Kitabın 136. ve 133. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
"Sanırım, James McCarthy'yi temize çıkaracak bir yol buldum," dedi Holmes. "Onu hapishanede görme iznim var mı?"
"Evet, ama sadece sizin ve benim için."
"O zaman, dışarı çıkmama kararımı tekrar gözden geçirmeliyim. Hereford trenini yakalayıp, onu bu gece görmek için yeterli zamanımız var mı?"
"Fazlasıyla." "O halde öyle yapalım. Watson, kusura bakmazsan seni yalnız bırakacağım ama birkaç saat içinde geri dönerim."
Onlarla istasyona kadar yürüdüm, sonra küçük şehirin sokaklarında dolaşıp otele geri döndüm ve kanepeye uzanıp bir roman okumaya başladım. Şimdi çözmeye çalıştığımız derin esrar karşısında romanın konusu o kadar zayıf kalmıştı ki, dikkatim sürekli dağılıyordu. Sonunda kitabı bir yana atıp günün olaylarını düşünmeye karar verdim. Diyelim ki bu mutsuz genç adamın hikâyesinin tamamen doğru olduğunu kabul ettik, peki, o zaman babasını bırakmasından, çığlığını duyup tekrar onun yanına dönmesine kadar geçen kısa sürede neler olup bitmişti? Korkunç ve ölümcül birşeyler olmalıydı. Ne olabilirdi onlar? Tıbbi bilgilerimle yaraların şeklinden ne çıkarabilirdim? Zile bastım ve tüm mahkeme kâğıtlarını istedim.
Adli tıbbın ifadesine göre, sol kafatası kemiğinin arkadan üçüncüsü ve art kafa kemiğinin sol yarısı, küt bir silahla vurularak kırılmıştı. Böyle bir darbe ancak arkadan yaklaşılarak vurulabilirmiş. Bu ifade, sanığın lehine olabilirdi, çünkü tanıkların anlattıklarına göre genç adam, babasının karşısında duruyormuş. Ama bu neye yarar ki? Darbe indiği anda yaşlı adam birdenbire sırtını dönmüş olamaz mı? Yine de bunu Holmes'a söylemek gerekirdi. Bir de ölürken söylediği şu esrarengiz 'arat' kelimesi vardı. Bunun anlamı ne olabilirdi? Sayıklama mı? Pek sanmıyorum. Ani bir darbeyle ölen bir adam sayıklamaz. Hayır, anlaşılan katilin kim olduğunu söylemek istemişti. Ama 'arat' derken neyi kastetmişti ki? Muhtemel bir açıklama bulabilmek için kafa patlattım.
Bir de genç McCarthy'nin gördüğünü söylediği şu gri palto vardı. Eğer anlattıkları doğruysa, katil kaçarken paltosunu unutmuş olmalıydı. Unuttuğunun farkına vardıktan sonra soğukkanlılıkla geri dönüp, oğul babasının üzerine eğildiği sırada, birkaç metrelik mesafeyi katederek paltosunu alıp gitmişti. Ne kadar esrarlı bir olay örgüsüydü bu! Sonunda Lestrade'in düşüncelerini bırakıp Sherlock Hol-mes'un sezgilerine güvenmeye ve genç McCarthy'nin masumiyetini güçlendirecek yeni kanıtların gelmesini beklemeye karar verdim.
Sherlock Holmes döndüğünde vakit epey geçti. Yalnızdı, Lestrade şehirde yatacak bir yer ayarlamıştı. "Barometre hâlâ çok yüksek," dedi koltuğuna oturduktan sonra. "Umarım olay yerine görmeden önce yağmur yağ-maz. Öte yandan, böyle nazik bir işi halledebilmesi için insanın iyi gününde olması lazım ve ben bu uzun yol yorgunluğuyla bunu beceremem. Bu arada, genç Mc-Carthy'yi gördüm."
"Peki, ondan ne öğrendin?"
"Hiçbir şey."
"Olayla ilgili hiçbir şey anlatmadı mı?"
Holmes başıyla hayır dedi. "Hem de hiç. Bir ara onun katilin kim olduğunu bilip sakladığını düşündüm ama artık eminim ki o da herkes gibi olan bitenlere şaşkın. Yakışıklı ve sağlam yürekli bir genç, ama pek akıllı değil."
"Anlamadığım bir şey var. Bayan Turner gibi güzel ve genç bir kadınla evlenmeyi nasıl olur da erteler?" dedim.
kitap

