Kitabın 656. ve 657. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
İki adam, 1603 yılının yağmurlu ve rüzgarlı günlerinde, Britanya adasının birkaç yüz kilometre uzağında endişeyle duruyordu. İkisi de Tanrı'dan bir işaret bekliyordu.Kuzeyde, İskoçya Kralı James Stuart, bir habercinin gelmesini bekliyordu. Çünkü güneyde, Thames kenarındaki bir sarayda, Kraliçe Elizabeth ölüyordu. Bir sır değildi bu. Kafasına taktığı parlak peruklar da yüzündeki ağır makyaj da, o ölçülü tavırları da artık zamanın yıkıcı etkisini gizleyemiyordu. Kraliçe artık son yolculuğuna hazırlanıyordu. Peki varisi kim olacaktı?
Bakire kraliçenin, tahtına kimin geçeceğini söylemeye dili bir türlü varmıyordu ama herkes -saray, Parlamento, Danışma Meclisi-bu kişinin James olması gerektiğini biliyordu. Babaannesinin Tudor Hanedanı'ndan biri ve Kral Harry'nin kız kardeşi olması, James'i tahtın bir numaralı adayı yapıyordu. Ve o vatan haini Katoliğin, İskoç Kraliçesi Mary'nin oğlu olmasına rağmen, James kusursuz biriydi. Çok az gördüğü annesinin tahtına geçtikten sonra tedbirli bir Protestan olarak hüküm sürmek üzere eğitim almıştı. O aksi İskoç meclisi bu konunun icabına bakmıştı. James İngiltere'ye çok yakışacaktı.
İngiltere de James'e çok yakışacaktı. Zavallı kuzey ülkesinde geçen uzun, sevimsiz yıllardan sonra zengin İngiltere Krallığı ona çok sıcak ve hoş görünüyordu. Tanrı'nın onun ve gelecekteki tüm varisleri için planladığı harikulade kader yoksa bu muydu?
Sonra bir sabah Tanrı'nın eli göründü. Zamanın rüzgarı, uzun bir balkonun önündeki perdeleri, taftaları ve ipekleri havalandıran soğuk bir cereyan gibi esiyor, Tudorlar'ın balkonundan içeri hışımla giriyordu. Bir haberci kuzeye doğru ilerliyordu. Stuart dönemi başlamıştı.
St. Mary-le-Bow'un olduğu sokağın hemen başında, bir meyhanenin olduğu alanda ve bir zamanlar, yüzyıllar önce, Boğa tabelasının sallandığı yerde artık çok şık bir ev vardı. Tuğla, ahşap ve alçı karışımı olan, dört yanında duvarlarla çevrili bir meyva bahçesi olan bu beş katlı ev, üç büyük üçgen çatısıyla aşağıdaki St. Lawrence Silversleeves Kilisesi'nin olduğu mahalleye hakimdi. Blackfriars'ta yeniden oyun sahnelenmeye başlamasından iğrenen İhtiyar Heyeti Üyesi Ducket, son iki yıldır orada yaşıyordu ve Jamcs'e giden haberci kuzeye doğru ilerlerken, o da ailesinin kaderinin ne olacağını öğrenmek üzereydi. Yeni doğmuş olan bebeğin yattığı beşiğe temkinli bir şekilde baktı. Karısı görmesin diye belli etmeden beşiğe elini soktu. Dikkatli bir şekilde bebeğe dokundu. Sonra rahatlayarak gülümsedi.
Lanet kalkmıştı.
Ducket üç kez evlenmişti: ilk karısından üç çocuk; ikinci karısından üç çocuk; şimdi de bu karısı üçüncü çocuğunu doğurunca, çocuklar dokuz etmişti. Ve hepsinde de o perdeli parmak laneti vardı. Çocukken babasının ellerini gördüğü günü ve yaşlı adamın ona söylediklerini hayatı boyunca unutmamıştı: "Büyükbabamın da elleri aynıydı. O da ellerini büyükbabasından almış. Hani şu nehre dalıp Bull Ailesi'nin varisiyle evlenen Ducket. O eller iyi yüzmesini sağlıyormuş anlaşılan."
Ducket Ailesi, en az Bull Ailesi kadar zengindi. Kral Henry manastırları kapatınca ve kilisenin gümüş tabaklarının büyük çoğunluğuna el koyunca, ihtiyar heyeti üyesinin büyükbabası o kadar çok para kazanmıştı ki adı Gümüş Ducket'a çıkmıştı. Fakat yoksul geçmişleri inkar edilemezdi. Zaten hiç inkar da etmemişlerdi. Bull Ailesi'nin ataları yalandan nefret ederdi. Üstelik her iki nesilde bir perdeli parmaklar ortaya çıkar ve bunu onlara hatırlatırdı. Gerçeği kabullenmişlerdi. Fakat o gururlu oğlan, bir türlü kabul edememişti. Büyükbabasının elleri onu dehşete düşürmüştü. Ona sanki kendini ait hissettiği o aristokrat Bull nehri, kirli bir nehirle birleşmiş gibi gelmişti. Daha da kötüsü, o Calvinist zamanlarda bunun Tanrı'nın Memnuniyetsizliğinin bir alameti, onun ve tüm ceddinin Tanrı'nın seçimi olmadığının bir işareti olabileceğini düşünmeye başlamıştı.
Fakat artık nehrin temizlenmiş olduğundan şüphe yoktu. Babası da kendisi de biçimsiz değildi. Endişeyle ama giderek artan bir umuda, yeni doğan çocuklarının her birinin ellerini kontrol etmişti, hepsi tamamdı. Lanet geçmişti. Geçmiş olmalıydı.
Yine de dikkatli olması gerekiyordu elbette. Seçilmiş olanlar bile Şeytanla, içerideki saklı düşmanla savaşmak zorundaydılar.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder