsi de "neûzübillah" cehennemlik günahlardı; binlerce ermişin cenazesini bağrında barındıran diyar-ı Rum'da bu günahların cezası mahşer gününe bırakılmaz, bu günahları işleyen kadınlar meydanlarda kırbaçlanarak, taşa tutularak, dövülerek bu dünyada cezalandırılırdı.
Cezadan kurtulabilmek için bu günahları saklayabilecek kadar "büyük" bahçelerin içine kurulmuş, şehirden kalın ve yüksek duvarlarla ayrılmış konaklarda, köşklerde, yalılarda yaşamak gerekiyordu; hayatı boyunca günahın da cezanın da "küçük" bahçeli küçük evlerde yaşayanlara ait olduğunu görmüştü ve günahlarını sürdürebilmek için her şeyi yapabileceğini, arabanın satılacağını öğrendiğinde yaşadığı dehşetli korkuyla açıkça anlamıştı.
Çocukken oturdukları Yeşiltulumba'da bir gece, mahalle halkının, önlerinde uzun beyaz sakallı imam olduğu halde, komşu evin kapısını nasıl kırdıklarını, yağmurun altında yarı çıplak bir kadınla, bir erkeği, "Dinsizler, işret yapıyorlar!" diye bağırarak nasıl döve döve sürüklediklerini, kadınla erkeğin çamurlu sokağın ortasında nasıl acıyla ve korkuyla haykırdıklarını, kimsenin onlara yardım etmediğini, aksine kırk yıllık komşularının pencerelerden kadına nasıl tükürdüklerini, "Rezil orospu, Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz, fahişe!" diye nasıl bağırdıklarını çok iyi hatırlıyordu. Fakirlerin fakirlere vahşice davrandıklarını çocukken öğrenmişti ve o vahşetin ortasına dönmeye hiç niyeti yoktu.
Hikmet Bey'in geldiğini duyunca, sanki onu hemen Yeşiltulumba'daki eski evlerine atacaklarmış gibi heyecanla koşmuştu.
"Neden arabayı satıyorsunuz Hikmet Bey, paraya mı sıkıştınız?"
Hikmet Bey, karısının telaşını anlayamamış, gülmüştü.
"Bunu da nereden çıkardınız Mehpare Hanım, Allah'a şükür bir para sıkıntımız yok, nereden aklınıza geldi şimdi bu?"
Hikmet Bey'le evlenmeden önce böyle bir para tutkusu yoktu, aslında hiçbir tutkusu yoktu; paranın ve şehvetin kapılarını Hikmet Bey açmıştı onun hayatında ve o kapılardan kendisini de şaşırtan bir süratle, hep o günü bekliyormuşça-sına rahatlıkla geçmişti. Hikmet Bey'le yaşamaya başladıktan sonra hayat onun için "etinin" arzuladığı zevkleri keşfetmek ve bunların peşinde koşmak macerasına dönmüştü. Yeni hayatında gördüğü her şeyi, istiridyeyi de, şampanyayı da, sevişmeyi de aynı coşkuyla seviyordu ve bunların hepsi de "neûzübillah" cehennemlik günahlardı; binlerce ermişin cenazesini bağrında barındıran diyar-ı Rum'da bu günahların cezası mahşer gününe bırakılmaz, bu günahları işleyen kadınlar meydanlarda kırbaçlanarak, taşa tutularak, dövülerek bu dünyada cezalandırılırdı.
Cezadan kurtulabilmek için bu günahları saklayabilecek kadar "büyük" bahçelerin içine kurulmuş, şehirden kalın ve yüksek duvarlarla ayrılmış konaklarda, köşklerde, yalılarda yaşamak gerekiyordu; hayatı boyunca günahın da cezanın da "küçük" bahçeli küçük evlerde yaşayanlara ait olduğunu görmüştü ve günahlarını sürdürebilmek için her şeyi yapabileceğini, arabanın satılacağını öğrendiğinde yaşadığı dehşetli korkuyla açıkça anlamıştı.
Çocukken oturdukları Yeşiltulumba'da bir gece, mahalle halkının, önlerinde uzun beyaz sakallı imam olduğu halde, komşu evin kapısını nasıl kırdıklarını, yağmurun altında yarı çıplak bir kadınla, bir erkeği, "Dinsizler, işret yapıyorlar!" diye bağırarak nasıl döve döve sürüklediklerini, kadınla erkeğin çamurlu sokağın ortasında nasıl acıyla ve korkuyla haykırdıklarını, kimsenin onlara yardım etmediğini, aksine kırk yıllık komşularının pencerelerden kadına nasıl tükürdüklerini, "Rezil orospu, Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz, fahişe!" diye nasıl bağırdıklarını çok iyi hatırlıyordu. Fakirlerin fakirlere vahşice davrandıklarını çocukken öğrenmişti ve o vahşetin ortasına dönmeye hiç niyeti yoktu.
Hikmet Bey'in geldiğini duyunca, sanki onu hemen Yeşiltulumba'daki eski evlerine atacaklarmış gibi heyecanla koşmuştu.
"Neden arabayı satıyorsunuz Hikmet Bey, paraya mı sıkıştınız?"
Hikmet Bey, karısının telaşını anlayamamış, gülmüştü.
"Bunu da nereden çıkardınız Mehpare Hanım, Allah'a şükür bir para sıkıntımız yok, nereden aklınıza geldi şimdi bu?"
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder