"İstanbul'u işgal eden yüz binlerce iğrenç apartman."
Daha vahim bir hata yapmamak için Ali'nin önerisine uyarak, gecenin bir yarısı Ömer Ekinli'nin Eğrikapı'daki evinin önüne gittik. Elimizde ne savcılıktan alınmış yazılı bir belge vardı, ne de Ömer'in evini aramak gibi bir niyetimiz. Sadece, yardımcımın kurbanların taşındığını iddia ettiği beyaz kamyoneti görmek istiyordum.
Eğrikapı'nın ardındaki yoksul mahalle geceye teslim olmuştu. İn cin top oynuyordu sokakta. Çoğunluğu derme çatma binalardan oluşan hanelerin pencereleri karanlık, binalar suskundu. Çocukken oynamaya gelirdik bu mahalleye. O zamanlar daha az ev vardı, daha az dükkân, daha az insan. Tekfur Sarayı'nın hazin görüntüsü, korkunç Anemas Zindanları, mermer havuzlu, gizemli ayazması ve hepsini çevreleyen surlar. Ve surların dibinde Hazreti Muhammed'i görmüş sahabelerin mezarları. Bütün bu heyecan verici mekânlara bir de annemden dinlediğim meşhur Kaşıkçı Elması'nın mahalle çöplüğünde bulunduğu rivayeti eklenince, çocuk zihnimizde hayali serüvenler yaşamamıza yetecek büyülü bir semte dönüşmüştü Eğrikapı. Demir, Yekta ve ben... Kimi zaman Handan da katılırdı bize. Hiç unutmam, bir keresinde Demir, Anemas Zindanlarının soğuk dehlizlerinde kaybolmuştu. Oysa defalarca uyarmıştık oraya girme diye. Ama bir tür cesaret gösterisine girişmişti dik kafalı arkadaşımız. Sanırım benimle yarışıyordu. Fizik olarak ikimizden de zayıf olan Yekta, kendini bilir, bu tür konularda asla öne çıkmazdı. Kavga, cesaret, güç gösterisi... Bu konular Demir'le benim ilgi alanıma giriyordu. Ve itiraf etmeliyim ki genellikle Demir olurdu bu rekabetin kazananı... Çünkü benden daha gözü karaydı, daha iri ve daha sakin. Anemas Zindanları'nda kaybolduğu gün de hepimizi korkudan öldürmüştü. Hiç unutmam, İvaz Efendi Camii'nin bahçesindeydik. Girersin, giremezsin tartışmasının ardından Demir, caminin bahçesinden zindanlara inen merdivenlerde gözden yitmişti. Ne yalan söyleyeyim, Demir'in derinlere ineceğine inanmamıştım, zindanın ağzında biraz oturup geri döneceğini sanmıştım. Gelmemişti. Yarım saat, bir saat, bir buçuk saat yoktu, Demir ortalıkta yoktu. Handan ağlamaya başlamıştı, Yekta paniklemişti, ben ise gözümü karartıp zindana dalmayı düşünüyordum ki, cesur arkadaşımız hiçbir şey olmamış gibi görünmüştü karanlığın içinden. Yüzünde zafer kazanmış bir komutanın gururu vardı, elinde de paslı bir metal...
"Bizans imparatorunun kılıcını buldum," demişti gülümseyerek. "Toprağın dibinden çıkardım oğlum..."
Elbette Bizans imparatorunun kılıcı değildi bulduğu ama ben dahil hepimizin takdirini kazanmıştı cesaretiyle...
Ağır ağır ilerleyen arabamızın içinden bu tanıdık mahalleye bakarken zihnimde usulca uyanmaya başlayan anılar demeti, "İşte şu Başkomiserim," diyen Ali'nin sesiyle bozuldu. "Ömer Ekinli'nin evi şu yüksek bina..."
Tarihi surlarla iç içe geçmiş, derme çatma evlerin arasında kaba bir kalıntı, bir garabet gibi dikiliyordu yardımcımın gösterdiği beş katlı bina. Nedense Mukadder Kınacı'nın Çar-şamba'daki apartmanını hatırladım. İkisi de aynı zevksiz müteahhidin elinden çıkmış gibiydi. Sadece ikisi mi? Ne yazık ki İstanbul'u işgal eden yüz binlerce iğrenç apartman, aynı güzellikten yoksun mantık, aynı nobran anlayışla inşa edilmişti. Ama şu anda çirkin binaların değil, bir et taşıma kamyonetinin peşindeydik. Binanın önünden geçerken kamyoneti göremeyince, "Ee araç nerede?" diye sordum.
Ali de afallamıştı. Birkaç saat önce gördüğü kamyonetin bir anda ortadan yok olmasına anlam veremiyor, şaşkınlıkla
etrafa bakmıyordu.
"Buradaydı Başkomiserim." Eliyle binanın kapısının önünü gösterdi. "İşte tam şuradaydı."
kitap
