Annemle babamın evlilik cüzdanlarına bakıyorum, öyle allı pullu, ciltli, evlenmeye özendirecek bir albenisi yok. Karton kapağı pembeye çalıyor, içinin kâğıdı saman. 1948'de Gaziantep'te evlenmişler, tanıştıktan hemen sonra. İstanbul'da Yüksek Öğretmen Okulu'ndan göz aşinalıkları varmış ama, ilk kez Antep'te, o zamanın yaygın çay partilerinden birinde el ele tutuşmuşlar. Bunlan ölmeden önce annem anlattı bana, ben onun yalancısıyım. Anneler yalan söyler mi hiç ? Elbette söylemez. Öyleyse İstanbul'da, İkinci Dünya Savaşı ertesinde devam edip bitirdikleri Yüksek Öğretmen Okulu'nda birbirlerini uzaktan tanıdıkları, ama flört etmeye fırsat bulamadan aynı yere tayin edildikleri doğru olmalı.
Annem, babamla ilişkisinden, evlenmeye nasıl karar verdiklerinden pek söz etmezdi. Babam ise, ben onunla bu konulan konuşacak yaşa gelmeden öldü. Demek ki aralarında olup biteni hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. İlk Kadın'da anneyle babanın sevişmelerini, onları kapı aralığından korkuyla izleyen çocuğun gözünden anlattıysam, o ara Freud'a duyduğum ilgi yüzündendir. Yoksa annemle babamı değil sevişirken, öpüşürken bile görmedim. Her şeyden önce aldıkları eğitim, aile görgüleri, o kuşağın "terbiyesi" izin vermezdi buna. Biliyorum, çocukların yanında öpüşülmezdi bile. Evliliğin yalnızca kavga dövüş bir evde yaşamak olmadığı onlara gösterilmezdi. Ama sanıldığı gibi melek değildi çocuklar, hele biz hiç değildik. Peki ya çocuklar uyuduktan, deyim yerindiyse "uyutulduktan" sonra?
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder