destek yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
destek yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2014 Cuma

Allah'ın Piyonları

Allah'ın Piyonları, Eylem Tok tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Destek Yayınları, 9786054994496, 399 Sayfa, Mayıs/2014
Kitabın 224. ve 225. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Hayatımızda görebileceğimiz, mizacından ötürü en sert kadınlardandı Yazgı, insana öldürecekmiş gibi bakıyor, herkes düşmanıymışçasına mesafe koyuyordu. Ama ben onun içindeki kadını görebilmiştim. PKK'lı olmalarına rağmen onunla bir ilişkiye hazır olduğumu hissettim. Bana, "Neden böyle bir şey yaptın ki, bizim için değildi bu buluşma, onlar içindi. Ben bir erkekle birlikte olacak kadınlardan değilim, bunu duymamış olayım" dedi.
Bir an çok utandım ve ümitsizliğe kapıldım, yine de bastırdım:
"Sen yine de düşün. Benim niyetim ciddi, eğlenmek için arkadaş olmayı istemiyorum, bana güvenebilirsin. Ne zaman verirsen ver cevabını, ben beklerim."
O gün benim için cesaretimi toplayarak bir kadınla münasebet kurduğum ayrıcalıklı bir gündü. Bir hafta sonra teklifimin cevabı geldi, bu cevabı bana getiren Göktürk'tü. "Yazgı seninle arkadaş olmayı kabul etti. Bana ne alacaksın?" demez mi? Dünyalar benim oldu. "Ne istersen alırım" dedim, ama hiçbir şey almadım! Bana Sevgi'nin cep telefonunu verdi, "Buradan arar Yazgı'yı istersin, o ortamı ayarlar sizi konuşturur" dedi.
Hemen her akşam jeton bulup kulübelere koştum ve Yazgı'yla konuştum. İlişkimiz öylesi hızlı gelişti ki, gerçekten birbirimize sırılsıklam âşık olduk. Birçok kere buluştuk, birlikte yollarda yürüdük, dertlerimizi, sevinçlerimizi paylaştık, işsiz olmasaydım belki hayatım tam anlamıyla düzene girmiş olacaktı. Ne var ki, Yazgı'nın bana getirdiği şans mı bilemem ama bir arkadaşım, çocukluğumdan tanıyacağınız, spermini en uzağa atan Köksal, çalıştığı hastaneye hastabakıcısı arandığını ve beni tavsiye ettiğini söyledi. Hiç beklemeksizin Beşyüzevler'deki hastaneye gidip görüştüm ve işe kabul edildim. Sonunda sigortalı bir işim oldu diye düşünürken, meğer taşeron firmanın işçisi olduğumdan sigortasız, asgari ücretle çalışmam gerekiyormuş. Kurumsal bir işyeri diyerek sebat ettim ve çalıştım. Fakat mahallede işler yolunda gitmiyordu. Çünkü benim Yazgı'ya olan aşkım duyulmuştu, bu sebeple akrabaları, "Eğer bizim bu sokaktan geçerse, gördüğümüz yerde onu vururuz" diye çevremdekilere tehditler savurmuş. Her an cinnet getirme lüksüne sahip biri olarak ben bunun altında kalır mıyım? Hemen onlara ait binanın önüne gittim ve bağırmaya başladım:
"Bana Babadağlı derler ulaaan! Beni öldürecek adam anasının karnından doğmadı daha, gelin ulan öldürün hadi!"
Çıldırmıştım gerçekten, buna nasıl cesaret ettiğimi ben de bilmiyorum, gelgelelim, beni çok seven, çok eskiden tanıdığım dayısı dışarıya çıkarak, "Bak Yusuf seni severim, çok eskilerdendir tanıdığım temiz bir çocuksun, ama bu yaptığın yanlış, eğer ben gençlerin önüne geçmeyip buraya çıkma-sam, seni şu an öldürmüşlerdi. Bu yaptığın bizim namusumuza da bir lekedir. Çek git buradan ve bir daha böyle bir şeye kalkışma" dedi.
Beni öldürme cesaretini gösteremeyeceklerini biliyordum, gelgelelim, adam yerden göğe haklıydı. İstesem onları mahalleden sürebilecek gücüm vardı, arkam o denli sağlamdı ama utancımdan, ona karşı mahcubiyetimden ne diyeceğimi bilemedim ve tek kelime etmeden çekip gittim.
Hastanede işime devam ediyordum, lakin bu olaydan sonra hep huzursuzdum.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

14 Ağustos 2014 Perşembe

İstanbul Terapisi

İstanbul Terapisi, Nihan Azizlerli tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Destek Yayınları, Edebiyat Dizisi, 978605499457, 136 Sayfa, Mayıs/2014
Kitabın 100. ve 101. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

"Ey can! Hiç kimseye hak ettiğinden fazla değer verme.
Ya onu kaybedersin, ya kendini mahvedersin."
Mevlana Celalettin Rumi

İşkembe salonunda sarmısak, sirke kokusunu içine çekerek Zoe'nin yürek burkan öyküsüne göz attı. Dengini bulamamış, sığındıklarına gereğinden fazla değer vermiş mutsuz yaşlı bir ölü.
Başını kaldırdığında Kaya'nın onu merakla izlediğini gördü. Duraksadı. "Zor bir hayatmış. Gereğinden fazla sorumluluk almış. Ciğersiz adamlara denk gelmiş. Liderlik eğitimi almadan tahtla tanışmış. Yazık."
"Yazık... Bu kelimeyi çok kullanıyorsun. Acımaktan vazgeç bence. Çok iyi, vicdanlı insan olmanın lüzumu yok. Çok iyi insandan korkarım ben. Sonsuz iyi olunamaz. Meleğin bile kötüsü var. Yanlış anlama, senden değil, gerçek meleklerden bahsediyorum. Fazlasıyla iyi niyetli insanları görünce hep şöyle düşünürüm: 'Kim bilir ne karası var ki, kendini meleklikle aklıyor.' Ne diyor Fromm: 'Sevmek bir şeyin içinde olmaktır, bir şeye kapılmak değil.' Bence bu
kadın çemberin ne içinde ne dışında olabildi, sadece arada bir kapıldı."
Melek kısa bir süre düşündü. Ayasofya'ya resmi kazınmış Zoe'yi gözünün önüne getirmeye çalıştı. Hiç de vasat bir hayat yaşamamıştı. Tam tersi günleri belli ki dağdağa içinde geçmişti. Giderek ivme kazanan hızlı günleri olmuştu. Sonuçta akıntıya kapılıp elinde olmadan kendini mahvetmişti. Onun yerinde olmak istemezdi. Debdebenin yorduğu bir kadındı. Söylemeden edemedi.
"Yine de üzücü bir hayat, imparator kızı. İmparatoriçe. Ama yapayalnız. Topraklarına da bir katkısı olamamış. Belki de merhamet göstermeyi seviyordu. Merhametten maraz doğar ya. Bir kere gittiğim doktor bana 'merhamet yorgunu' teşhisi koymuştu. 'Sadece kendini tüketmeyi, feda etmeyi biliyorsun' demişti. Zoe de Öyle olabilir. İmparatoriçe olarak saçını süpürge etse de kendini beğendiremedi."
Kaya bir şey söylemedi. Başını, sallamakla yetindi. Kısa bir sessizlik oldu. "Kalkalım mı?" diye sordu. "Yarın son tepemizde olacağız. Yedinci tepe ve Hürrem'le gezeceğiz. Yedinci günümüz, İstanbul'un vicdanını deşeceğimiz son günümüz. Sana Haseki Camii'nin adresini yazdım. Belki bulmakta zorlanırsın diye düşündüm." Melek kâğıdı katlayıp çantasına koydu. Kaya'nın konuşma sonrası lafı aniden kesip, bitirmesini kanıksamıştı. Kalktılar.
Melek evin yolunu tutarken kendini daha iyi hissettiğini fark etti. Kaya'nın sohbetine kulak vermek hoşuna gidiyor, içini rahatlatıyordu.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

11 Ağustos 2014 Pazartesi

Kayıp Yüzyılın Prensesi Oylum

Kayıp Yüzyılın Prensesi Oylum, Kahraman Tazeoğlu tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Deneme, 9786054455607, 136 Sayfa, Ekim/2013
Kitabın 11. sayfasından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Uyku, uyku olduğunu ancak o uyurken anlayabiliyordu ve kendini sadece o bedende güzel buluyordu. Şu baş belası gün ışığı da olmasa, daha uzun kalacaktı o bedende. Pencereden odaya süzülen gün ışığı, baygın bir sevinçle etrafa yayılıyor ve o muhteşem güzelliğin yüzüne dokunup, onu uyandırmak için ıtır kokuları getiriyordu.
Prensesin kırpışan göz kapakları, uykunun hüzünlü bir sis gibi dağılışını haber verdi odaya. Oda, sessizce ağlamaya başladı... Görünmeyen gözyaşları, gece boyunca bağrında Prensesi uyutan yatağa yağdı. Bu hep böyle oluyordu. Prenses uyanıp gidiyor, oda yalnız kalıyordu. Oda, Prenses gelene kadar ağıt yakıyordu.
Yatağında yavaşça doğruldu Prenses. Şimdi kederlenme sırası yataktaydı. Gece boyunca onu sıcacık tutan, sabaha kadar aldığı nefesleri sayan, yastığa ve yorgana Prensesin rahat uyuyabilmesi için bir komutan edasıyla emirler yağdıran yatak, şimdi yenik askerler gibi, kırık bir hüznü taşıyordu çarşafında. O gidecekti. Geride birkaç dakika sonra uçup gidecek olan sıcaklığını ve kokusunu bırakarak gidecekti. Elbette geri gelecekti ama o gelene kadar buzlar ülkesinin kölesi olacaktı o sıcak yatak.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

6 Temmuz 2014 Pazar

Aşkın İstilası Yol

Aşkın İstilası Yol, Metin Hara tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Kişisel Gelişim, 9786054994526, 407 Sayfa, Haziran/2014

Kitabın 180. ve 181. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
1- KOŞULSUZ SEVGİ:
Koşulsuz sevgi konusunda insanların hissettikleri duygularla ilgili kafaları ve gönülleri oldukça karışıktır. Korkularının adını sevgi koyan insanlar, yazık ki bu noktada benim sevgi dediğim şeye "sevgi" demekte hayli zorlanıyorlar ya da benim sevgi olduğunu söylediğim şeye, mantıklarında uygun bir alan açıp oturtamıyorlar.
Sevgi'nin nasıl bir gönül terbiyesi ve farkındalıkla yaşanması gerektiği konusunda kimse hem fikir olamazken, koşulsuz sevginin ne olduğu sorusu yaşanan duygusal karmaşayı daha da artırıyor.
Senin de eminim kendine göre bir sevme şeklin ya da sevmek sandığın korkuların vardır muhakkak... Koşulsuz sevgide kalbine ne kadar güvendiğini sorsam, gayet cesaretli davranacağından da
kuşkum yok.
Mesela annen için ya da çocuğun için böbrek nakli yaptırman
söz konusu olsa ne düşünürdün?
İnanıyorum ki hiç düşünmeden, gözünü bile kırpmadan o böbreğin derhal sevdiğin insana nakledilmesini isterdin...
O halde koşulsuz sevginden bu denli eminsen, şu sıralar Çapa Tıp Fakültesi'nde diyalize bağlı yaşayan ve acil böbrek bekleyen küçük yaştaki bir hasta için de hemen ameliyat masasına yatabilir misin?
Bunun için biraz daha düşünmeye ihtiyacın var değil mi?
Haklısın...
Bizler kendi evlatlarımıza böbreğimizi vermeye her an hazır ama başkaların evlatları için kolumuzu kımıldatmamaya alışkın, aslında koşulsuz sevgiden oldukça uzak sevme şekilleri içinde kendimizi iyi hissetmeye çalışıyoruz.
Çocuğun için böbreğini hemen vermekteki kararlığında koşula bağlı bir sevgi söz konusudur. Sana ait bir evlat olması koşulundan dolayı onun uğruna neredeyse bütün organlarını bağışlamaya hazırken, evladın olmayan başka çocuklar için aynı şeyi, aynı kararlılık ve heyecanla yapamayabilirsin...
Bu sevgi şeklinin adı koşulsuz sevgi değil, koşula bağlı sevgidir!
Merak etme bu açıdan da yalnız değilsin... 12 yıldır verdiğim eğitimlerin her birinde çocuğuna organ bağışlamak isteyenler anında ellerini havaya kaldırıp koşulsuz sevgilerini kanıtlamak isterlerken, başka annelerin evlatları söz konusu olduğunda biraz önceki heveslerini hep kaybettiler. Hatta içlerinden bazıları "Metin Bey, o koşuldan sonra koşulsuz seviyoruz" bile dediler.
Bu cümlenin ne anlama geldiğini ben de çok düşündüm sonra ama işin içinden çıkamadım. Sevgin ya koşulludur ya da değildir. Ona koşullu, buna koşulsuz bir sevgi şekli yoktur. Bu sanırım yemek yedikten sonra diyet yapmak gibi bir şey!
Koşulsuz sevgi hesap sormaz, ayrım yapmaz, karşılık beklemez...
Lütfen bu konuda beni yanlış anlama; amacım kesinlikle sana kendini kötü ya da suçlu hissettirmek değil fakat artık şunu kabul etme noktasındayız ki; insanoğlu genel olarak koşulsuz sevgiden uzak!
Oysa insanın tekâmül yolculuğundaki asıl büyük ve temel hedefi koşulsuz sevgiye doğru ilerlemektir... Her ne kadar koşulsuz sevgide tam olarak var olmak ciddi bir gönül terbiyesi ve aydınlanma işiyse de bu hedefe doğru yürümek insanın varoluş gayesidir.
Sevgiyle atan her kalp, bir sabah cennete uyanacaktır
Bazı ilişkiler vardır mesela, tarafların ne konuştukları birdir, ne yedikleri, ne yaşadıkları, ne de anladıkları şeyler aynıdır. Aralarında şekilsel hiçbir ortak payda bulmak mümkün değilken bile güçlü kalp ilişkileri kurmayı başarmışlardır.
Benim yakın arkadaşım, büyük bir şirketin CEO'su olarak çalışıyordu ve yakın zamanda Sultanahmet'te dilencilik yapan bir adamla çıkmaya başladı.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

23 Haziran 2014 Pazartesi

Atatürk'ün Gizlenen Vasiyeti

Atatürk'ün Gizlenen Vasiyeti, Baran Aydın tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Araştırma, 9786054994472, 230 Sayfa, Haziran/2014
Kitabın 56. ve 57. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Kitabımızda ilk kez açıkladığımız bu bilgi ile vasiyetin 50 yıllık gizlilik kararının nedeni açıklanmıştır!
Tamamen hukuksal bir zeminde, Türk devlet geleneğine uygun olarak devletimizin sırlarının her birine, her gizli belgesine uygulanan 50 yıllık gizlilik kararı; Gazi Mustafa Kemal'in en değer verdiği gizli belgeleri olan 105 adet dosya içinde uygulanmıştır!
Bu karar, devletimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal'e ait belgelerin ne derece önemli olduğunu açıkça gözler önüne sermiştir!
Acaba Atatürk bu kararı kendi başına mı almıştır? Tabii ki de hayır.
Gazi'nin hayatta iken değer verdiği ve özel olarak ilgilendiği bir ekip vardır. Gazi'ye gönül bağı ile bağlı olan bu ekipten bazı kişilerin bu belge ve evrak hakkında bilgisi olduğunun belgelerine ilk bölümümüzde yer vermiştik...
Gazi'ye gönülden bağlı özel ekipten kişiler elli yıllık süreç hakkında hiç konuşmuş veya herhangi bir unutulmuş yayında milletimizi bilgilendirmiş olabilirler mi?
Bu konu hakkında taramadığımız kitap ve belge kalmadı. Gazi'nin en yakınındaki ekipte bulunanlardan bazısına ait anılarda Atatürk'e ait vasiyete ilişkin yazılarını ilk bölümde yayınladık. Nedendir bilinmez, bu yazıların bir tanesi hariç, diğerlerinde 50 yıllık süreye ilişkin bilgi bulamadık.
İstiklal Savaşı'nda Ankara'nın emri ile ilk kez kurulan istihbarat teşkilatı olan Felah Grubu'nun başkanlığını yapmış, Cumhuriyet'in kurulmasından sonra ise Gazi tarafından İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne getirilen Korgeneral Ekrem Baydar'ın açıklamalarında 50 yıllık gizlilik sürecine ilişkin çok önemli bilgiler edindik!
Baydar, Cumhuriyet gazetesine vermiş olduğu röportajında açıkça Gazi Mustafa Kemal'in, Türk milletine 50 yıllık gizlilik kararıyla devlet sırrı içeren gizli belge ve bilgiler bıraktığını açıklamıştır. Ayrıca Nutuk 'ta bu bilgilerin bulunmadığını ve açıklanmasının da sakıncalı olduğunu belirtmiştir. Bu özelliği ile Baydar, Gazi'nin 50 yıllık kararına ilişkin açıklama yapmış özel kadrosundan olan ilk ve tek kişidir.
Atatürk'e ait evrakın 50 yıl gizli kalmasına ilişkin tek yayın olan çok değer verdiğimiz bu açıklamalar yine ilk kez vasiyetname ile ilişkilendirilerek tarafımdan kitabıma alınmıştır! Daha önce hiçbir kitap, haber ve yazıda bu bilgiler "gizlenen vasiyetname" gündeme geldiğinde yazılmamıştır.
Baydar tam 50 yıllık bir suskunluk döneminden sonra Cumhuriyet gazetesine "Mustafa Kemal'in Kurtuluş Savaşı'ndaki Gizli Teşkilatının Başıydım" başlığı ile bir röportaj vermiş ve önemli açıklamalarda bulunmuştur. Şimdi Baydar'ın 50 yıllık sürece ilişkin vermiş olduğu bilgileri kendi röportajından aktaralım ve tarihe tanıklık edelim:
"Atatürk Büyük Nutuk'ta 16 Mart faciasını ve İstanbul'un işgalini telgraf memuru Hamdi Efendi'nin bildirdiğini belirtir. Telgraf memuru Hamdi Efendi Ankara'ya tamamlayıcı bilgiler vermiştir.
Bu yüksek vatansever memurumuz görevini yapmıştır. Bütün tarih kitaplarımız Hamdi Efendi'nin bu hizmetinden sitayişle bahseder. Pek haklı ve doğrudur. Fakat asıl hizmet, teşkilatımız tarafından yapılmış ve haber Ankara'ya duyurulmuştur. Mustafa Kemal Paşa ona göre tedbirini almış, yapılacak işler hakkında emir ve direktiflerini ona göre vermiştir!......"
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

11 Haziran 2014 Çarşamba

Yalnızlık Sek İçilir

Yalnızlık Sek İçilir, Ahmet Demir  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Destek Yayınları, Roman, 9786054994519, 223 Sayfa, Haziran/2014
Kitabın 100. ve 101. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Zamk kokusu çekiç sesleriyle büyüdüm.
Ayakkabı tamircisi bir babanın çocuğu, sıradan bir esnafın oğluyum...
İlkokuldan itibaren babamın yanına gider, ona yardım ederdim. Elleri deri kesmekten siyahlaşmış, emektar bir baba! O da babasından öğrenmiş bu sanatı, okula gidememiş, tıpkı benim gibi. Okul sırası nedir bilmez, ilkokulu okuduktan sonra almış babası yanına... Sen sanat öğreneceksin demiş...
Kader ortağım, en iyi arkadaşım...
Ökçe çakmaktan, eski ayakkabıları tamir etmekten yorgun düşmüş babam!
Sivas 1995
On sekiz yaşında sakallarımın yeni çıktığı zamanlar, içim yanardağlar gibi alevler içinde. Babamın ayakkabıcı dükkânında çalışıyorum. İsmi Kısmet Kundurahanesi...
Kısmet Kundurahanesi dedemden bize kalmış bir miras, bizim ekmek teknemiz. Sivas'ın Buruciye Medresesi yakınlarında. Yılların eskittiği bir mahallenin, eskitemediği bir kundurahanesindeyiz... Tabelasını dedem yaptırmış, babam saygısızlık olmasın, bereketi kaçmasın diye hiç dokunmamış yıllardır. Yazıları paslanmış ama kimin umurunda...
Kısmet Kundurahanesi'ne bir gün mahallenin delikanlısı Bekir Abi gelir, bir gün kılıbık Muzaffer Abi. Dertleri ayakkabı tamiri değil elbet, babamın o derin sohbeti. Babam "Çay kap gel oğlum" der, sonra hem çekicini vurur hem de çenesini...
İş olmadığı zamanlar taburemi kapının önüne koyar karşı komşumuz zücaciyeci Muzaffer Amca'nın o güzel kızının gelmesini beklerdim. Her öğlen 12.20'de elinde yemek kaplarıyla gelir, babasına yemek getirirdi... Gözüm öğlen olduğu zaman hemen saate ilişir, gelecek diye atardım kendimi dışarıya...
Siyah, dalgalı saçlarıyla salına salına gelir, bana bakar, içeri girerdi. Bazı günler gelmediği zaman meraklanır, ona bir şey oldu diye korkardım...
Akşam olup eve doğru adımlar atarken aklımdan onu geçirir, onu düşünerek gülümserdim...
İsmi Nazlı! Ne zaman onu düşünsem saçlarına vuran güneşi, o pırıltılı gözleriyle bana bakması aklıma gelirdi... Uzun saçlarının kokusunu karşı caddeden bile alırdım...
Tanışmaya hiç cesaret edemedim, bizim esnaf camiasında o esnafın ailesine bakmak bile ayıptı... Hiç konuşamadım, hiç bahsetmedim ona hayranlığımdan...
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

2 Haziran 2014 Pazartesi

Hayırsever Terörist Yasin El Kadı

Hayırsever Terörist Yasin El Kadı, Nedim Şener  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, İnceleme Araştırma, 9786054994533, 391 Sayfa, Mayıs/2014
Kitabın 266. ve 267. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Para Toplama Yöntemleri
İslam dünyasına fon sağlayan temel mali araç, su anki varlıklar ve diğer gelir kalemleri üzerinden İslam'ın beş direğinden biri olarak talep edilen meşru bir sadaka verme biçimi olan İslami zekât kuralı altında düzenlendi. Zekât, "İslami bir devletin mali yapısının temeli" olarak tanımlanmıştır. Kurana göre zekât bir arınma yoludur. Sahip olunan mallar, ihtiyacı olanlar için bir bölümü bir yana konulmak suretiyle arındırılır ve tıpkı bitkilerin budanması gibi bu kesim işlemi, yeni büyümeyi dengeli kılar ve teşvik eder. Bu ilke, her Müslüman için bir farzdır.
Kurana göre zekâtı, sadece yoksullar ve muhtaç olanlar hak ederler.
Temel olarak zekât, alıcı kişilere göre üç biçime girer: Fi-sebilillah (Allah yolunda olanlar), Lil-fukara (yoksul olanlar) ve Lil-Masakeen (muhtaç olanlar).
Sadece zekâtın ilk biçimi, çoğu İslam'ın Vahabilik doktrininden etkilenen Müslüman âlimler arasında çeşitli yorumlara ve so-rulara yol açmıştır.
Fi-sebilillah, Allah davası (cihat) uğruna savaşmak için harcanan parayı tanımlamak için kullanılmaktadır. El Kaide şebekesi, İslami bankalar aracılığıyla toplanan zekât ve diğer doğrudan bağışlardan ayrılan fonlara bel bağlamak için yasal kuralların zayıflığından geniş ölçüde yararlandı. Usame Bin Ladin, 1998 yılından itibaren zekât sistemi aracılığıyla örgütlerine bağışta bulunmaları için düzenli olarak Müslümanlara çağrılar yaptı.
Usame Bin Ladin, 1998 Aralık ayında ABC News'e verdiği bir mülakatta şunları söylemiştir:
"Müslümanlar ve özellikle Müslüman tüccarlar, İslam'ı izleyenlerin Allah'ın peygamberini bağırlarına basıp benimsedikleri Medine devletinin (Al-Munawwarah) benzeri olan bu devleti (Ta-liban rejimimi) desteklemek için zekâtlarını ve paralarını vermeleri gerekir"
Usame Bin Ladin, 2001 Ocak ayında bir nikâh töreni sırasında filme çekilen, sonradan ele geçirilen bir video filminde aynı konuya değiniyordu:
"Kötü donanımlı askerlerimizin silahlanmasına yardım edebilmek için zekâtlarını veren tüccar ve işadamlarının güvenine layık olun."
2001 Eylül'de bir Pakistan gazetesi olan Ummat'a verdiği mülakatta şunları açıklamıştı:
"El Kaide, kâfirliğe karşı bir cihat yürütmek, özellikle İslam devletlerine karşı kâfir devletlerin korkunç saldırılarına karşı koymak için kuruldu. Cihat, İslam'ın açıklanmamış olan altıncı temel direğidir. [Bu beş ilkeden ilki, İslam'ın temel kutsal sözleridir ("Allah'tan başka Tanrı yoktur ve Muhammed, Allah'ın habercisidir") ve diğerleri, namaz kılma, oruç tutma (ramazan ayında), Mekke'ye gidip hacı olma ve sadaka (zekât) vermedir.]"
Diğer El Kaide liderleri de benzer imalarda bulunmuşlardır. Örneğin Mahfouz Walad Al-Walid, (Ebu Hafs), 30 Kasım 2001 tarihinde El Cezire televizyonuna verdiği bir mülakatta şunları söyledi:
"Tüm Müslümanların para, adam ya da herhangi bir yardım aracılığıyla desteklemeye katılmalarının mümkün oldukları davanın, Afganistan davası olduğunu düşünüyoruz."
Kuran, zekât toplamakla ilgili olarak sadece genel ilkeleri ve genel çerçeveyi vermektedir. Vergi düzenlemelerinin çoğu yenidir. Zekât hem Suudi Arabistan yurttaşlarından hem de şirketlerden (tamamen Suudi Arabistanlıların mülkiyetinde olanlar) ve bireylerden ve ayrıca yabancılarla ortak sahip olunan şirketlerden elde edilen kârlardan Suudilere düşen paylar üzerinden hicri 1380 tarihli (1960), 17-2-28-2077 numaralı Kraliyet Kararnamesine uygun olarak toplanmaktadır. Suudi Arabistan'da ikamet eden ve Suudi Arabistan'da iş yapan Körfez işbirliği Ülkeleri'ne (GCC) mensup şahıs ve şirketlere Suudi Arabistan yurttaşı gibi muamele edilmektedir.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

8 Mayıs 2014 Perşembe

Yokuş Yukarı

Yokuş Yukarı, Süleyman Arat tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Anı, 9786054771660, 488 Sayfa, Ağustos/2013

Kitabın 228. ve 229. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

BENİ SAVAŞ AY SANIP DÖVDÜLER
Savaş Ay, 26 Ağustos 1989 günü güzel bir gazetecilik yapmış, Sabah gazetesinin  l'inci sayfasına SSK Erenköy Pediatri Hastanesinde yaşlılara yapılan kötü muameleyi taşımıştı. Haberdeki yürek burkan fotoğraflar, bütün yurtta infial yaratmıştı. Ertesi gün İstanbul'da incelemelerde bulunan Cumhurbaşkanı Kenan Evren de bu haberi okumuş ve program dışı ani bir kararla adı geçen hastaneye yönelmişti. Cumhurbaşkanının eskortları ve konvoydaki onlarca otomobil hastanenin bahçesine hızla dalınca, biz gazeteciler de araçlarımızdan inip ilk fotoğrafları yakalayabilmek amacıyla Evren'in makam otomobiline doğru koşmaya başladık. Ana kapıdan koşarak girdiğimiz anda sadece "İşte bu şerefsiz!" diye bir ses duydum ve bir anda altı yedi kişi üzerime saldırıp tekme yumruk bana vurmaya başladılar. Ne oluyor, kimsiniz, niye vuruyorsunuz dememe rağmen durmayan saldırganlardan, hatırı sayılır bir dayak yedim. Nihayet bağrışmaları duyan diğer gazeteci arkadaşlar imdadıma yetişti ve beni tanımadığım bu adamların elinden kurtardılar. Gazeteci arkadaşlarım daha sonra başıma gelen olayı Cumhurbaşkanlığı Basın Danışmanı Ali Baransel'e bildirdiler. Eski bir gazeteci olan ve tüm gazeteciler tarafından çok sevilen Ali Baransel, hemen olay yerine gelip durum hakkında bilgi aldı. Öğrendiklerimiz karşısında ağlayalım mı, gülelim mi karar veremedik. Hastanenin hademeleri ve güvenlikçileri bir gün önce hastaneye gelip haber yapan Savaş Ay'la beni karıştırmışlardı. İkimizin de sakallı olmaktan başka hiçbir benzerliği olmamasına rağmen, içeri koşarak girmem ve bir kişinin "İşte bu şerefsiz!" diye bağırması yüzünden az kalsın linç ediliyordum.


HÜRRİYET KIZINI GÖREMEYEN ANNENİN ACISINI
DİNDİRDİ

1989'un 26 Kasım günü Hürriyet gazetesinin danışmasında çalışan Sevim Abla, istihbarat servisini arayıp, yumuşak ses tonuyla konuştu: "Kızının kaçırıldığını söyleyen Avusturyalı bir hanımefendi var burada. Haber yapmak isterseniz buyurun aşağı gelin." Makinelerimi kaptığım gibi asansörle giriş katına indim. Sevim Abla eliyle misafir koltuğunu işaret etti.
"Hoş geldiniz, buyurun sizi dinliyorum."
Altın sarısı saçları, çillerle kaplı yüzüyle, dışarı taşmak için fırsat kollayan gözyaşlarıyla Almanca konuşsa da insanın içini burkan bir acıyı anlattığı hissediliyordu. Acılı kadının kısa hikâyesi şöyleydi: Avusturya'nın Graz kentinde hemşire olarak çalışan Sigrid Eliza-beth bir Türk'e gönül vermiş ve evlenmişti. Kısa süre sonra kızları Yasemin dünyaya gelmiş ancak aynı yıllarda başlayan huzursuzluk Sigrid-Deniz Kolçak'ın evliliklerini kemirmeye başlamıştı. Her ne kadar yürütmeye çalışsalar da başaramamış ve boşanmak için mahkemeye başvurmuşlardı. Türk işçi Deniz Kolçak mahkemede kızı Yasemin'in velayetinin annesine verilmesini talep etmiş ve boşanma gerçekleşmişti. Evlilik bitse de yasaların çizdiği sınırlarda baba kız ilişkisi sürüyor, her iki aile de sorun yaşamadan hayatlarını sürdürüyordu. Rutin baba kız buluşmasının yaşandığı bir pazar günü baba Deniz Kolçak akşam, kızını annesine teslim etmedi. Telaşlanan anne Sigrid önce babası Volker Kubik'i aradı, ardından hastaneleri, ardından da Avusturya polisini. Ancak anne Sigrid kötü haberi ertesi gün havalimanı kayıtlarından aldı. Eski eşi biricik kızı Yasemini kendisinden habersiz uçakla İstanbul'a kaçırmıştı. Çok üzüldü ancak yasal haklarını kullanıp kızına kavuşacağından çok emindi. Hemen işlemler başladı, İstanbul'daki Avusturya Konsolosluğu ve İstanbul polisi konudan haberdar edildi. Ancak günler haftaları, haftalar ayları, aylar yılları kovaladı. Karşımda oturan Sigrid her türlü yasal gücü elinde olmasına rağmen kaçırılan kızını tam üç yıldır görememiş, onun izine dahi rastlayamamıştı. Birkaç kez geldiği İstanbul'dan konsolosluğun ve polisin desteğine rağmen hiçbir sonuç çıkartamamıştı.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

21 Nisan 2014 Pazartesi

Kumpastan Dirilişe Başımıza Gelenler

Kumpastan Dirilişe Başımıza Gelenler, Oktay Yıldırım tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, İnceleme Araştırma, 9786054994335, 343 Sayfa, Mart/2014
Kitabın 266. ve 267. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Şu Çuvalı Bir de Ben Anlatayım
Çuval olayı sadece geçmeyen tezkerenin intikamı değil, aynı zamanda Türk ordusunun bütünüyle bölge dışına çıkarılmasıydı.
Ortadoğu, her gün yeni ittifakların ve düşmanlıkların başladığı bir yerdir. Dünkü dostuyla düşman olmak burada sıra-danlaşmıştır. Türkiye Çelik Harekâtı'nı yaparken Barzani ve Irak hükümetiyle işbirliği yapabildi çünkü Barzani ile Talabani arasında gerginlik hatta çatışma vardı.
O dönemde Özel Kuvvetler personeli Barzani gruplarıyla birlikte hareket ediyor ve saha istihbaratını doğrudan elde ediyordu. Bu uygulama Çelik Harekâtı'yla başlamıştı ve bir süre daha devam etti. Alınan bilgi Dohuk, Erbil, Süleymaniye, Zaho gibi çeşitli kentlerdeki irtibat merkezlerinde, eğer mümkünse teyit ediliyor ve ondan sonra yurtiçine gönderiliyordu. Bu uygulama 1996 yılı güzünde yapılan büyük operasyona kadar sürdü.
Elbette Türk devletinin geleneksel refleksi nedeniyle bölgedeki Türkmenlerle de güçlü ilişkilerimiz vardı ve bu faaliyette bize çok yardım ediyorlardı. Zaman içinde Ankara'da bir büro bile açmışlardı. Eğitilmeye ve onlardan daha fazla yardım alınmaya başlandı ama bunun yan etkileri de vardı. Barzani rahatsız oluyordu. Zaten ikili oynayan Barzani bu dönemde ABD ve PKK'yla ilişkilerini güçlendirmeye başladı. Bölgedeki Kürt hareketinin doğasıydı bu, o sırada bölgede güçlü olan kimse ona boyun eğiyorlardı. Irak'tan toprak koparmak isteyen bu grupların derhal saf değiştirerek kendilerine bu toprağı vaat eden ABD'nin güdümüne girmeleri bu nedenle şaşırtıcı değildi. Zaten Türkiye ile Türkmenlerin bölgede etkin olmasını istemiyorlardı.
Bu dönemden sonra Özel Kuvvetler sahadan çekildi. Artık istihbarat, kazanılan Barzani unsurları tarafından getirilmeye başlandı. Bu da yönlendirilmiş bilgi demekti. Artık eskiden olduğu gibi PKK gruplarının yerlerini görmüyor, onlardan öğreniyorduk. PKK da bu istihbaratın verildiğini biliyordu. Bu istihbarattan sonra yapılan hava harekâtının sonuçlarını da aynı kaynaklardan öğreniyorduk: "şu kadar PKK'lı öldü" diyorlardı.
Düşünebiliyor musunuz?
Buna rağmen başarılı operasyonlar yapılabildi. Her yıl kademeli olarak PKK'nın etkinliği kırıldı. 2002 yılına gelindiğinde PKK'nın yapabildiği eylem sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu ve o yıl 7 şehit vermiştik. Çünkü Irak'ın kuzeyindeki irtibat timlerimiz her ne kadar Barzani gruplarından kopsalar da şehirlerde faaliyetlerini sürdürebiliyorlardı.
2002  yılı Amerika'nın harekât hazırlıkları yaptığı ve bölgedeki etkinliğini artırmaya başladığı yıldı. PKK ve Barzani üzerindeki kontrolü tamdı. AKP yıl sonunda iktidara gelmiş ve Tayyip Erdoğan, Bush'un Irak operasyonu için yardım teklifine "evet" demişti. Özel kuvvetlerin bölgedeki etkinliği de azaltılıyordu. Sözgelimi çok önemli bir gelişme olmadıkça bölgedeki timlerin bulundukları binadan dışarı çıkmalarına bile izin verilmiyordu.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

18 Nisan 2014 Cuma

Elveda İzmir

Elveda İzmir, Gül Altuna Doyranlı tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Güncel, 9786054994373, 295 Sayfa, Nisan/2014

Kitabın 196. ve 197. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Bir defa haza beyefendisin, irfan sahibisin. Kabiliyetlisin... Teatroya istidadın var... Üstüne üstlük pek de yakışıklısın. Hülasa artist gibisin evlat! Lakin bu kadar çok meziyete sahip olmana rağmen, memleketimizde teatro oyuncularının hayatının ip cambazlarından farksız olduğunun farkında değilsin. Kanaatime göre, şatafatlı salonlarda oynanan piyesler, tezahüratlar ve de nezih muhitin memleketin acı hakikatlerini görmene mâni olmuş. Sadece kabiliyet yetmez, fevkalade sabır da lazım bu iş için... Şu tam karşındaki ihtiyar bu işe senelerini verdiği, en güzel methiyelere mazhar olduğu, ayakta alkışlandığı halde şimdi yasaklı. Kim bilir belki bir hafiye bile takmışlardır peşime... Halbuki ben sadece teatro yapma peşindeyim, teatro. Ben abuk sabuk işlerin içinde olmam. Devlet-i Aliye'ye sadık bir kulum... Velhasıl bunca sene ne halt edersem edeyim, teatronun şahikası desinler yine de bazı zatlara kendimi kabul ettirmeyi beceremedim. Ben öyle iki paralık adam değilim. Beni sadece ve sadece seyircimin takdiri ve alkışları zirveye taşıdı. Zaten onların haricindekiler hep köstek. Anlıyoor musun evlat, anlıyor musun ?
Öfkeden yüzü moraran Mınakyan'ın soluk alıp verirken göğsü bir ileri bir geri hızla inip kalkıyordu. Başına son gelenler belli ki onu çok kızdırmıştı. Hıncını da, sesini çıkarmadan karşısında oturan Nail'den çıkarıyor gibiydi:
— Sen aklını mı kaçırdın evlat? Ekâbir bir ailenin evladısın. Tahsillisin. Yapacak başka bir vazife bulamadın mı kendine? Sürünmek mi istiyorsun bizim gibi? Hem pederin de karşıymış oyuncu olmana! Bu işe girersen sana sırt çevirecek, belki de seni evlatlıktan reddedecek. Sonra ne halt edeceksin? Bu zamana kadar, sen fevkalade cafcaflı bir hayat sürmüşsün. Hem sahne tozu yutmak o yumuşacık seyirci koltuklarında oyun seyretmeye benzemez. Sen bu ihtirasını tatmin etmek için Frenk arkadaşlarının truplarında yine ara sıra rol almaya devam et. Ama cidden senin gibi istikbal vaat eden gençlere başka sahalarda ihtiyaç var. Hem Devlet-i Âliye'de senin gibi iyi mekteplerde okumuş, birkaç yabancı dili sular seller gibi bilen kaç delikanlı var, söyle bana, kaç delikanlı ?
— Peki ideallerimizin hiçbir ehemmiyeti yok mu?
— Olmaz mı, elbette var. Lakin sen idealini gerçekleştirebileceğin memlekette değilsin, İşte bütün mesele bu!
Mınakyan'ı ikna edemeyeceğine kanaat getiren Nail lafı daha fazla uzatmanın pek bir işe yaramayacağını da anlayınca yerinden kalktı. Hürmetle Mınakyan'ın elini öpüp başına koydu. Mınakyan kederden buğulanmış gözleriyle onu süzdü. Bir şeyler söylemek istiyor fakat sözcükler boğazında düğümleniyordu. Zorla kendini toparladı:
— Ah be yavrum! N'olur yanlış anlama beni! Keşke münasip bir zamanda, münasip ahvalde karşılaşsaydık. İnşallah Devlet-i Âliye'de telakki değişir ve senin gibi istidatlı ve tahsilli gençlerimizi, vicdan azabı çekmeden gönül rahatlığıyla kabul ederiz.
— İnşallah efendim inşallah o günleri hep beraber görürüz. Müsaade buyurursanız ben de gitmek istiyorum. Zaten sizi fazlasıyla boş yere meşgul ettim. Rica ederim siz yine de beni beni affediniz.
—  Estağfurullah evladım. Keşke senin gibi tahsil ve irfan sahibi kabiliyetli bir gencimizi teatromuz kazanabilseydi.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

7 Nisan 2014 Pazartesi

Rabb'in İçin Sabret

Rabb'in İçin Sabret, Uğur Koşar tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Tasavvuf, 9786054994311, 197 Sayfa, Mart/2014
Kitabın 102. ve 103. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

"BEN NE YAPTIM!

O gün her zamanki gibi işten çıkıp doğruca eve gelmiş ve hazır bir şekilde beni bekleyen yemek masasına atmıştım kendimi.
Peşimden biri kovalarcasına yemeğimi yedikten sonra eşimin anlamlı bakışlarını üzerimde hissederek 'Eline sağlık hanım' demiştim dilimin ucu ile...
Saatime baktığımda saat 8'e geliyordu- Hızlı bir hamle ile ayağa kalktım ve o an sen minik yavrum, masum ve şaşkın bir ses tonu ile 'Yine bizi yemekte geçtin babacığım. Nasıl bu kadar
hızlı yiyebiliyorsun!' diye sorduğunda, sana, 'Bunu büyüyünce anlarsın diyerek cevap vermiştim.
Sonra kapının eşiğine doğru gittim hızlıca. Ayakkabılarımı giymek için sabırsızlanıyordum adeta. Çekeceğin yerini bulamadığım için, henüz masada yemek başında olan eşime sertçe 'Bu evde insan aradığını bulmak isterken deli olur'.' diye söylendim. Hiç sesini çıkarmadan içini çekiyordu sadece canım eşim...
Neyse ki çekeceğin yerini bulmuş ve ayakkabılarımı giyip kahvenin yolunu tutmuştum. Bir ara saatime baktığımda, saatin gecenin on ikisini gösterdiğini fark ettim. Saatin nasıl geçtiğinin farkında değildim kahvedeki masamda. Ama nasıl oluyorsa evdeki masada zaman hiç geçmiyor gibiydi...
O zamanlar, 'Eee... insan mutlu olduğu yerde saatin de nasıl geçtiğini anlamıyor ne de olsa...' diye düşünüyordum.
Bugün okeyi ben kazanmıştım. Harika duygular içinde eve gittim. Anahtarı evde unuttuğumu fark ettim ve kapının ziline basmak zorunda kaldım. Birkaç dakika sonra kapının eşiğinde eşim belirdiğinde ona, 'Şu lanet olası kapını neden zamanında açmazsın!' diyerek kızmıştım. Her zamanki gibi tek bir söz etmeden kalakalmıştı kapı eşiğinde...
Ardından 'Kız uyudu mu?' diye sormuştum. 'Çok oldu uyu-yalı diyerek cevap vermişti bana canım eşim. 'Yemekten her erken kalkışında onunla oyun oynayacağını düşünerek heyecanlanıyor yavrun. Üstelik her an onunla oynayabilirsin düşüncesi ile yanında bulundurduğu tek kolu kopuk ve saçlarını ona ördüğüm hırkanın yününden yapıştırarak yaptığı oyuncağını da masanın altında saklıyor!'
Bu sözlerin ardından odasına girmiştim kızımın. Öyle masum uyuyordu ki, başucuna yaklaşıp yanağından öpmüştüm. 'Canım kızım' demiştim içimden. 'Melekler gibisin.' O an kızıma özlemle baktığımı duyumsadım. Daha önce yavrumu hiç kucaklamadığımı fark ettim!
Onu sadece uyurken severdim şımarmasın diye. Sevginin onu şımartacağını düşünerek bugüne kadar ondan hep esirgemiştim. Sonradan anladım ki çocuklar sevgi verince değil, tutarsız davranıldığında şımarıyorlarmış!
Ertesi sabah işe gitmek için erkenden kalktığımda, büyük bir
şaşkınlık yaşayacağımın ve yaşamımın değişeceğinin bilincinde değildim!
Kızım kapının önünde beni bekliyordu. 'Canım babacığım!' diyerek önce boynuma sarıldı ve sonra bana o tatlı diliyle, "Biliyor musun babacığım, dün gece rüyamda beni öptüğünü gördüm. Öyle çok heyecanlandım ki babacığım, neredeyse bu küçücük kalbim yerinden çıkacaktı!' dedi.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

31 Mart 2014 Pazartesi

Yargı, Cemaat Ve Bir Darbe Kurgusunun İç Yüzü

Yargı, Cemaat Ve Bir Darbe Kurgusunun İç Yüzü, Pınar Doğan, Dani Rodrik  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Siyaset, 9786054994199, 288 Sayfa, Mart/2014

Kitabın 192. ve 193. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Seminerin bir de hiç konuşulmayan taraflarına bakın
Seminer üzerine tartışmalar, doğal olarak seminerin iç ayaklanmayla ilgili kısımlarına yoğunlaştı. Ancak seminerin bir gününde Yunanistan'la olası bir gerginlik/savaş durumunda alınacak önlemlerin görüşüldüğü gözden kaçmamalı.
Bu önemli çünkü seminerdeki konuşmaların darbe planlarını ispatladığını iddia edenlerin mantığını Yunanistan'la ilgili bölümlere uygularsak, Yunanistan'ın, Türkiye'ye savaş açması gerekiyordu.
Neden mi? İşte seminer ses kayıtlarından kimi bire bir alıntılar:
1. Ordu Yunanistan'a taarruza hazır!
Seminer katılımcısı:
"Taarruz kademesinde 3. Zırhlı Tugay ihtiyata asil taarruz 65. Mekanize Piyade Tugay bölgesinde olmak üzere Meriç Nehri'ni geçerek Lavara Karakilise Karingos istikametinde taarruzla Karimbos ve Tagsades bölgesini ele geçirecektir."İşgal planı hazır: Taarruz Karaağaç üçgeninden, Meriç Nehri'nin batısı işgal edilecek!
Çetin Doğan:
"Tamam. Evet... Şimdi... Eee Behzat Paşa siz hangi tugayları tasarruf edip nasıl bir işgal planı düşünüyordunuz?"
54 ve 55 yukarıda Karaağaç üçgeninden taarruz ediyor. Oradaki tertibiniz nasıl? (...) 33 'ü oraya mı indiriyorsunuz?"
Harekât üç safhada icra edilecekmiş!
Seminer katılımcısı:
"Görev bölümü perdede arz edilmiştir. Harekât üç safhada icra edilecektir. 1. safha intikal ve yığınak safhasıdır. (...) Taarruz safhasında 5. Kolordu Sulucadere istikametinde taarruzla Yunanistan topraklarının Evros bölgesine kadar olan kısmını ele geçirecek, 2. Kolordu ateşle taarruz, bozucu taarruz, taktik akın, sızma gibi özel harekât nevilerini uygulayarak düşman ve stratejik tesislerine azami zayiat verecek şekilde stratejik savunma icra edecektir. 3. safha müteakip harekât safhasıdır. Bu safhada ele geçirilen bölgelerde savunma tedbirleri alınacak ve müteakip harekâta hazır olunacaktır."
Apache'lerle ateş edecekler!
Seminer katılımcısı:
"Bütün ateşlerini kesmek zorunda, topçu ateşlerini, hava savunma ateşlerini hepsini kesecek ki sadece Apache'ler ateş edebilsin komutanım."
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

20 Mart 2014 Perşembe

Yargı, Cemaat Ve Bir Darbe Kurgusunun İç Yüzü

Yargı, Cemaat Ve Bir Darbe Kurgusunun İç Yüzü, Pınar Doğan, Dani Rodrik  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Siyaset, 9786054994199, 288 Sayfa, Mart/2014


Kitabın 192. ve 193. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


Seminerin bir de hiç konuşulmayan taraflarına bakın
Seminer üzerine tartışmalar, doğal olarak seminerin iç ayaklanmayla ilgili kısımlarına yoğunlaştı. Ancak seminerin bir gününde Yunanistan'la olası bir gerginlik/savaş durumunda alınacak önlemlerin görüşüldüğü gözden kaçmamalı.
Bu önemli çünkü seminerdeki konuşmaların darbe planlarını ispatladığını iddia edenlerin mantığını Yunanistan'la ilgili bölümlere uygularsak, Yunanistan'ın, Türkiye'ye savaş açması gerekiyordu.
Neden mi? İşte seminer ses kayıtlarından kimi bire bir alıntılar:

1. Ordu Yunanistan'a taarruza hazır!
Seminer katılımcısı:
"Taarruz kademesinde 3. Zırhlı Tugay ihtiyata asil taarruz 65. Mekanize Piyade Tugay bölgesinde olmak üzere Meriç Nehri'ni geçerek Lavara Karakilise Karingos istikametinde taarruzla Karimbos ve Tagsades bölgesini ele geçirecektir."

İşgal planı hazır: Taarruz Karaağaç üçgeninden, Meriç Nehri'nin batısı işgal edilecek!
Çetin Doğan:
"Tamam. Evet... Şimdi... Eee Behzat Paşa siz hangi tugayları tasarruf edip nasıl bir işgal planı düşünüyordunuz?"
54 ve 55 yukarıda Karaağaç üçgeninden taarruz ediyor. Oradaki tertibiniz nasıl? (...) 33 'ü oraya mı indiriyorsunuz?"

Harekât üç safhada icra edilecekmiş!
Seminer katılımcısı:
"Görev bölümü perdede arz edilmiştir. Harekât üç safhada icra edilecektir. 1. safha intikal ve yığınak safhasıdır. (...) Taarruz safhasında 5. Kolordu Sulucadere istikametinde taarruzla Yunanistan topraklarının Evros bölgesine kadar olan kısmını ele geçirecek, 2. Kolordu ateşle taarruz, bozucu taarruz, taktik akın, sızma gibi özel harekât nevilerini uygulayarak düşman ve stratejik tesislerine azami zayiat verecek şekilde stratejik savunma icra edecektir. 3. safha müteakip harekât safhasıdır. Bu safhada ele geçirilen bölgelerde savunma tedbirleri alınacak ve müteakip harekâta hazır olunacaktır."

Apache'lerle ateş edecekler!
Seminer katılımcısı:
"Bütün ateşlerini kesmek zorunda, topçu ateşlerini, hava savunma ateşlerini hepsini kesecek ki sadece Apache'ler ateş edebilsin komutanım."
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

3 Mart 2014 Pazartesi

Kendini Bilen Rabbini Bilir

Kendini Bilen Rabbini Bilir, Uğur Koşar tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |   Destek Yayınları, Tasavvuf, 9786054771684, 224 Sayfa, Şubat/2014


Kitabın 76. ve 77. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

'İşte böyle bir duygu!'
Bilgilerin nasıl geldiğini soruyorsun, öncelikle yaşamla kendini ayrı kılma fikrinden vazgeç. Beni bilgili görme! Bende olan sende de var, sadece içine bakman yeterlidir. Yaşam= sen olduğunda bütünle buluşursun ve bütün oldu-ğunda sorular kaybolur. O zaman sadece cevaplan görürsün. Bütünün olduğu yer senin merkezindir, orası senin özbenli-ğin-gerçek evindir. Orada aldığın her solukta huzur vardır, baktığın her yerde mutluluğu kucaklarsın."
Soruyorsun: "UK, bedenimi sevmiyorum, çok ki falarım var ve bu beni yaşamdan soğutuyor. Bütün motivasyonumu yok ediyor. Nasıl zayıflayabilirim?"
"Sen geçici olan bir şeyden söz ediyorsun, zihninle algıladığın her şey gerçeğin dışındadır. Gelip geçici olan hiçbir şey hakikati işaret edemez, onlar sadece bir gölgedir, her zaman kaybolmaya mahkûmdur.
Yaradan sana ruh verdi ve onun yaşaması için bir de ev. Beden senin evindir, o, Yaradan'ın sana vermiş olduğu bir hediyedir. O bir paket, o bir kılıftır, onun özü budur. Ve yaratıcı bedeni sana verdiğinde bunun bir hediye olduğunu, varlığını içinde barındırman gerektiğini söylemedi. Ona çok iyi bak, demedi.
Çünkü O sana kullanman için bir akıl vermişti. O her şeyi insanlara söylemez, şunu böyle yapın, bu şekilde düşünün, demez; O sana verdiği aklı kullanmanı ister.
O asla bir şey yapman için seni zorlamaz, O sadece senin yol ayrımlarına kadar gitmen konusunda yardımcı olmuştur, yol ayrımına geldiğinde ise hangi yola sapacağına senin karar vermeni ister; yoksa sana neden akıl versin?
O seni sadece düşündürür!
Yaradan sana, 'Bedenine çok iyi bak' demedi, fakat sen ona çok iyi baktın, yalnız çok önemli bir şeyi unuttun; asıl hatırlaman gereken varlığını! Varlığın senin özündür, hakiki olan odur. Bedenin ise sadece varlığın içinde korunması için sana hediye edildi. Ancak sen hakiki olanı duyumsamadın bile. Aklın hep dışarıda, bedeninde kaldı. Onu sahiplendin, sonsuz yaşama gözlerini açtığında yanında sadece varlığını götüreceğini unuttun, toprağa gömülecek bedenine ise süslemeler yaparak ona çok fazla değer verdin!
Ve şimdi bunun için bunalımdasın. Senin hediye paketin kilolu, biraz büyük, epeyce büyük de olabilir, ancak o sen değilsin, o sadece bir zırh! Sen ne bir beden ne de zihinsin, öncelikle bunun farkında ol, bunun üzerine odaklan ve bunu izle!
O kiloları üzerine alınma, bu bedeninden çok varlığını yoruyor, bütün yük varlığının üzerinde. Sen özü unutmuş, bedeninde yaşıyorsun, onu okşuyor, makyajlarla süslüyor-sun, fakat bedenin ağırlaştığında bütün ağırlık varlığının üzerine çöküyor. Seni rahatsız eden bedenin değil, vicdanın! O seni dürtüklüyor, gerçeği görmen için seni uyarıyor, fakat sen dışarıdasın, kapının dışında. O kapıyı çalıyor fakat sen onu duyamıyorsun,
Şimdi sen kiloların olduğu için bütün motivasyonunun yok olduğunu söylüyorsun. Bu durum senin bütün direncini kırıyor. Bırak yok etsin, motive olmak zorunda değilsin, gerekliliklerin hepsini bırak.
Sen çocukken motive olarak mı yürümeyi öğrendin? Sen küçücükken motive olarak mı konuşmayı öğrendin? Büyüyünce değişen sadece kurallar oldu, toplumun sahte kuralları seni bu hale getirdi ve sen kendinden uzaklaştırıldın.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

17 Şubat 2014 Pazartesi

Yüzleşme

Yüzleşme, Uğur Koşar  tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |   Destek Yayınları, Tasavvuf, 9786054771813, 126 Sayfa, Şubat/2014

Kitabın 76. ve 77. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Bu teşekkürle onunda mutluluğuma ortak olmasını düşünürken, o ise bir suç işlemişim gibi yüzündeki sert ifadeyle bana bakıyordu. Ardından benliğimdeki kök salmış programları silercesine, "Bırak başkalarına teşekkür etmeyi. Bana her defasında bunu söyletmekten zevk mi alıyorsun?" diye gürledi.
Sonrasında, "Bugüne kadar kendine hiç teşekkür ettin mi?" diye sordu ve sözlerine devam etti:
"Gerçek teşekkürü hak eden ilk önce senin yüreğindir, bunu unutma ve artık bu gerçeği kabullen, bir daha da kendi yüreğine teşekkür etmeden başkasının yüreğine seslenme!"
Ardından sesinin tonunu biraz daha yumuşatarak, "Kendine her teşekkür edişinde mutluluğu derinden hissedeceksin!" diye ekledi. O an tekrar göz göze geldik Bilge Varlıkla. Bana iltifat edercesine "Gözlerin ilk kez huzurla bakıyor" dediğinde, bunu kendi sayemde gerçekleştirdiğimi söyledim.
Ona tüm yüreğimle inanarak, "Ben istemeseydim eğer, huzurla bakmayacaktı bu gözlerim" dediğimde tebessüm etti. Bana güvenmek istercesine, "Bunları kendi yüreğinden söylediğine emin misin?" diye sordu.
"Kesinlikle" dedim, hiç tereddüt etmeden.
O sırada sanki hep bu anı beklercesine, "O halde hazırlan" dedi. "Seni biriyle tanıştıracaktım. Artık kendini yorgun hissetmediğine göre bir mazeret bulmayacağına inanıyorum..."
Onun bu emrivakilerinden aslında sıkılmıştım, bazen bu durum benim için çekilmez oluyordu, ama Bilge Varlık'ı da seviyordum!
"Peki..." dedim. "Mazeret uydurmayacağım, ama bugün seninle hiçbir yere gelmek istemiyorum!"
Kendimden daha önce hiç bu kadar emin olmadığım bir ifadeyle, "Burası benim dünyam ve burada kendi kararlarımı ancak ben veririm. Seçim hakkımı kullanıyorum ve seninle istediğin yere ancak yarın gelebilirim."
Yanıma bir adım yaklaştı ve durdu. Bir şeye benzeteme-diğim o tuhaf ayakları, neredeyse ayaklarımın üzerine çıkacaktı. Ardından şeklini tanımlayamayacağım ellerini omuzlarıma koydu ve "Az kaldı!" dedi.
Bir anda onunla ilk karşılaştığım, o sisli odanın içindeki şaşkın bakışlarımı takınmaya başlamıştım yine.
Ondan net bir cevap alamayacağımı bile bile "Neye az kaldı?" diye sordum ve yine de cevap vermesini bekledim. Derin bir nefes alarak ciğerlerini havayla doldurdu ve üzerimde sanki tonlarca bir yük oluşturan ellerini omuzlarımdan çektiği sırada, "Mucize Varlıkla seni tanıştırmama az kaldı" diyerek sorumu cevapladığında, aklımda binlerce soru işaretinin birbirlerini kovalamasına engel olamıyordum.
Kısa bir süre sonra kendimi toparlar gibi oldum ve hiç vakit kaybetmeden "Mucize Varlık da kim? Beni neden onunla tanıştırmak istiyorsun?" diyerek ardı ardına soruları yönelttim.
"Az kaldı!" diyerek kısa ve net bir şekilde az önceki cevabını yineledi.
Ardından bir özlü söz havasında, "Bekle göreceksin, sabret yaşayacaksın" diyerek beni geçiştirmeye çalıştı.
Bu meraklı düşünceler içinde ona artık sabretmek istemediğimi ve bir an önce bahsettiği varlıkla beni tanıştırmasını istediğimi söyledim. "Bu tanışmayı yarın gerçekleştir-sek?" dedi gülümseyerek. Onu "Seçim hakkı benim" diyerek cevapladım ve ekledim:
"Şimdi gitmek istiyorum!"
"O halde beni takip et!" diyerek bir anda gözden kayboldu.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

16 Ocak 2014 Perşembe

Başka


Başka
, Kahraman Tazeoğlu tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Roman, 9789944298964, 147 Sayfa, Ekim/2013


Kiın 21. sayfasından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.



"seni ne kadar çok sevdiğimi, biri seni sevince anlayacaksın"

Heyecan yüklü bir bulutun yüreğinize inişini izlersiniz Önce... Sonra, o bulutun size aşık olan insanın verdiği huzurun yansıması olduğunu anlarsınız. Evet! Biri size aşıktır. Sizi seviyordur. Bakışlarında kendinizi görebili-yorsunuzdur. Kaldırımda daha dik yürüyorsunuzdur artık... akşamlar daha erken geliyordur mesela... sabahlar daha geç...
Sevilmek ve aşık olunmak gücünüze güç katmaya başlamıştır, size enerji veriyordur. Hep arasın istersiniz. Arar. Hep kıskansın istersiniz. Kıskanır. "seni seviyorum" diye biten mesajlarıyla doludur cep telefonunuzun hafızası. Adı, her aklınıza geldiğinde kalbiniz hızlı hızlı atmaya başlar. Başkalarının gözüne uzun uzun bakmayı bile ona ihanet zannetmeye başlarsınız. Böyle geçip gider günler.
Sonra onu daha az düşünmeye, hayatınızı dolduran uğraşların içine daha çok girmeye başlarsınız. Günlük yaşantınız içindeki meşguliyetler, aşkın biraz daha beri yanına iter sizi. Ama siz bunun farkında değilsinizdir. "neden aramıyorsun" lar, "sonra arar mısın'lara, "seni seviyorum"lu mesajlara yanıtınız "s.s" lere dönüşür. Hayatın hayhuyu içinde kaçırıverirsiniz size aşık olan kişinin aslında ne kadar kıymetli bir yar olduğunu.
Uzun zaman direnir aşığınız. Ama hayatın hep arka fonunda kalmak bir gün onu da yorar. Geldiği gibi, sessizce çekilir ve gider hayatınızdan... yer değiştirmiş olan alışkanlıklarınız hemen hissetmez yokluğunu. Zamanla ağırlaşır, zamanla koymaya başlar eksikliği. Sonra "aman Allan'ım ben ne yaptım'lar pelesenk olur dilinize. Ama "o" artık elinizi uzattığınız yerde değildir.
Ya ağır yaralarla ya da hafif kanamalarla geçirirsiniz bu süreci.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

28 Aralık 2013 Cumartesi

Eyvallah

Eyvallah, Kahraman Tazeoğlu tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Roman, 9786054455096, 338 Sayfa, Ekim/2013

Kitabın 250. ve 251. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


Haklı Suretiyle Suçlu Repliği
Duruluyor gibiydim. Kendimi tutuyordum. Bir konuşsam, odalardan taşar da sokaklara sığmazdı içimdeki binlerce çırpınış. Kucak açılmayan bir sevinci taşımanın, yaşamanın keyifli burgacındaydım. Şimdilik iyiydim ve biliyordum bu gidişin ardı kötü bir kötü olmaktı. Daha önce yaşadığım aşk kırıklı günleri hatırlamaya zorluyordum kendimi. Nasıl baş etmiştim o zamanlar. Ki daha çelimsizdi ruhum, daha toydu kalbim...
Anlatabilirdim her şeyi, ağlayamamanın acısıyla. Ağlanacak bir halim yoktu henüz ve susuyordum. Bıraksaydı, daha da susardı içim. Olağanlaşma yolunda yaranma dokunan varlığından, gidişiyle en hasretlisinin başlayacağını sandığım buluşmamızda, arkadaşlık adına atabileceğimiz adımların bir bir tükendiği konuşmamızda, bakışlarını bile bile ele veren gözlerimizin tutulduğu bir anda çözüldü ya da düğümlendi aramızdaki ip!
Bir aşk, bir adamın bakışlarında nasıl sizin olabilir? Siz ki küçük bir kız çocuğusunuz; o aşkı almaya cesareti nereden bulursunuz? Diyelim ki, cesaretsizliğinizin nazıyla, siz ellerinizi açmadan adam aşkı avuçlarınıza bıraktı (içinde gözleriyle birlikte). Siz nasıl taşıyabilirsiniz adama olduğu kadar aşka da çocuk kalırken?
Ve bir yazar aşk yazmışsa sayfalara, kelimeleri daha mı anlaşılır okunur? Siz henüz adım atmadığınız halde görünen ufkunun çetrefilliğinde, yolları daha mı hızlı yürünür, gidilir? Ayrılıkla başlayan bir şarkının nakarata geldikçe vuslata ters ilerleyen sözlerinde, müziği daha mı kavuşulacakmış gibi dinlenir?
Adam kaybetmediğini bulmuş olmanın sevinciyle aşka bürünüp çocuklaşırken, siz nasıl büyürsünüz suskunluğunuzla? Gözlerinizde dağların koyuluğu, neyi görmekten korkmazsınız? Adam bilirken içinizi ve yine de dilinize yabancı rolünü oyna oynamaya çalışırken,  siz neden sessizliğinizin  inadında bir "haklı" suretiyle "suçlu" repliği söylersiniz: Susacak Var!
Suskunluğum acemiydi ama ben aşkın yazılmış öykülerini hiç okumamış, aşkın kapısını hiç açmamış, aşkın gözlerini hiç görmemiş değildim. Biliyordum. Başlayan bir aşktı ve konu-şamıyordum sadece. Karşımdaki adamın heyecanını gizlemeye çalıştığı nemli sesinde, duymayı hayal bile edemediğim her şeyi dinliyordum. "her şey" dediğim, bir aşkın itirafından ibaretti. Sözün aşka gelişini hatırlamıyordum. Belki de tanıştığımız günden beri sustuğumuz tek şey "aşktı" ve sustuğumuzun konuşulmaya başladığı anda uslu bir dinleyiciye dönüşüyordum.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

23 Aralık 2013 Pazartesi

Mavi Ev

Mavi Ev, Kahraman Tazeoğlu tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Roman, 9786054455508, 72 Sayfa, Ekim/2013


Kitabın 28. ve 29. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Gece uyku tutmamıştı. Aklında o yabancı adam vardı. Serkam!
Evden çıkarken, niyeti okulda onu görebilmekti yine... îlk defa okul koridorlarında gözleri birisini arıyordu. Kararlıydı; o resimleri yapan adamla mutlaka konuşacaktı...
Soluğu yine atölyede aldı. Ve o beklediği an! Serkam karşısında durmuş, sanki "gel benimle tanış" der gibi bakıyordu. Heyecandan dizleri titremeye başlamıştı. Sakin olmaya çalışarak ona doğru yürüdü. Nasıl bir giriş yapacağını bilmiyordu. Aralarında birkaç adım kalmıştı ki durdu. Adam gözlerini hiç ayırmadan ona bakıyordu. Bakışları Sahra'nın gözlerini delip geçiyordu adeta. Yutkundu ve tam "merhaba" demeye çalışırken, Serkam "Neden
vazgeçtin?" dedi.
Şaşırmıştı Sahra. Yüzünde anlamsız ifadeler dolaşırken Serkam yine konuştu: "Dün o kadar yakınıma gelip, tanışmak isterken, bir öğrencinin söyledikleri neden seni vazgeçirdi?" diye sordu.
Demek olup biteni biliyordu. Nasıl duymuş olabilir diye düşünürken, Serkam'ın kafa karışıklığının yüzünde yarattığı anlamsızlığı fark ettiğini düşündü ve hemen toparlanmaya çalıştı. İstemeden, birisini etkilemek için kullandığı bakışlarını takınarak adeta "beni şaşırtamadın" dercesine atıldı. "Çünkü öğrencin çok inandırıcıydı. Doğru söylediğini düşündüm." dedi.
Yüzüne geri dönen "kendime güveniyorum" ifadesini cömertçe kullanıyordu Sahra. Artık konuşma sırası Serkam'daydı. Bakışlarını hiç çekmeden konuşmaya başladı:
-Sence doğru mu söylemiş?
-Bilmem! Daha otuz saniye oldu konuşmaya başlayalı.
—Aslında öğrenci haklı. Evet az konuşurum. Hatta bazen hiç!
—Pek öyle görünmüyor şu an.
—Resimlerimi anlayanlarla birkaç kelime konuşurum.
—Benim anladığımı nerden çıkardın.
—Gözlerinden.
—Herkes resimlerimi anlamsız bulurken, sen onlara bakışlarınla anlam yükledin dün.
—Benden habersiz beni mi seyrediyordun? Bu biraz haksızlık oldu ama şimdi.
— Evet! Tıpkı ben tek başıma şarkı söylerken, senin beni dinlemendeki haksızlık gibi.
Utanmıştı Sahra. Ne söyleyeceğini bilemedi. Yanaklarının ısındığını fark etti. Boş gözlerle adamın yüzüne bakarken, bir taraftan da ne söyleyebileceğini düşünüyordu ama sonuçsuz bir girişimdi. Adam arkasını dönüp gidiyorken, Sahra sadece "dur" diyebildi. Bir refleks haliyle söylenmiş bir şeydi. "Dur"... ama gerisi yoktu. Sessizlik vardı ardında. Ne söyleneceğinin belli olmadığı aşikar bir sessizlik...
Adam durdu ve arkasına bakmadan hafifçe geriye doğru eğdi yüzünü. Sanki "ne söyleyeceksen hemen söyle" der gibi bir ifadesi vardı. Ama Sahra'nın elinde bir "dur"undan başka hiçbir şeyi yoktu. Eğer söyleyecek bir şey bulamazsa, yeni yeni aralanmaya ve içeri ışık almaya başlayan bir kapının sertçe kapanacağını duyumsadı. O kapının ardına kadar açılmasını ve adamın içeri girmesini istiyordu Sahra.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

10 Aralık 2013 Salı

Araz

Araz, Kahraman Tazeoğlu tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Roman, 9786054455515, 104 Sayfa, Ekim/2013

Kitabın 63. sayfasından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Dört yıl boyunca beraber yaşayacağımız bu hayatın içine onca ayrıntıyı ve anıyı sığdırabileceğimiz, ne Murat'ın ne de benim aklıma gelirdi. Şimdi duvarlarındaki hüzne kısık gözlerle baktığım bu evde ne kadar çok şey paylaştığımızı düşünüyorum.
Burada ağladık. Burada güldük. Paramız olmadığı için yiyecek alamadığımız ve aç yattığımız günler oldu. Yakacağımızın olmadığı soğuk kış gecelerinde, birbirimize sarılarak uyuduk. Eve geç gelişlerimizde, penceremizin önüydü nöbet tuttuğumuz yer... Birbirimiz için kavgalara girdik. Bu evde temizledik yaralarımızı. Hasta olduğumda bana ilaç bulup getirdi. Sabaha kadar başımda bekleyip, defalarca atletimi değiştirdi. Beraber evimizi temizledik. Beraber kirlettik. Zaman zaman Aylin de katıldı bu derbeder halimize. Vize ve finallerde üçümüz beraber, sabahlara kadar ders çalıştık.
Bazı geceler sabaha kadar Araz'a mektup yazardım. İkisi de başıma dikilir, "Vay bee! Hem şair hem aşık olunca insan, sabaha kadar yazar tabii" derlerdi. Sonra Aylin Murat'a sataşır, "sen bir kere bana "Aylin'ime" diye başlayan mektup yazmadın" derdi.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

30 Kasım 2013 Cumartesi

Aynı Yatakta Üçümüz

Aynı Yatakta Üçümüz, İlkim Öz tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Destek Yayınları, Kişisel Gelişim, 9786054771875, 254 Sayfa, Kasım/2013

Kitabın 190. ve 191. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

"Benimle Kimse İlgilenmedi, Babam Bile!"
Sabah uyandığımda dışarıdaki lapa lapa kar geceden beri yağıyor olmalıydı ki yollar kapanmış görünüyordu. Yılın ilk karlı sabahına uyandığınızda etrafta tertemiz, mis gibi koku olur ve huzur veren bir sessizlik hüküm sürer.
Tabii bu sessizlik çok uzun sürmez. İşlerine gitmek için yola çıkmaya çalışanlar, okul servisleri derken patinaj ve korna gürültüleriyle sessizlik bozuluverir.
Karlı günlerde İstanbul'da trafik ayrı bir karmaşaya dönüşürken, Ankara'da da durum çok farklı olmaz.
Ofise biraz gecikmeli de olsa gidebilmiştim. Arzu'nun benden önce geldiği, bekleme odasından gelen telefon konuşmasından anlaşılıyordu. Biriyle kavga ettiği belliydi. Oldukça yüksek bir sesle karşı tarafa bağırıyordu.
Seans odasına geldiğinde yüzü sinirden kıpkırmızı kesilmişti.
"Ah kusura bakmayın lütfen. Erkeklerin bu densiz davranışları beni çılgına çevirmeye yetiyor."
"Tatsız bir durum var sanırım."
"Hem de nasıl? Adam kendini ne sanıyorsa bana sürekli emirler verip duruyor. Yani patronumdan söz ediyorum. Aynı zamanda sevgilim de oluyor kendileri."
"Evet, anlıyorum. Sorun nedir?"
"Bu hafta sonu için iki günlüğüne şehir dışına gidecektik ama yurtdışından iş için misafirleri geliyormuş. Bana hiç sormadan tatili iptal etmiş. Bu ne terbiyesizliktir. Bir de bana diyor ki: 'Sen istersen bir arkadaşınla git.' Görüyorsunuz değil mi, beni dışarıya itiyor. Sonra da hayatıma başka biri girince kahırlarından ölüyorlar. Neyse, aslında saçma sapan konular işte."
"İlk görüşmemizden sonra kendini nasıl hissettin?"
Arzu kahverengi üzerine yılan derisi yamalarla süslenmiş çantasını açarak içinden mendilini çıkarmış ve şöyle demişti:
"Sanırım soğuk algınlığına tutuldum. Sürekli burnum akıyor. Ne sormuştunuz? Ah evet geçen seansın ardından kendimi rahatlamış hissettim. Aramızda sağlam bir iletişim kuruldu gibi geldi bana. Size güvendiğimi fark ettim. Daha önce gittiğim uzmana karşı böyle bir duygu hissetmemiştim, zaten o yüzden de onunla devam etmedim. Adını söylememe gerek var mı?"
"Yok hayır, hiç gerek yok."
"Zaten sonradan öğrendim ki psikolog da değilmiş. Şu şimdilerin modası olan yaşam koçu, iletişim danışmanı adı altında çalışan ne olduğu belirsiz biriymiş.
Belki dedikoduya girecek ama kadın o kadar çok konuşuyordu ki onun terapist olduğundan şüphe etmeye başlamıştım. Hem çok konuşuyordu hem de saçmalıyordu. Onun beni dinleyip çözmesi gerekirken ben onu dinliyordum.
Düşünsenize hem onca para veriyorum hem de karşımda uzman sandığım kişinin saçmalıklarını dinliyorum.
Ah bir de parayı peşin alıyor. Hani sizin gibi seansa bağlı değil. Demiştim ki: 'Ya beni iyileştiremezseniz, param ne olacak?' 

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap