Kitabın 228. ve 229. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
BENİ SAVAŞ AY SANIP DÖVDÜLER
Savaş Ay, 26 Ağustos 1989 günü güzel bir gazetecilik yapmış, Sabah gazetesinin l'inci sayfasına SSK Erenköy Pediatri Hastanesinde yaşlılara yapılan kötü muameleyi taşımıştı. Haberdeki yürek burkan fotoğraflar, bütün yurtta infial yaratmıştı. Ertesi gün İstanbul'da incelemelerde bulunan Cumhurbaşkanı Kenan Evren de bu haberi okumuş ve program dışı ani bir kararla adı geçen hastaneye yönelmişti. Cumhurbaşkanının eskortları ve konvoydaki onlarca otomobil hastanenin bahçesine hızla dalınca, biz gazeteciler de araçlarımızdan inip ilk fotoğrafları yakalayabilmek amacıyla Evren'in makam otomobiline doğru koşmaya başladık. Ana kapıdan koşarak girdiğimiz anda sadece "İşte bu şerefsiz!" diye bir ses duydum ve bir anda altı yedi kişi üzerime saldırıp tekme yumruk bana vurmaya başladılar. Ne oluyor, kimsiniz, niye vuruyorsunuz dememe rağmen durmayan saldırganlardan, hatırı sayılır bir dayak yedim. Nihayet bağrışmaları duyan diğer gazeteci arkadaşlar imdadıma yetişti ve beni tanımadığım bu adamların elinden kurtardılar. Gazeteci arkadaşlarım daha sonra başıma gelen olayı Cumhurbaşkanlığı Basın Danışmanı Ali Baransel'e bildirdiler. Eski bir gazeteci olan ve tüm gazeteciler tarafından çok sevilen Ali Baransel, hemen olay yerine gelip durum hakkında bilgi aldı. Öğrendiklerimiz karşısında ağlayalım mı, gülelim mi karar veremedik. Hastanenin hademeleri ve güvenlikçileri bir gün önce hastaneye gelip haber yapan Savaş Ay'la beni karıştırmışlardı. İkimizin de sakallı olmaktan başka hiçbir benzerliği olmamasına rağmen, içeri koşarak girmem ve bir kişinin "İşte bu şerefsiz!" diye bağırması yüzünden az kalsın linç ediliyordum.
HÜRRİYET KIZINI GÖREMEYEN ANNENİN ACISINI
DİNDİRDİ
1989'un 26 Kasım günü Hürriyet gazetesinin danışmasında çalışan Sevim Abla, istihbarat servisini arayıp, yumuşak ses tonuyla konuştu: "Kızının kaçırıldığını söyleyen Avusturyalı bir hanımefendi var burada. Haber yapmak isterseniz buyurun aşağı gelin." Makinelerimi kaptığım gibi asansörle giriş katına indim. Sevim Abla eliyle misafir koltuğunu işaret etti.
"Hoş geldiniz, buyurun sizi dinliyorum."
Altın sarısı saçları, çillerle kaplı yüzüyle, dışarı taşmak için fırsat kollayan gözyaşlarıyla Almanca konuşsa da insanın içini burkan bir acıyı anlattığı hissediliyordu. Acılı kadının kısa hikâyesi şöyleydi: Avusturya'nın Graz kentinde hemşire olarak çalışan Sigrid Eliza-beth bir Türk'e gönül vermiş ve evlenmişti. Kısa süre sonra kızları Yasemin dünyaya gelmiş ancak aynı yıllarda başlayan huzursuzluk Sigrid-Deniz Kolçak'ın evliliklerini kemirmeye başlamıştı. Her ne kadar yürütmeye çalışsalar da başaramamış ve boşanmak için mahkemeye başvurmuşlardı. Türk işçi Deniz Kolçak mahkemede kızı Yasemin'in velayetinin annesine verilmesini talep etmiş ve boşanma gerçekleşmişti. Evlilik bitse de yasaların çizdiği sınırlarda baba kız ilişkisi sürüyor, her iki aile de sorun yaşamadan hayatlarını sürdürüyordu. Rutin baba kız buluşmasının yaşandığı bir pazar günü baba Deniz Kolçak akşam, kızını annesine teslim etmedi. Telaşlanan anne Sigrid önce babası Volker Kubik'i aradı, ardından hastaneleri, ardından da Avusturya polisini. Ancak anne Sigrid kötü haberi ertesi gün havalimanı kayıtlarından aldı. Eski eşi biricik kızı Yasemini kendisinden habersiz uçakla İstanbul'a kaçırmıştı. Çok üzüldü ancak yasal haklarını kullanıp kızına kavuşacağından çok emindi. Hemen işlemler başladı, İstanbul'daki Avusturya Konsolosluğu ve İstanbul polisi konudan haberdar edildi. Ancak günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı. Karşımda oturan Sigrid her türlü yasal gücü elinde olmasına rağmen kaçırılan kızını tam üç yıldır görememiş, onun izine dahi rastlayamamıştı. Birkaç kez geldiği İstanbul'dan konsolosluğun ve polisin desteğine rağmen hiçbir sonuç çıkartamamıştı.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.Savaş Ay, 26 Ağustos 1989 günü güzel bir gazetecilik yapmış, Sabah gazetesinin l'inci sayfasına SSK Erenköy Pediatri Hastanesinde yaşlılara yapılan kötü muameleyi taşımıştı. Haberdeki yürek burkan fotoğraflar, bütün yurtta infial yaratmıştı. Ertesi gün İstanbul'da incelemelerde bulunan Cumhurbaşkanı Kenan Evren de bu haberi okumuş ve program dışı ani bir kararla adı geçen hastaneye yönelmişti. Cumhurbaşkanının eskortları ve konvoydaki onlarca otomobil hastanenin bahçesine hızla dalınca, biz gazeteciler de araçlarımızdan inip ilk fotoğrafları yakalayabilmek amacıyla Evren'in makam otomobiline doğru koşmaya başladık. Ana kapıdan koşarak girdiğimiz anda sadece "İşte bu şerefsiz!" diye bir ses duydum ve bir anda altı yedi kişi üzerime saldırıp tekme yumruk bana vurmaya başladılar. Ne oluyor, kimsiniz, niye vuruyorsunuz dememe rağmen durmayan saldırganlardan, hatırı sayılır bir dayak yedim. Nihayet bağrışmaları duyan diğer gazeteci arkadaşlar imdadıma yetişti ve beni tanımadığım bu adamların elinden kurtardılar. Gazeteci arkadaşlarım daha sonra başıma gelen olayı Cumhurbaşkanlığı Basın Danışmanı Ali Baransel'e bildirdiler. Eski bir gazeteci olan ve tüm gazeteciler tarafından çok sevilen Ali Baransel, hemen olay yerine gelip durum hakkında bilgi aldı. Öğrendiklerimiz karşısında ağlayalım mı, gülelim mi karar veremedik. Hastanenin hademeleri ve güvenlikçileri bir gün önce hastaneye gelip haber yapan Savaş Ay'la beni karıştırmışlardı. İkimizin de sakallı olmaktan başka hiçbir benzerliği olmamasına rağmen, içeri koşarak girmem ve bir kişinin "İşte bu şerefsiz!" diye bağırması yüzünden az kalsın linç ediliyordum.
HÜRRİYET KIZINI GÖREMEYEN ANNENİN ACISINI
DİNDİRDİ
1989'un 26 Kasım günü Hürriyet gazetesinin danışmasında çalışan Sevim Abla, istihbarat servisini arayıp, yumuşak ses tonuyla konuştu: "Kızının kaçırıldığını söyleyen Avusturyalı bir hanımefendi var burada. Haber yapmak isterseniz buyurun aşağı gelin." Makinelerimi kaptığım gibi asansörle giriş katına indim. Sevim Abla eliyle misafir koltuğunu işaret etti.
"Hoş geldiniz, buyurun sizi dinliyorum."
Altın sarısı saçları, çillerle kaplı yüzüyle, dışarı taşmak için fırsat kollayan gözyaşlarıyla Almanca konuşsa da insanın içini burkan bir acıyı anlattığı hissediliyordu. Acılı kadının kısa hikâyesi şöyleydi: Avusturya'nın Graz kentinde hemşire olarak çalışan Sigrid Eliza-beth bir Türk'e gönül vermiş ve evlenmişti. Kısa süre sonra kızları Yasemin dünyaya gelmiş ancak aynı yıllarda başlayan huzursuzluk Sigrid-Deniz Kolçak'ın evliliklerini kemirmeye başlamıştı. Her ne kadar yürütmeye çalışsalar da başaramamış ve boşanmak için mahkemeye başvurmuşlardı. Türk işçi Deniz Kolçak mahkemede kızı Yasemin'in velayetinin annesine verilmesini talep etmiş ve boşanma gerçekleşmişti. Evlilik bitse de yasaların çizdiği sınırlarda baba kız ilişkisi sürüyor, her iki aile de sorun yaşamadan hayatlarını sürdürüyordu. Rutin baba kız buluşmasının yaşandığı bir pazar günü baba Deniz Kolçak akşam, kızını annesine teslim etmedi. Telaşlanan anne Sigrid önce babası Volker Kubik'i aradı, ardından hastaneleri, ardından da Avusturya polisini. Ancak anne Sigrid kötü haberi ertesi gün havalimanı kayıtlarından aldı. Eski eşi biricik kızı Yasemini kendisinden habersiz uçakla İstanbul'a kaçırmıştı. Çok üzüldü ancak yasal haklarını kullanıp kızına kavuşacağından çok emindi. Hemen işlemler başladı, İstanbul'daki Avusturya Konsolosluğu ve İstanbul polisi konudan haberdar edildi. Ancak günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı. Karşımda oturan Sigrid her türlü yasal gücü elinde olmasına rağmen kaçırılan kızını tam üç yıldır görememiş, onun izine dahi rastlayamamıştı. Birkaç kez geldiği İstanbul'dan konsolosluğun ve polisin desteğine rağmen hiçbir sonuç çıkartamamıştı.
kitap

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder