9 Sâfer 1341
Bismillâhirrahmânirrahim...
İki gün boyunca sana yazamadım, nûr-u aynım; kusura bakma, hakkını helâl et!
Buranın havasından olacak, ortalarda dolanıp etrafı iyice tanımaktan başka pek birşey yapmadığım hâlde, bîtâb düşüyorum geceleri, bayılırcasına yıkılıp uyuyorum derin derin!
Ama bil ki rüyalarımda hep sen varsın... Bir de Reyyân im...
Kim bilir ne kadar özlemiştir ağabeyini... "Ne zaman gelecek?" diye sorup duruyordur herkese!
Acaba, burada bir sene boyunca kalacağıma dair haber ulaştı mı sizlere?
Ulaşmadıysa eğer, perişan olmuşsunuzdur meraktan, endîşeden! Zira bugün İstanbul'a varmış, sizlere kavuşmuş olmam gerekiyordu, eğer bu aksilik olmasaydı!
"Sen hiç merak etme!" diye temîn etti Niyâzî efendi beni de-
faatle amma... yine de...
Neyse... Bu hususta artık yapabileceğim hiçbir şey olmadığına göre... sabr, sabr, sabr ve Rabbimize, azze ve celle, tevekkül etmek düşer bu fakire, alabildiğine!
üstadın damadı Nûr Muhammed efendi ve hanımı Nûr hanımanne ile tanıştım. Böğürtlen şerbeti ikram ettiler bana evlerinde. Nûr hanımanne muhteşem bir insan! Nûr Muhammed efendi de öyle! Hep tatlı, sıcak bir tebessüm var yüzlerinde... Saadetleri, birbirlerine olan besbelli pek derîn muhabbetleri, gözlerinden, bakışlarından okunuyor. Allah, celle şânuhu, böylesini bize de nasîb etsin diye duâ ediyorum her namazımda!
Nûr hanımanne, görebildiğim ve anlayabildiğim kadarıyla Nûr Muhammed efendiden bir hayli yaşlı! Yüzündeki zarif çizgilerden belli oluyor. Teferruatını sormadım tabiî, edeben, ama doğrusu pek bir merak ettim hayat hikâyelerini. Nûr Muhammed efendinin Türkçesi biraz ecnebîye çalıyor; bunu farkettiğimi nereden anladıysa artık, "Pederim İtalyan, validem Macar, babaannem de Arnavut idi... Hakk Te'âlâ, azze ve celle, cümlesine rahmet etsin... Buraya, üstadın yanına onbeş yaşındayken geldim ve Türkçeyi o zaman öğrendim!" diye izahatta bulundu. Üç lisanla büyümüş yâni!
Buranın iklimi sebze meyve yetiştirmeye müsait olmadığından, kocaman bir sera inşa etmiş Nûr Muhammed efendi. O kadar büyük ki, meyve ağaçları bile var içinde! Ve akıllara durgunluk verici güzellikte gül fidanları! "Allah'ımzın, celle şânuhu, bize lütfen ikram etmiş olduğu sıcak suyla ısıtıyorum burayı, elhamdülillah..." dedi Nûr Muhammed efendi bana serayı gezdirirken, "Gönlün ne zaman çekerse, gel buraya, otur dinlen!"
Meyve ağaçlarını, sebze bostanını ve çiçekleri sulamak için Nûr Muhammed efendinin dağın zirvesine yakın bir yerde inşa ettiği savaktan gelen suyu kullanıyorlarmış... "Kar suyu," dedi Nûr hanımanne, "husûsî bir lezzet, bambaşka bir güzellik veriyor burada yetişen herşeye, elhamdülillah!"
O kadar derinlemesine tesîr etti ki serada gördüklerim bana,
içimden Nûr Muhammed efendinin çıraklığına sıvanıp, bahçe-van olmak geldi!
Medresenin içinin dışarıdan göründüğünden çok daha küçük olduğu dikkatimi çekince, Niyâzî efendiye sebebini sordum:
"Gözüm mü yanılıyor acaba?"
"Yoo, bilakis, doğru keşfetmişsin! Gel, sebebini göstereyim!"
dedi.
Medreseden içeri girdik. Boydan boya kitap raflarıyla kaplı duvarlardan birinde, ancak bir insanın geçebileceği kadar dar bir aralık gösterdi. O aralıktan içeri girince aklım yerinden çıkıyor sandım: medresenin etrafını kuşatan duvarlar boyunca, iki taraflı ve
diz hizasından tavana kadar yükselen, tıklım tıklım kitap dolu raflar!
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder