Kitabın 68. ve 69. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
VARLIK - İLİM VE NUR
Bu sabit olunca bilinmelidir ki:
Varlık, ilim ve nur arasında, vahdetleri ve mutlaklıkları açısından idrak edilemez ve görülemez olmaları özellikleriyle herhangi bir ayrım yoktur; üstelik zatî ahadiyet mertebesinde aralarında taaddüt meydana gelmiştir. Böylelikle malumlar, -varlığın aksine- sadece taakkul mertebesinde taallukları açısından ilmi çoğalttıkları için ilim, varlıktan ayrılır. Çünkü varlıklar, Varlığı, tafsili mertebelerde çoğaltırlar ve onu idrakler için izhar ederler.
Hakiki nur ile Vücûd-i Mahz'ın müsemması arasındaki fark şudur: Varlık, Hakkın ilminde taayyün eden madum malumların kabiliyetleri ile idrakler için zuhur eder. Mutlak nur'un idrak edilmesi ise sadece mevcudun mazharında mümkündür.
Bunu bilip düşünürsen, hakikatler arasındaki farkı ve birlerinden nasıl ayrıştıklarını öğrenirsin. Bu hakikatler, ilahi isimlerin mahiyetleridir. Ayrıca varlık hükmü, ilim hükmü ve nur hükmü arasındaki farkı ve bunlardan her birisinin diğeri ile ve üçünün kendilerine tâbi olan diğer şeyler ile ilişkisini
bilirsin.
İşaret olunan mutlak nur, Hakk'ın varlığından başka birşey değildir. Kuşkusuz mutlak varlık, kendisine zıt olan yokluk mukabilinde düşünülür. Çünkü izafi yokluğun taakkulde taayyünü vardır. Varlık, nuraniliğin sahibi olduğu gibi izafi yokluk da karanlığın sahibidir; bunun için mümkün, karanlık ile nitelenmiştir. Çünkü o, varlık ile aydınlanır ve sadece vehimde zuhur eder. Mümkünün karanlığı, yokluğu takip eden iki vechesinden birisindendir. Mümküne katılan ve mümkünün kendisiyle nitelendiği bütün eksiklikler, yokluk hüküm-lerindendir.
Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) şu hadisi ile buna işaret etmiştir: 'Allah halkı karanlıkta yarattı, sonra onların üzerine nurunu yaydı ve zuhur etti.'
Burada yaratmak, takdir demektir. Çünkü takdir, yaratmadan öncedir. Hadiste zikredilen nurun yayılması ise varlığın mümkünlere verilmesinden kinayedir.
Bu durum böylece bilinmelidir.
Bu sabit olunca şöyle derim:
Varlığın mukabilinde düşünülen yokluk, sadece taakkul düzeyinde tahakkuk edebilir. Mutlak varlık ise idrak olunamaz. Varlığa mukabil olarak düşünüldüğü mertebede adem [yokluk], varlık için bir ayna gibidir. İki taraf arasında taayyün eden şey, misal âleminin hakikati ve zâti aydınlıktır. Sonra bu hüküm, iki şey arasında orta olan her şeye sızmıştır.
Şöyle ki: Varlığın nispeti bir tarafa, diğerine göre daha güçlü olursa bu tarafın nitelendiği şey ile nitelenir ve onun ismi ile isimlenir.
Nitekim ruhlar âlemi ve onun üzerindeki isim ve sıfat âlemleri nur ve ebedî varlık ile nitelendikleri gibi kevn ve fesad âleminin suretleri zulmet ve keder ile nitelenmişlerdir. Çünkü onlar nur âlemi olan ruhlar âleminin mukabilidirler. Bunun için şeyhimiz (r.a.) bu hikmeti 'nuriyye' diye lakaplan-dırmıştır. Yoksa bu hikmet, saf-nurî değil, ziyâî bir hakikattir.
Unsurî insan yaratılışı ile ruhaniliğin arasında bulunan şeyin anlamı, mukayyet hayal âlemidir.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.Bu sabit olunca bilinmelidir ki:
Varlık, ilim ve nur arasında, vahdetleri ve mutlaklıkları açısından idrak edilemez ve görülemez olmaları özellikleriyle herhangi bir ayrım yoktur; üstelik zatî ahadiyet mertebesinde aralarında taaddüt meydana gelmiştir. Böylelikle malumlar, -varlığın aksine- sadece taakkul mertebesinde taallukları açısından ilmi çoğalttıkları için ilim, varlıktan ayrılır. Çünkü varlıklar, Varlığı, tafsili mertebelerde çoğaltırlar ve onu idrakler için izhar ederler.
Hakiki nur ile Vücûd-i Mahz'ın müsemması arasındaki fark şudur: Varlık, Hakkın ilminde taayyün eden madum malumların kabiliyetleri ile idrakler için zuhur eder. Mutlak nur'un idrak edilmesi ise sadece mevcudun mazharında mümkündür.
Bunu bilip düşünürsen, hakikatler arasındaki farkı ve birlerinden nasıl ayrıştıklarını öğrenirsin. Bu hakikatler, ilahi isimlerin mahiyetleridir. Ayrıca varlık hükmü, ilim hükmü ve nur hükmü arasındaki farkı ve bunlardan her birisinin diğeri ile ve üçünün kendilerine tâbi olan diğer şeyler ile ilişkisini
bilirsin.
İşaret olunan mutlak nur, Hakk'ın varlığından başka birşey değildir. Kuşkusuz mutlak varlık, kendisine zıt olan yokluk mukabilinde düşünülür. Çünkü izafi yokluğun taakkulde taayyünü vardır. Varlık, nuraniliğin sahibi olduğu gibi izafi yokluk da karanlığın sahibidir; bunun için mümkün, karanlık ile nitelenmiştir. Çünkü o, varlık ile aydınlanır ve sadece vehimde zuhur eder. Mümkünün karanlığı, yokluğu takip eden iki vechesinden birisindendir. Mümküne katılan ve mümkünün kendisiyle nitelendiği bütün eksiklikler, yokluk hüküm-lerindendir.
Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) şu hadisi ile buna işaret etmiştir: 'Allah halkı karanlıkta yarattı, sonra onların üzerine nurunu yaydı ve zuhur etti.'
Burada yaratmak, takdir demektir. Çünkü takdir, yaratmadan öncedir. Hadiste zikredilen nurun yayılması ise varlığın mümkünlere verilmesinden kinayedir.
Bu durum böylece bilinmelidir.
Bu sabit olunca şöyle derim:
Varlığın mukabilinde düşünülen yokluk, sadece taakkul düzeyinde tahakkuk edebilir. Mutlak varlık ise idrak olunamaz. Varlığa mukabil olarak düşünüldüğü mertebede adem [yokluk], varlık için bir ayna gibidir. İki taraf arasında taayyün eden şey, misal âleminin hakikati ve zâti aydınlıktır. Sonra bu hüküm, iki şey arasında orta olan her şeye sızmıştır.
Şöyle ki: Varlığın nispeti bir tarafa, diğerine göre daha güçlü olursa bu tarafın nitelendiği şey ile nitelenir ve onun ismi ile isimlenir.
Nitekim ruhlar âlemi ve onun üzerindeki isim ve sıfat âlemleri nur ve ebedî varlık ile nitelendikleri gibi kevn ve fesad âleminin suretleri zulmet ve keder ile nitelenmişlerdir. Çünkü onlar nur âlemi olan ruhlar âleminin mukabilidirler. Bunun için şeyhimiz (r.a.) bu hikmeti 'nuriyye' diye lakaplan-dırmıştır. Yoksa bu hikmet, saf-nurî değil, ziyâî bir hakikattir.
Unsurî insan yaratılışı ile ruhaniliğin arasında bulunan şeyin anlamı, mukayyet hayal âlemidir.
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder