kapı birden vuruldu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapı birden vuruldu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Ekim 2012 Perşembe
"Etgar Keret’ten genç yazarlara 10 tavsiye..."
Türkçeye Avi pardo'nun çevirileri ve Siren Yayınları'nın katkısıyla çevrilen Etgar Keret kitapları, Kitap Galerisi çalışanları da dahil olmak üzere birçok Türk okurunu hayran bırakmıştı. (Bakınız: 1) Gazze Blues, 2) Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, 3) Buzdolabının Üstündeki Kız, 4) Nimrod Çıldırışları, 5) Kapı Birden Vuruldu)
1 Ekim tarihinde Radikal Gazetesi'nin katkısıyla 5 şanslı okur Etgar Keret'le buluşup söyleşi yapma şansı yakalamıştı. O 5 okurdan birisi de Kitap Galerisi'nin sosyal medya ayağını gerçekleştiren Tuna Bahar'dı. Bahar'ın yazısını okumayanlara hatırlatalım, okuyanlara da geri dönüş yaptıralım, yazı burada.
Etgar Keret’ten genç yazarlara 10 tavsiye
1. Mutlaka severek yazın.
Yazarlar yazma sürecinin ne kadar zor ve acı verici olduğunu söylemeyi çok severler. Yalan söylüyorlar. İnsanlar, hayatlarını gerçekten hoşlandıkları bir şey yaparak kazandıklarını kabul etmek istemezler.
Yazmak başka bir hayat yaşamanın yoludur. Bir sürü farklı hayat yaşamanın. Asla olmadığınız ama içlerinde tamamen sizi barındıran sayısız insanların hayatını. Oturup bir sayfayla yüzleşmeye çalıştığınız –başaramasanız bile– her seferde hayatınızın ufkunu genişletebilme fırsatına sahip olduğunuz şükran duyun. Bu eğlencelidir. Harikadır. Fiyakalıdır. Ve kimsenin sizi aksine inandırmasına izin vermeyin.
2. Karakterlerinizi sevin.
Bir karakterin gerçek olabilmesi için dünyada en az bir insanın, o karakterden hoşlansa da hoşlanmasa da onu sevebilmesi, anlayabilmesi gerekir. Yarattığınız karakterlerin anası babası sizsiniz. Eğer onları siz sevemezseniz kimse sevemez.
3. Yazarken kimseye hiçbir şey borçlu değilsinizdir.
Gerçek hayatta, uslu durmazsanız hapse ya da akıl hatanesine düşebilirsiniz; ama yazıda her şey serbesttir. Eğer öykünüzde çekici bulduğunuz bir karakter varsa, onu öpün. Öykünüzde nefret ettiğiniz bir halı varsa, salonun orta yerinde ateşe verin onu. İş yazmaya geldiğinde, klavyenin tek bir tuşuyla gezegenleri yok edebilir, uygarlıkları yeryüzünden silebilirsiniz ve bir saat sonra alt kattaki teyzeyle koridorda karşılaştığınızda size yine de selam verir.
4. Her zaman ortadan başlayın.
Başlangıç, kekin, kek kabına değmiş olan yanık kenarı gibidir. Başlamak için ihtiyacınız olabilir ama yenilebilir sayılmaz.
5. Sonunu tahmin etmemeye çalışın.
Merak, büyük bir güçtür. Onu elden bırakmayın. Bir öykü ya da bir bölüm yazarken durumun ve karakterlerinizin motivasyonlarının hâkimiyetini elinizde tutun ama kurgudaki sürpriz gelişmelere şaşırmaya da devam edin.
6. Bir şeyi hiçbir zaman sırf “âdetten” olduğu için kullanmayın.
Paragraflar, çift tırnaklar, sayfayı çevirdiğiniz halde adı değişmemiş olan karakterler: Bunlar yalnızca size hizmet için var olan kurallardır. Eğer işinize yaramıyorsa boş verin gitsin. Bir kural sırf okuduğunuz her kitapta işe yaraması, sizin kitabınızda da işe yarayacağı anlamına gelmez.
7. Kendiniz gibi yazın.
Eğer Nabokov gibi yazmaya kalkışırsanız dünyada bunu sizden iyi başaran (ve adı Nabokov olan) en az bir kişi olacaktır. Ama kendi tarzınızda yazmaya gelince, kendiniz olma konusunda dünya şampiyonu her zaman siz olacaksınız.
8. Yazarken odada mutlaka yalnız olun.
Kafelerde yazmak kulağa romantik de gelse, etrafınızda insanların olması, siz farkında bile olmadan boyun eğmenize neden olacaktır. Kimse yokken kendi kendinize konuşabilir, hatta farkına varmadan burnunuzu bile karıştırabilirsiniz. Yazı yazmak da burun karıştırmaya benzeyebilir bazen; etrafınızda birileri varken eylem tabiiliğini kaybeder.
9. Yazdıklarınızı seven insanların sizi teşvik etmesine izin verin.
Ve geri kalan herkesi görmezden gelin. Yazdığınız şey onlara göre değilmiş. Boş verin. Dünyada başka bir sürü yazar var. Eğer yeterince ararlarsa, eninde sonunda kendi beklentilerini karşılayacak bir yazar bulurlar.
10. Herkesin fikrini alın ama kimseye kulak asmayın (ben hariç).
Yazmak dünyadaki en mahrem alanlardan biridir. Kimsenin size kahveyi şekerli mi sütlü mü sevdiğinizi öğretemeyeceği gibi, nasıl yazacağınızı da başkasından öğrenemezsiniz. Biri size doğru gelen, rahat gelen bir tavsiyede bulunursa kullanın. Biri size doğru gelen ama rahat gelmeyen bir tavsiye verirse üzerinde bir saniye bile durmayın. Başka birine iyi gelebilir, ama size değil.
Kaynak: koltukname.com
Fotoğraf: Murat Nedim Koca
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.
kitap
3 Ekim 2012 Çarşamba
Etgar Keret'le 5 Çayı'ndaydık!
Tarih: 1 Ekim 2012.
Yer: İstanbul Modern’in boğaz manzaralı restoranı.
Saat: 16:00.
Kitap Galerisi’nin Sosyal Medya olaylarını gerçekleştiren Tuna Bahar mekâna giriş yapar.
Olay: Etgar Keret!
Radikal yetkilileri saat 16:00’da orada olmamızı rica etmişlerdi, biz oradaydık da kendileri trafiğe takıldıkları için yoklardı ne yazık ki. Olsun, sonradan katıldılar aramıza.
Etgar Keret’in saat 17:00’da orada olacağı söylenmişti. Dendiği gibi saatler tam 17:00’ı gösterdiğinde Etgar Keret restoranın giriş kapısında Türkiye’deki yayıncısı Sanem Sirer’le birlikte görüldü.
Keret’in giyiminden hemen anladık ki ne modayı takip ediyor ne de gösterişli görünmek istiyor. Yani tam beklediğim gibi. Saçlarını taramadığı da her halinden belliydi. On puan da buradan verdik zaten :)
Radikal yetkilileri o saatte orada olamadıkları için konuşmayı ve çevirmenliği Sanem Hanım’a yükleyerek kahvelerimizi söyleyip sorulara başladık. Malumunuz dünyaca ünlü bir yazarı öyle her gün göremiyoruz, bu yüzden vakit nakittir diyerek adamcağızı soru yağmuruna tuttuk.
İlk ben başladım. Özellikle “kent”lerin yazı ve yaratma dünyasındaki önemini sordum. Bunu sorarken de Joyce’un Dublin’ini, Pamuk’un İstanbul’unu, Dostoyevski’nin Petersburg’unu referans gösterdim. Keret bu soruya, kentlere çok fazla takılmadığını, kentlerden ziyade insanların kendisine ve yazmak istediği hikâyelere ilham verdiğini söyledi. Sonra katılımcılardan Hüseyin bir dizi politik – güncel soru yöneltti kendisine. İstanbul’un şehir hayatındaki kargaşasından, Tel Aviv’deki durumdan, İsrail’in siyasi dengesinden, arkasındaki güç Amerika’dan...
Neyse ki bu konuşmalar fazla uzamadı, Sanem Hanım’ın da belirtmesiyle bu siyasi konulardan yazarın sanatına doğru tekrardan akmaya başladık.
Diğer katılımcılar Nuray ve Hakan birer soru sordular ve Keret’in tatlı diliyle yanıtlarını almış oldular. (Nuray ve Hakan konuşurken ben dışarı çıkmak zorunda kaldığım için soruları tam bilemiyorum, yalan yanlış bir şey yazmaktan korktuğum için de kısa kesiyorum)
Derken benim soru bombardımanım resmen başladı: Cioran’ın intihar etmek gibi bir seçenek olduğu için, intihar etmeyi tercih etmemesi durumunu, bununla ilgili ne düşündüğünü sordum. Keret öncelikle Cioran okumadığını, bilmediğini söyledi. Fikire katıldı; intihar etmek hepimizin elinde olan bir şey; ancak intihar etmiyorsak yaşamı seçmiş olmalıyız. Bu durumda da yaşam bize zorla dayatılan bir şey olmaktan çıkar ve bizim bu yaşamla ne yapmak istediğimize kadar gider. Burada kendi hayatından kişisel bir hikâye de anlattı: 19 yaşında askeri görevini yaparken, başka bir asker arkadaşı tüfekle kendini vurarak intihar etmiş. Onu bulan ise Keret olmuş. Bu olaydan o kadar etkilenmiş ki, “Borular” adlı ilk hikâyesini yazmış askerdeyken. Keret, o günden beri de hikâye yazıyor.
Ardından geçenlerde “Nimrod Çıldırışları” adlı hikâyesini okuduğumu ve bu hikâyenin diğer tüm hikâyelerden farklı olduğunu söyledim. “Nimrod Çıldırışları”ndaki karakterlerin sayfalardan fırlayıp gerçek hayatta can bulduklarını, hiçbir hikâyesinde rastlamadığım bir gerçeklikle karşılaştığımı ifade ettim. Onun hikâyelerinde gerçeklik ne kadar vardı? Buna cevap olarak mizahı etkin bir güç olarak kullandığını (benden önce Hüseyin’in sorduğu soruyla da bağlantılı olarak) mizahın basit bir şey olmadığı söyledi. “Sonuçta insanları gıdıklayarak da güldürebilirsiniz; ancak bu mizah olmayabilir. Mizahın olması düşüncelerimizde ve algılarımızda yepyeni kanallar açılmasını sağlamaktadır. Bu yüzden gerçeklik ve mizah iç içe geçmişse hikâyelerimde sakın şaşırmayın. Ancak seni tebrik ederim, Nimrod Çıldırışları diğer hikâyelerimdem gerçekten farklıdır. Çünkü senin dediğin gibi oradaki karakterler gerçektir. Yani, hikâyeyi anlatan karakter dışındaki iki kişi, benim gerçek hayattaki arkadaşlarımdır.” (Burada ağzım kulaklarımdaydı :) )
Bundan sonra bizden Oğuz Atay örneğini verdim. Şu an Türkiye’de en kıymetli ve en çok okunan yazarlardan biri olduğunu; ancak Atay’ın sağlığında neredeyse hiç okunmadığını, kitaplarının 2. baskısını yapmadığını, bu yüzden kendi günlüğüne bugün okuyabildiğimiz “Ey okur! Sonunda bana bunu da yaptınız” cümlesinin var olduğunu belirttikten sonra, kendisinin de böyle bir durum yaşasaydı ne yapabileceğinden dem vurmak istedim. Keret buna fazla takılmayacağını, önemli olanın çok satmak değil, 2 okurun bile kitabını okuyup anlayacağını ve bunun ona yeteceğini söyledi. Burada hayatından bir örnek daha verdi: İlk kitabı çıktıktan sonra, kitabın 800 tane sattığı kendisine bildirilmiş. Keret de tanıdığı herkese, gittiği her ortamda kitabın tam 800 tane sattığını gurur duyarak anlatmış. Derken bir gün yayınevinden kendisini aramışlar, şöyle demişler: “Etgar, 800 tane satmak önemli bir başarı değil, hatta bu satış bizim yayınevimiz için küçültücü bir durum. Bunu hiçbir yerde söyleme artık!” Keret bu ikâza çok sinirlenmiş ve onlarla kavga etmiş. “800 tane satması asla küçümsenecek bir şey değil. Hatta bence ilk kitap için büyük bir başarı. Tabii başarı da kişiden kişiye değişir; ancak benim görüşüme göre nicelik değil nitelik daha önemli” diyerek cevabını toparlamış oldu.
Bunu takiben Faulkner’in bir söyleşisinden alıntı yaptım: Faulker (Sanırım Paris Review’de) bir söyleşisinde; önemli olanın “yaratıcılık” olduğunu diğer bütün ahlâki değerlerin boş olduğunu, bu sayede yazan kişinin arkadaşının parasını ve viskisini çalabileceğini gönül rahatlığıyla desteklediğini söylediğini, bu minvalde hem kendisinde hem de yazılarında “ahlâk” nerede duruyor diye sordum? Öncelikle Faulkner’in kendisinin de favori yazarlarından olduğunu belirtti. Ancak Faulkner’in yazmak için her yol mûbahtır anlayışına katılmadı. “Sırf ben yazayım diye çıkarlarımı gözetirken, meselâ; bir çocuğun kolu kırılsa vicdan azabı yaşarım. Her şeyden önce iyi yazmaktan da önce iyi bir insan olmaya çalışıyorum. Ve iyi bir insan olmak göründüğü kadar kolay değil, ben de bu yüzden çok çabalıyorum dedi ve burada epey güldük :)
Sevdiğim her yazarda merak ettiğim bir şey vardır: Yazdıklarının kalitesini bir yazar nasıl anlar? Bu soru yıllardır kafamı kurcalayan, zihnime huzursuzluk veren bir sorudur. Hazır fırsatını bulmuşken Keret’e de sorayım dedim. Yazdıklarının kalitesini nasıl anlıyor, yazdığı her şeyi editörüne yolluyor mu? Bu konuda oldukça rahat bir yapısı var Keret’in. Sevdiği ve yazmak istediği konular üzerinde kafa patlattığı için bir kere yazmaya gömüldü mü artık ne yemek düşünüyor ne de başka bir şey. Tamamen yazının içinde vakit geçiriyor, istediği hikâyeyi yazdığına inandığı zaman da onu dosyasına ekliyor.
Sizin için epey kısalttım söyleşiyi; ancak ana hatlarıyla verdiğimi düşünüyorum. Son soru olarak da, Ekim ayında olduğumuzu ve önümüzdeki günlerde Nobel Akademisi’nin 2012 Nobel Edebiyat Ödülü’nün kime verildiğini açıklayacağını, büyük ödüllere ve özellikle Nobel’e nasıl baktığını sordum: Keret, ödülleri fazla ciddiye almıyor. Elbette kitaplarının fazladan bir dile çevrilmesi onu nasıl mutlu ediyorsa, ödül alması da onu aynı şekilde mutlu edebiliyor. Yalnız şuna dikkat çekti; ödüller Keret için “tavsiye” niteliği taşıyor. Yani, bir kitabın üstünde “2010 Man Booker Ödüllü” yazması, o kitabı seçen ve ödüle değer gören insanların, diğer okuyuculara tavsiyesi olarak anılmalı, aksi takdirde; o daha iyi yazıyor, bu Nobelli harika bir yazar cümlelerine kesinlikle katılmıyor.
Yaklaşık 100 dakika süren söyleşinin sonuna böylece gelmiş oluyoruz, kitaplarımızı imzalatıyoruz, Radikal çalışanları fotoğraf çekiyor ve kamera görüntüleri alıyor, hepsinden önemlisi ise hepimiz gülüyoruz.
Ayrılırken insanın elini çok içten, candan bir şekilde sıkıyor Keret, çok nazik gülüyor, sorularımız için tekrar tekrar teşekkür ediyor. Ben de bu sırada bizim yayınevi Everest’ten çıkan Ahmet Ümit’in Bab-ı Esrar kitabının İngilizce çevirisini ve tek kelime Türkçe bilmemesine rağmen kendi romanım Petunya’yı imzalayıp veriyorum. Çok mutlu oluyor. Beş altı kez tokalaşmadan sonra anca ayrılabiliyoruz.
Önemli not: Kitaplarını okuduğumuz bir yazarı görmek biz katılımcıları çok mutlu etti. Radikal Gazetesi ne iyi etti bu etkinliği gerçekleştirerek. Dileğimiz bu etkinliklerin devamının gelmesidir. Başta Radikal Gazetesi Reklam Müdürü Fulya Özgel Yılmaz’ı ve tüm Radikal ekibini kutluyor ve Kitap Galerisi adına kendilerine teşekkürlerimi sunuyorum.
Tuna Bahar
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.
kitap
2 Ekim 2012 Salı
İsrail kitapçılarında en çok çalınan kitaplar kime aitmiş dersiniz?
İsrail kitapçılarında en çok çalınan kitaplar kime aitmiş dersiniz: Etgar Keret'e!
İnsanlar kaderlerini nasıl yönlendirebilir ki? Hayat bir uçurumdan aşağıya savrulmaya benzer. Seçim yapma özgürlüğün yere çarpana değin vardır. Benim karakterlerim her şey onların aleyhindeyken bile hayallerini bırakmıyor, umut etmekten vazgeçmiyor. Düşüşün acısını hafifletmiyor ya, yine de bir şekilde, kemikleri paramparça olmuşken başlarını dik tutmalarını sağlıyor.
(Alıntı: Critical Mob söyleşisi.)
Kaynak: sireninsesi.blogspot.com
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.
kitap
1 Ekim 2012 Pazartesi
Etgar Keret, Hakan Günday'la İstanbul'da...
Etgar Keret, ITEF davetlisi olarak İstanbul'da. Yeni kitabı "Kapı Birden Vuruldu" ile karşılayacağımız Keret, 2 Ekim Salı günü Hakan Günday ile bir söyleşi gerçekleştirecek. Yer: Cezayir Restoran, Galatasaray. Saat: 18.00
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.
kitap
28 Eylül 2012 Cuma
Etgar Keret, Kapı Birden Vuruldu
"Uzun zamandır okuduğum en komik, en karanlık ve en sivri öyküler." - Jonathan Safran Foer
"Keret, müthiş bir yazar. Yeni kuşağın sesi." - Salman Rushdie
"Keret'in öyküleri içinize işliyor." - Ira Glass
"Çarpıcı bir mizah." - Clive James
"Kara mizahı seviyorsanız, bundan iyisni bulamazsınız." - Baltimore Sun
Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü’nün dâhi yazarından bir çırpıda okunan, tuhaf, komik ve zekâ pırıltılarıyla ışıyan bir kitap: Kapı Birden Vuruldu.
Gündelik yaşamın kuytuları, Keret’in benzersiz evreninde fosforlu neonlar altında parlıyor, hayalle gerçeğin karıştığı bu şahane öykülerde her an, her şey gerçekleşiyor.
Bir öpücük sonunuzu hazırlamak için yeterli oluyor, hayaller karın doyuruyor, kimilerinin en ağır kazalardan burunları bile kanamaksızın çıktığı dünyada sizin bileğiniz burkulsa alçıya alınıyor.
Kapı birden vuruluyor ve kader rotasını çiziveriyor.
Kalabalıklar içindeyken yalnızlık sularında boğulanlar, kendilerini her daim yedek saflarında ya da kazazedeler arasında bulanlar, güneşli günlerde bile çamura basmayı başaranlar ve talih kuşunun kuyruğuna tutunup yukarılara uçma hayalleriyle en dibe vuranlar bir araya geliyor ve hayat denen tuhaf mucizenin akışına aksak ritimlerle karşı çıkıyor.
Etgar Keret, Kapı Birden Vuruldu, Çev. Avi Pardo, Siren, 2012.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.
kitap
Etiketler:
avi pardo,
buzdolabının üstündeki kız,
etgar keret,
kapı birden vuruldu,
kitap,
kitap galerisi,
kitap önerileri,
siren yayınları,
tanrı olmak isteyen otobüs şoförü,
yeni kitaplar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




