siren yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
siren yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2013 Pazartesi

Tüysüz

Tüysüz, Woody Allen tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Siren Yayınları, Roman, 9786055903091, 232 Sayfa, Eylül/2011

Kitabın 5. 6. ve 7. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

4 Aralık 2013 Çarşamba

Sırf Anarşi

Sırf Anarşi, Woody Allen tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Siren Yayınları, Deneme, 9786055903060, 173 Sayfa, Ocak/2008

Kitabın 56. ve 57.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


Bak Snell,
Kodese ben değil sen giriyorsun, sahibi olmadığın bir filmi pazarlamaya kalkmaktan değilse, resmi evrakta sahtecilik yapmaktan. Çünkü senin dahi oğlun uykusunda konuşuyor ve Elsie'nin kayıt yapmak gibi bir hobisi var. Bu arada negatifi korumaya çalışıyorum ama işim hiç kolay değil. Bir yanda yeğenim Shlomo var. Önümüzdeki hafta altısına basıyor yumurcak. Görsen, ele avuca sığmaz bir şey. Neyse, çocukcağız tabii en zor günlerini yaşıyor. Geçenlerde pürtüklü bir taş alıp ikinci bobinin ortasına boydan boya çizik atmış. Bobinleri kutusundan çıkarmaya ve tırnak törpüsüyle kaplamalarını kazımaya bayılıyor. Neden mi? Nerden bileyim? Kazımayı seviyor, hepsi bu. Sonra kız kardeşim Rose var, geçen gün yedinci bobine el kremi bulaştırdı. Zavallı kız. Kocası yakınlarda öldü, ağır bir kalp krizi sonucunda. Ama ben demiştim; kadın duştan çıkarken çıplak gözle bakma ona demiştim. Her neyse, bu kadar inatçı olman çok yazık çünkü bu film sayesinde şimdiye kadar ikimiz de çok iyi para kazanabilirdik. Öte yandan, ilkeli bir adam olmanı takdir ediyorum. Bu arada, resmi evrakta sahtecilik nedir ve neden yüz kızartıcı bir suçtur? Benden bu kadar, köpek kaptı şimdi bobinin birini.
Varnishke

Varnishke,
Seni beyinsiz tekhücreli! Sana, Algae'nin filminin yayın haklarından yüzde ıo pay teklif ediyorum. Aslında hakkın olan, senin avam dilinle konuşmak gerekirse, tek bir metelik bile değil, üzerine en kuvvetlisinden filit sıkılmasıdır!
Aklımı başıma toplayıp bu teklifimden vazgeçmeden önce kabul mektubunu yazmanı tavsiye ediyorum. Çünkü bu, ergen sinemacılarla at boku kokulu bir ortamda geçirdiğin sıkıcı yazlardan, Miami veya Bermuda'nın muhteşem sahillerine gidiş biletin olabilir. Üstelik kazancının bir bölümünü iyi bir plastik cerraha aktarman durumunda, Bayan Varnishke'nin insan içine çıkmasına izin bile verilebilir belki.
Winston Snell

Sevgili Oğlum,
Elsie, fare kapanı kurarken peynir taze mi diye koklamak üzere fazla eğilmesi sonucu geçirdiği kazanın ardından girdiği komadan bir anlığına uyandı. Çok şükür! Neyse, uyanır uyanmaz ilk iş olarak kulağıma eğildi ve "Yüzde yirmi yap!" diye fısıldadı. Sonra, yatırdığında uyuyan oyuncak bebekler gibi gözleri tekrar kapandı. Bu arada, sen gerekli yerlere yakışıklı imzanı atar atmaz (noter huzurunda olması gerekiyormuş), hem negatiflerine kavuşacaksın, hem de Elsie'nin yaptığı muhteşem bütün lahana dolmasından sana birkaç dilim göndereceğiz ücretsiz olarak. Yalnız kabımızı geri göndermeyi unutma. Sağlık ve afiyet dilerim.
Yeni ortağın, Moe Varnishke

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

20 Kasım 2013 Çarşamba

Eğrisi Doğrusu

Eğrisi Doğrusu, Woody Allen  tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Siren Yayınları, Deneme, 9786055903244, 160 Sayfa, Ocak/2010


Kitabın 19. 20. ve  21. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 

Sevgili Vardebedian' cığım,
Bugün ne kadar üzüldüğümü anlatamam. Sabahleyin gelen mektupları gözden geçirirken, yirmi ikinci hamlemi (At, şah kanadının dördüncü karesine) içeren 16 Eylül tarihli mektubumun ufak bir adres hatası yüzünden açılmadan geri gönderilmiş olduğunu fark ettim—ismini ve adresini yazmayı unutmuşum (daha Freudyen bir hata yapabilir miydim acaba?) Ha... bir de posta pulunu yapıştırmayı. Son zamanlarda borsadaki çalkantılar yüzünden dengemin altüst olduğu bir gerçek. Yukarıda belirttiğim 16 Eylül günü uzun zamandır düşüş eğiliminde seyreden konsolide anti-madde hisselerinin dip yapması, New York Borsası ekranından kaybolup gitmelerine ve benim komisyoncumun birden baklagiller piyasasına düşmesine neden oldu. Tabii bunu kendi savsakhk ve yetersizliğimin gerekçesi olarak sunmuyorum sana. Gaf yaptım. Bağışla beni. Kayıp mektubu fark edememiş olman senin tarafında da bir ihmalkârlık olduğunun açık bir belirtisi ama. Bunu coşkunluğuna veriyorum; Tanrı şahidimdir, herkes hata yapar. Hayat böyle—satranç da aynı.

Neyse, yanlışlık ortaya çıkarıldığına göre basit bir düzeltmeyle devam edebiliriz. Eğer benim atımı senin şahın dördüncü karesine aktarma nezaketini gösterebilirsen, sanırım naçiz oyunumuzda eksiksiz ilerleyebiliriz. Sabahki mektubunda yaptığın şah mat bildirimi, kurallar gözetilirse korkarım yanlış bir hamleydi çünkü bugünkü bulgumuzun ışığında durumu yeniden inceleyecek olursan mat edilmeye yakın duran şahın seninki olduğunu göreceksin. Tek başına açıkta, korumasız. Yırtıcı fillerim için durağan bir hedef. İronik! Minyatür bir savaşın iniş ve çıkışları bunlar. Kader, sahibine ulaşmayan bir mektup kılığına girerek ağlarını örer ve—voilâ!—işler tersine döner. Bu şanssızlıktan dolayı dilerim en içten özürlerimi kabul edersin. Bir sonraki hamleni heyecanla bekliyorum.
Ek olarak, kırk beşinci hamlem: Atımla, vezirini alıyorum.
İçtenlikle,
Gossage

Gossage,
Kırk beşinci hamleni (atınla vezirimi ele mi geçiriyorsun?) içeren mektubunu bu sabah aldım. Eylül ortasındaki mektuplaşmalarımızdaki eksikliklerle ilgili uzun uzadıya açıklamalarını da okudum. Bakalım seni doğru anlamış mıyım? Atını, haftalar önce tahta üzerinden yok etmiştim. Şimdi, yirmi üç hamle önce postada kaybolan bir mektuptan dolayı o atın şah kanadının dördüncü karesinde olduğunu iddia ediyorsun. Böyle bir aksilik olduğunun farkında değildim ve hatırladığım kadarıyla senin yirmi ikinci hamlen tamamen farklıydı. Sanırım daha iyi bir konum sağlamak amacıyla vezirin altıncı karesine alarak feda ettiğin kaleni akabinde darmadağın etmiştim ve bu hamlen trajik bir şekilde elinde patlamıştı.
Şah kanadının dördüncü karesi an itibariyle benim kalem tarafından işgal edilmiş durumda ve sen de atlarından yoksun olduğundan, adresine ulaşamamış olan mektubunun bir geçerliliği bulunmuyor. Benim vezirimi almak için hangi taşını kullandığım da pek anlayamadım. Sanırım senin arzun, neredeyse bütün taşların kuşatılmış olduğuna göre, şahını benim filimin dördüncü karesine çekmek olacaktır (tek seçeneğin bu.) İnisiyatifi elime alarak bu düzenlemeyi senin yerine ben yaptım ve karşılığında günün hamlesini, yani kırk altıncı hamlemi yaparak, vezirini alıp şah mat diyorum. Böylelikle mektubun aydınlığa kavuşmuş oldu.
Sanırım şimdi, oyunun kalan son hamleleri canlı ve akıcı bir şekilde tamamlanabilir.
İçtenlikle, Vardebedian


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap



3 Ekim 2013 Perşembe

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Etgar Keret tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Siren Yayınları, Hikaye, 9786055903268, 152 Sayfa, Ocak/2012



Kitabın 7. 8. ve 9. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü

Bu öykü geç gelen yolculara asla kapı açmayan bir otobüs şoförüne dair. Kimseye. Ne otobüsün yanında koşup ona yalvaran bakışlarla bakan ezik lise öğrencilerine, ne kapıya aslında zamanında gelmiş de bütün suç şoförünmüş gibi vuran sinirli tiplere, ne de onu ellerindeki alışveriş torbalarını sallayarak durdurmaya çalışan yaşlı ve titrek kadınlara. Kötülüğünden değil, çünkü kötülüğün zerresi yoktu bu otobüs şoförünün ruhunda; ideoloji meselesiydi sadece. Bu şoförün ideolojisine göre, geç gelmiş yolcuya kapıyı açmak otuz saniyenin altında bir zaman alsa ve kapıyı açmamak yolcunun hayatından on beş dakika kaybetmesi anlamına gelse bile, açmamak toplumun yararınaydı; çünkü o otuz saniye otobüsteki her yolcu tarafından kaybedilmiş olacaktı. Otobüste durağa zamanında gelmiş altmış kadar suçsuz yolcu bulunduğunu varsayarsak hep birlikte yarım saat kaybedecekleri kolaylıkla hesaplanabilirdi, on beş dakikanın iki katı. Geç kalanlara kapı açmamayı bu yüzden ilke edinmişti.

Otobüs şoförünün ideolojisinden en çok zarar görmesi gereken kişinin adı Eddie'ydi, ama diğerlerinin aksine otobüsün arkasından koşacak tipte biri değildi; o denli tembel ve harcanmış biri. Eddie, aptal sahibinin zekâsı ancak böyle bir kelime oyununa yettiği için adını Steakaway koyduğu bir restoranda aşçı yamağı olarak çalışıyordu. Yemekler de öyle methiye düzülecek türden filan değildi, ama Eddie'nin kendisi gerçekten iyi bir insandı - o kadar iyiydi ki, pişirdiği yemek fazla başarılı olmamışsa masaya servisi bizzat yapıp özür dilerdi. Mutluluğu, Mutluluğa erişme fırsatını en azından, işte o özürlerden biri sayesinde buldu. Getirdiği başarısız bifteği sırf Eddie kendini kötü hissetmesin diye son lokmasına değin yiyecek kadar iyi yürekli bir kız biçiminde. Kız ona telefon numarasını vermeyi reddetmekle kalmamış, adını da söylememişti. Ama ertesi gün saat beşte kararlaştırdıkları bir yerde onunla buluşmayı kabul etmişti - Yunus gösterisinde tam olarak.
Ancak Eddie bir rahatsızlıktan mustaripti - bu yüzden de hayatta pek çok şeyi ıskalamıştı. Öyle lenf bezlerinin filan şiş-tiği türden bir rahatsızlık değil söz konusu olan, yine de çok etkiliyordu hayatını. Bu hastalık onu hep on dakika fazla uyumaya itiyor, hiçbir çalar saat para etmiyordu. Steakauıay'deki işine de bu yüzden her gün geç gidiyordu - bir de kamu yararını bireysel desteğin önünde tutan otobüs şoförü yüzünden. Ama bu kez, Mutluluk söz konusu olduğu için, Eddie ciddi önlemler almaya karar verdi. İşten eve dönünce her zamanki gibi küçük bir şekerleme yapmaktansa uyanık kalmayı yeğledi ve televizyon seyretti. İşi sağlama bağlamak için üç farklı çalar saat kurmakla yetinmeyip telefonla uyandırma servisini de aradı. Ama çözümü yoktu bu hastalığın, Eddie çizgi film kanalını seyrederken bir bebek gibi uyuyakaldı. Bir milyon çalar saatin sesiyle ter içinde ve yine on dakika geç uyandı. Üzerini bile değiştirmeden evden fırlayıp otobüs durağına doğru koşmaya başladı. Nasıl koşulduğunu bile unutmuştu neredeyse, kaldırımdan indiğinde ayakları dolanıyordu. En son okulda, beden eğitimi dersinden yırtmanın bir yolu olduğunu keşfetmeden önce koşmuştu, altıncı sınıftayken. Ama o zamanlardan farklı olarak şimdi deli gibi koşuyordu, çünkü kaybedeceği bir şey vardı ve ne göğsündeki ağrı ne de bütün o Lucky Strike'ların hırıltısı mutluluğu yakalamasına engel olamayacaktı. Hiçbir şey durduramazdı onu, kapıyı kapatıp yavaşça yola çıkan otobüs şoförümüzün dışında. Dikiz aynasından gördü Eddie'yi, ama daha önce izah ettiğim gibi bir ideolojisi vardı otobüs şoförünün - her şeyden çok adalet sevgisine ve basit aritmetiğe dayanan son derece mantık-'lı bir ideoloji. Şoförün aritmetiği Eddie'yi hiç ilgilendirmiyordu ama. Hayatında ilk kez bir yere zamanında varmayı gerçekten istiyordu. Bu yüzden de hiç şansı olmamasına karşın otobüsün arkasından koşmayı sürdürdü.

Birden, yüzde yüz olmasa da, talihi değişti Eddie'nin; otobüs durağının yüz metre ötesindeki trafik lambası kırmızıya döndü. Eddie otobüse yetişip ön kapıya dayandı. Kapının camını yum-ruklayacak güçten yoksundu. Nemli gözlerle şoföre bakıp soluk soluğa dizlerinin üzerine çöktü. Bu da otobüs şoförüne bir şeyi anımsattı - otobüs şoförü değil de Tanrı olmayı istediği günlere dair. Acıklı bir anıydı çünkü şoför sonunda Tanrı olamamıştı, otobüs şoförü olmuştu, ki o kadar da kötü sayılmazdı, çünkü otobüs şoförlüğü ikinci tercihiydi. Otobüs şoförü birden, bir gün Tanrı olursa bütün kullarına müşfik davranacağına ve onları dinleyeceğine nasıl ant içtiğini hatırladı. İşte bu yüzden, yüksekteki koltuğunun üzerinden Eddie'yi asfalta çömelmiş gördüğünde, yüreği kaldırmadı. İdeolojisine ve aritmetiğine rağmen, kapıyı açtı ve Eddie otobüse bindi - teşekkür bile edemedi, soluklanmaya çalışıyordu.

Bu noktada okumayı bırakmak en iyisi olurdu, çünkü Eddie Yunus Gösteri Merkezi'ne zamanında vardığı halde Mutluluk gelmedi, çünkü bir erkek arkadaşı vardı. O kadar iyi yürekliydi ki bunu Eddie'ye söyleyememiş, onu ekmeyi yeğlemişti. Eddie bekledi onu, kararlaştırdıkları bankın üzerinde, iki saate yakın.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

1 Ekim 2013 Salı

Gündelik Felaket Teorileri

Gündelik Felaket Teorileri, Marisha Pessl  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Siren Yayınları, Roman, 9786055903473, 576 Sayfa, Eylül/2013



Kitabın 19. 20. ve 21. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

BİRİNCİ KISIM
Othello
Hannah Schneider'ın ölümünden önce anneminkinden bahsedeceğim size.
Annem, Natasha Alicia Bridges van Meer, Oxford'daki Dean King Volvo ve Infiniti Bayi'nden Volvo marka yeni bir lacivert steyşın alması gereken günden iki gün önce, 17 Eylül 1992'de, saat öğleden sonra üçü on geçe, babamın Mutlak Ölüm adını taktığı beyaz Plymouth Horizon'uyla 7 numaralı Mississippi Eyalet Otoyolu'nun korkuluklarını yarmış ve bir dizi ağaca toslamış.
Anında ölmüş. Babam kaderin tuhaf bir cilvesi yüzünden annemi öğle yemeği sularında arayıp beni her zamanki gibi Calhoun İlkokulu'ndan almasına gerek kalmadığını söylemeseymiş ben de anında ölecekmişim. Ancak babam, o gün, Siyaset Bilimi, 400a: Çatışma Çözümleri dersinin ardından her zamanki gibi boş sorular soran öğrencilerini ekmeye ve beni okuldan aldıktan sonra günün kalanını Su Vadisi'ndeki Mississippi Yaban Hayatı Koruma Parkı'nda geçirmeye karar vermişmiş.
Babamla birlikte Mississippi'nin 1,75 milyonluk ak kuyruklu geyik nüfusuyla ülkedeki en başarılı geyik kontrol programlarından birine sahip olduğunu (Teksas'ın ardından ikinciymiş) öğrendiğim sırada kurtarma ekipleri hidrolik makas yardımıyla hurdaya dönmüş arabadan annemin cesedini çıkarmaya uğraşıyorlarmış.
,
Babamın annem hakkındaki yorumu: "Annen arabeskti"
Annemi tarif ederken, küçüklüğünde yedi yıl New York'taki meşhur Larson Bale Konservatuarı'nda (anne ve babasının arzusu doğrultusunda burayı bırakıp Doğu 81. Sokak'taki Ivy Okulu'na devam etmişti) eğitim gördüğünden, bir de hayatını güzellik ve disiplin içinde geçirdiğinden bale terimleri (atitüd, makas ve sallanan adım diğer gözdeleriydi) kullanmaya bayılırdı. Neden ailesinin Madison Caddesi'ndeki beş katlı evi yerine Astoria'da bir stüdyoda oturduğunu, neden American Exp-ress veya Coca-Cola yerine BTSA'da (Bağımlılık Tedavisi Sürecindeki Anneler için çalışan bir sivil toplum kuruluşu) çalıştığını ve neden kendinden on üç yaş büyük olan babama tutulduğunu anlayamayan anne ve babası Geneva ve George Bridges ile arkadaşlarına laf dokundurarak, "Klasik bir eğitim almasına rağmen Natasha, daha hayatının baharında, kendi tekniğini geliştirmişti ve ailesi ile arkadaşlarının gözünde o dönem için epey aykırı sayılırdı," derdi.
Üç kadeh burbon yuvarladıktan sonra babamın Doğu 86. Sokak'taki Edward Stillman Mısır Sanatı Müzesi'nin Firavun Salonu'nda annemle tanıştığı geceyi anlatmaya koyulması işten değildi. Annemi salonun diğer ucunda, Mısır krallarının mumyalanmış uzuvlarının ve Üçüncü Dünya öksüzleri yararına para toplamayı amaçlayan gecede kelle başına 1.000 dolar karşılığı ördek yiyen insanlarla dolu kalabalığın arasından görmüştü. (Üniversiteden bir meslektaşı tesadüfen toplantıya katılamayınca iki biletini babama vermişti. Yani varlığım için Columbia Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Arnold B. Levy ile şeker hastası eşine teşekkür etmeliyim.)
Natasha'nın elbisesinin babamın belleğinde habire renk değiştirme eğilimi vardı. Kimi seferinde "kusursuz vücudunu saran ve Postacı Kapıyı İki Kere Çalar'daki Lana Turner kadar çarpıcı kılan bir güvercin beyazı," kimi zamansa "baştan aşağı kırmızı" olurdu. Babam davete Columbia'nın İngilizce bölümünde yeni doçent olmuş Ithacalı Bayan Lucy Marie Miller'la gitmişti ama onun ne giydiğini hiç hatırlayamazdı. Lucy'yi gördüğünü ya da Kral II. Taa'nın muazzam bir başarıyla muhafaza edilmiş kalçasına dair kısa sohbetlerinden sonra ona veda ettiğini dahi hatırlayamıyordu çünkü ilgili sohbetten birkaç saniye sonra annem ilişmişti gözüne: IV. Ahmosis'in dizi ve baldırının önünde o geceki eşlikçisi, San Franciscolu Aimes'lerden Nelson L. Aimes'le birlikte dikilip dalgın dalgın sohbet eden açık sarı saçlı, asil burunlu Natasha Bridges. Babam, "Oğlan ancak bir paspas kadar çekiciydi," diye yadetmek-ten hoşlanırdı ya, kimi zaman anlatılarında zavallı Bay Aimes sadece "kambur duruşlu" ve "çalı saçlı" olmakla suçlanırdı.

Annemle babamın aşkı, ham kraliçesinden beceriksiz kralına, çarpıcı güzellikteki prensesinden fakir kalmış prensine kadar her öğesiyle eksiksiz, (pencere pervazına toplanan kuşlar ve diğer tüylü canlılar yüzünden) afsunlu ve bir adet Nihai Lanet ile tamamlanan vahşi bir peri masalıydı.
Geneva Bridges, hesapta son telefon konuşmalarında anneme, "Onunla mutsuz öleceksin," demişmiş.
Babam, George ve Geneva Bridges'ın dünyadaki diğer insanların aksine ondan neden hiç mi hiç etkilenmedikleri sorulduğunda kesin yanıtı bir türlü bulamazdı. Adı Gareth van Meer'di; 25 Temmuz 1947'de, İsviçre'nin Biel kentinde doğmuş, anne-babasını hiç tanımamış (babasının savaştan sonra gizlenen bir Alman askeri olduğundan kuşkulanıyordu gerçi) ve Zürih'te, Sevgi (Liebe) ile Anlayışa (Verstandis) rastlamanın Rat Pack {Der Ratte-Satz) üyelerinin sahne alma ihtimaliyle eşit olduğu bir yetimhanede büyümüştü. Onu "azamete" iten "aklına koyduğunu yapma yetisi" dışında her şeyden yoksun olan babam, Lozan Üniversitesi'nde burslu olarak ekonomi okumuş, Uganda'daki Uluslararası Jefferson Üniversitesi'nde iki yıl ders vermiş, Nikaragua'nın Mana-gua kentindeki Dias Gonzales Üniversitesi'nde Rehberlik ve Akademisyenlik Yöneticisi'nin muavinliğini üstlenmiş ve Amerika'ya ilk kez 1972'de ayak basmıştı. Doktorasını 1978'de Harvard'ın Kennedy İdari Bilimler Fakültesi'nden, büyük yankı uyandıran "Özgürlük Savaşçısının Laneti: Gerilla Savaşı ve Üçüncü Dünya Devriminin Safsataları" başlıklı teziyle almıştı. Sonraki dört yılı Kolombiya'nın Cali kentinde, ardından Kahire'de ders verip tatillerinde Haiti, Küba ve aralarında Zambiya, Sudan ve Güney Afrika'nın bulunduğu çeşitli Afrika ülkelerinde bölgesel çatışmalar ve dış yardım üzerine hazırladığı kitap için saha araştırmaları yaparak geçirmişti. ABD'ye geri döndüğünde Brown Üniversitesi'nde Harold H. Clarkson Siyaset Bilimi Profesörü olarak göreve başlamış ve 1986'da da Columbia Üniversitesi Ira F. Rosenblum Dünya Düzeni Çalışmaları Profesörlüğü'ne geçmiş.


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

2 Temmuz 2013 Salı

Jon Krakauer - Yabana Doğru (Into The Wild) | Kitaptan okuma parçası

# Jon Krakauer - Yabana Doğru (Into The Wild) | Kitaptan okuma parçası #

1996 yılında, Krakauer’in de dahil olduğu Everest’e tırmanan ekip iniş esnasında sert bir fırtınaya yakalandı ve altı dağcıdan dördü hayatını yitirdi (Everest’e tırmanan 15 dağcının hayatına mal olan bu ölümcül tırmanışı Everest Günlüğü kitabında anlatmıştır).

1996 yılında yayınlanan “Yabana Doğru” 2007’de Sean Penn tarafından sinemaya aktarıldı. Müzikleri Eddie Vedder tarafından yapılan ve ülkemizde Özgürlük Yolu adıyla gösterilen film, büyük beğeni topladı.

               

- 1 -

ALASKA'NIN İÇLERİ

27 Nisan 1992

Fairbanks'ten selamlar! Bu benden alacağın son haber, Wayne.

Buraya iki gün önce ulaştım. Yukon bölgesinde otostop çekmek çok zor oldu. Ama nihayet buradayım işte.

Bana gelen tüm mektupları gönderenine ilet lütfen. Tekrar Güney'e dönene değin uzun zaman geçebilir. Eğer bu macera ölümle sonuçlanır ve benden bir daha ses çıkmazsa, harika bir adam olduğunu bilmeni istiyorum.

Artık yabana doğru yürüyorum. Alex

(Cartage - Güney Dakota'daki Wayne Westerberg'e yollanmış kartpostal.)

Gri Alaska şafağında, yol kenarına yığılmış karların içinde başparmağı havada, titreyerek bekleyen otostopçuyu fark ettiğinde, Jim Gallien, Fairbanks'in altı buçuk kilometre dışındaydı. Otostopçu fazla büyük değildi; on sekiz, bilemedin on dokuz yaşındaydı. Sırt çantasından namlusu görünen tüfeğe rağmen hayli dost canlısı birine benziyordu bu genç adam. Kırk dokuzuncu eyalette sırtında bir Remington yarı-otomatikle bekleyen bir otostopçu, sürücülerin tereddüt etmesine neden olacak bir şey sayılmadığından Gallien kamyonetini kenara çekip çocuğa atlamasını söyledi.

Sırt çantasını Ford kamyonetin arka koltuğuna atan otostopçu kendini Alex diye tanıttı. "Alex?" Gallien çocuğun soyadını da öğrenmek istemişti.


Atılan yeme gelmeyen çocuğun cevabı, iğneleyici bir tonda, "Yalnızca Alex," oldu. 1,75 boylarındaki ince yapılı çocuk, yirmi dört yaşında olduğunu ve Güney Dakota'dan geldiğini söyledi. Ardından, Denali Ulusal Parkı'nın sınırına dek gitmek istediğini, buradan ormanlık alanın içlerine girmeyi ve "birkaç ay için bu topraklarda yaşamayı" düşündüğünü açıkladı.

Sendikalı bir elektrikçi olan Gallien, George Parks Otoyolu üzerinden Denali'nin 380 kilometre ilerisindeki Anchorage'a gidiyordu; bu yüzden çocuğa nerede inmek isterse oraya dek götürebileceğini söyledi. Alex'in ancak 12-13 kilo çekermiş gibi görünen sırt çantası, deneyimli bir avcı ve orman adamı olan Gallien'in dikkatinden kaçmamıştı; çocuğun çantası, bu arazide, özellikle de baharın ilk zamanlarında geçirilecek birkaç ay için fazla hafifti. "Bu türden bir yolculuğa çıkan birinin yanına almasını bekleyeceğiniz yiyecek ve malzeme miktarının yakınından bile geçmiyordu," diye hatırlıyor Gallien.

Hava aydınlandı. Tanana Nehri'ne bakan ormanlık bayırlardan inerlerken, Alex güneye doğru devam eden, rüzgâra açık bataklık araziye dalıp gitmişti. Gallien, kamyonetine aldığı çocuğun güneydeki eyaletlerden gelen ve Jack London fantezilerini yaşamak uğruna başlarına neler gelebileceğini akıllarından geçirmeyen çatlaklardan biri olup olmadığını düşündü. Alaska, yıllardır hayalperestleri ve uyumsuz tipleri kendine çekmiştir. Son Hudut'un muazzam genişlikteki, dokunulmamış topraklarının hayatlarındaki tüm boşlukları kapatacağını düşünen insanlar kendilerini burada bulmuştur. Fakat Alaska toprakları merhametsizdir, ne umutları ne de özlemleri umursar.

---

Jon Krakauer - Yabana Doğru (Into The Wild) | Siren Yayınları, Roman, Çeviren Taylan Taftaf, 246 sayfa, 4. Baskı Mayıs 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

3 Haziran 2013 Pazartesi

Henry Miller - Clichy'de Sessiz Günler

# Henry Miller - Clichy'de Sessiz Günler #

Henry Miller, Clichy'de Sessiz Günler'e Paris'in renklerinden bahsederek başlıyor ve New York'un tekdüzeliğinden dem vururken Paris'te hayatın grilerden ibaret olduğunu, öyle ki grinin burada etkisini yitirdiğini belirtiyor. Grinin tonları bugün, kısa vadeli hafızamızda farklı çağrışımlar barındırıyor, ancak Miller'ın bahsettiği, belki de tüm yazınına damgasını vuran hassasiyetin ta kendisinden, hayatın gözü zaman zaman kör eden ışığında gölge oyunlarının cazibesinden ibaret.

               

Çöp tenekesinde bulunanlarla bastırılan midelerin, karanlık bir sokağın sonunda ne olduğunu bilmeden atılan adımların, daktilo başında yaşanan anlık aydınlanmaların, yalnızlığın kudretinin ve sefaletinin, çürüyen ve çürüyüşüne şahit olunan dünyanın tüm haz ve hüzünlerine kucak açarak yola devam etmenin, kişinin salt varoluşuyla her şeye meydan okumasının öykülerini anlatırken, grinin tüm tonlarına kucak acıyor Henry Miller.

Gölgelerde gizlenenlerden ürkmeyenler için, benzersiz bir dünya var Clichy'de Sessiz Günler'de.

Parlak ışıklara çekilenler gri bölgeleri farklı yorumlayan diğer eserlere göz atabilir. (sireninsesi)

"Yaşamın amacı yaşamaktır ve yaşamak farkındalık demektir; keyifle, sarhoşluk ve huzur içinde, ilahi biçimde farkındalık."

"Hayat bize sürekli yeni fırsatlar, yeni kaynaklar sunar, hareketsizliğe indirgendiğimizde bile. Hayatın hesap defterinde dondurulmuş kredi diye bir şey yoktur."

Henry Miller`dan kışkırtıcı ve cesur bir metin: Clichy`de Sessiz Günler.

Çağdaş edebiyatın büyük ustası, uygarlık yalanları karşısında kahkahalarla gülüyor ve zamanın çarkları, insanların yaşamasına ya da ölmesine aldırmaksızın, ısrarla dönüyor. Miller`ın Paris yıllarından yansımalar barındıran Clichy`de Sessiz Günler, yaşam denen döngünün tüm hilelerini bir bir sayıp döküyor. Dünya kendi mezarını kazmakla meşgulken hayatın tadını çıkarmanın, gerçekleri kuytu sokak köşelerinde, pespaye otel odalarında ve yüreğin derinliklerinde aramanın öyküleri, kaybedecek hiçbir şeyi olmadan yaşamanın kitabını yazmış bu büyük yazarın kaleminde devleşiyor.

Zamanın sarmalı bizi bilinmezlere doğru çekerken, Henry Miller isyankâr şarkılarını söylemeye devam ediyor... Uygarlığın kokuşmuşluğu karşısında hazları, hüzünleri ve tek silahı olan sözcükleriyle.

Henry Miller - Clichy'de Sessiz Günler | Siren Yayınları, Roman, Çeviren Avi Pardo, 112 sayfa, Haziran 2013.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Yakında geçer

                               

"Ertesi sabah panik içinde uyandım. Nerden kaynaklandığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ödümü patlatan şeyin ne olduğunu keşfedinceye kadar kımıldamamaya kararlı halde, öylece yattım. Ama zaman geçtikçe olup bitenden ne kadar habersiz olduğumu daha iyi anladım, korkum arttı. Yatakta donup kalmış, kendimle elimden geldiğince sakin bir tonla konuşuyordum. "Telaşlanma oğlum, telaşlanma. Gerçek değil bu olan, kafanda sadece." Ama bu olanın, her ne idiyse, sadece kafamın içinde olması beni gerçekten dehşete sürüklüyordu.

Kendime kim olduğumu hatırlatmanın yararı olacağını düşünüp birkaç kez adımı tekrarlamaya karar verdim. Bunun yararı olacaktı mutlaka. Ama adımı hatırlayamadım. Yataktan kalkmamı sağladı en azından. Evin içinde dolanıp üzerinde adım bulunan bir fatura ya da mektup aramaya koyuldum. Ön kapıyı açıp kapının dış kısmına baktım. Turuncu renkte bir çıkartma yapıştırılmıştı kapıya: "Harika bir hayat yaşa!" yazıyordu çıkartmada.

Holde oynayan çocukların bağırışlarını ve yaklaşmakta olan ayak seslerini duydum. Kapıyı kapatıp üzerine yaslandım. Sakin ol. Birazdan hatırlarsın ya da hatırlamayabilirsin. Belki de hiçbir zaman yoktu bir adın. Beni ter içinde bırakan, nabzımı dört nala koşturan her ne idiyse, o değildi asıl mesele, başka bir şeydi. "Sakin ol," diye fısıldadım kendime yine. "Her kimsen, sakin ol. Bu daha fazla süremez yakında geçer."


Görsel: vousbenisse.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

29 Nisan 2013 Pazartesi

Yol'a devam

                                   

"Eski bir fotoğraftaki eskimiş bir yüz kadar aşina, sanki bu kayalıklardan, güneş siperliğinin göglgesindeki bütün o fundalıklardan ve sapsarı kumları beyaza boyayan o kalpsiz, masmavi denizden, görkemli uçurum banketlerinden aşağı akan vadinin bütün o dereciklerinden, şu ta uzaklardaki mavi çayırlardan ayrılalı beri bir milyon yıl geçmiş gibi, son birkaç gün boyunca sırf insanların küçücük yüzlerine ve ağızlarına baktıktan sonra bu kocaman, iniltili kabarışı görmek öyle şaşırtıcı ki - Sanki doğanın kendisine özgü devasa, cüzzamlı bir yüzü var, canavar gibi burun delikleri, gözlerinin altında koskoca torbaları ve beş bin cip steyşın vagonu sonra da on bin Dave Wain ile Cody Pomeray'i daha bir ah çekmeden ya da hayıflanamadan yutmaya yetecek denli büyük bir ağzı - İşte hepsi orada, vadimin her bir mahzun çizgisi, gedikleri, işte gene Mien Mo dağının dorukları, yüksek şevli yollarımızın altındaki hülyalı ağaçlıklar, şaka değil bu, ansızın sevgili Alf'ın ta uzaklarda, öğle sonrasında ağılı çitlerinin oralarda otladığını görmekteyim - İşte şurada da deremiz, sanki başka yerlerde hiçbir şey olmuyormuşcasına coşmakta ve gündüz vaktinde bile diplerindeki dolaşık otlarıyla nedense karanlık ve acıkmış gibi görünüyor."

- Yol devam ediyor... Big Sur!

(Görselde, Kerouac'ın bir süre yaşadığı kulübe, Kaliforniya'da bir yerde.)

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

15 Nisan 2013 Pazartesi

"Jack Kerouac - Big Sur" Okuma parçası

# Jack Kerouac, Big Sur" Okuma parçası...

Jack Kerouac'tan Yolda'nın devamı niteliğindeki bir roman Big Sur, olgunlaşma çağındaki yazarın, kendisi ve hayatıyla hesaplaştığı, gerçeklere dayalı bir roman. Anılar birikmiş, tayfa toplanmış, şişeler dizilmiş yine. Delicesine, coşku ve sevgiyle, yol devam ediyor. Yaşam denen oyun sürüyor, sürüyor, sürüyor. Dibine kadar.

                          

- 1 -

Kilise çanlarından rüzgârla savrulan hüzünlü bir "Kathleen" ezgisi yoksul arka sokaklardan doğru yayılırken ben, bir içki âleminden daha derin kederler, gözlerimde çapaklarla uyandım ve arka sokaklarda serserilerle takılıp ahmakça sarhoş olarak San Francisco'ya "gizlice dönüşümü" berbat ettiğim ve dosdoğru North Beach'e, bizimkileri görmeye gittiğim için inim inim inledim, Lorenzo Monsanto'yla yazışmalarımıza, şehre sessizce sokulacağımı, onu telefonla arayıp Adam Yulch ya da Lalagy Pulvertaft (onlar da yazardır) gibi bir isim kullanacağımı, bunun üzerine onun beni arabasıyla gizlice Big Sur korusundaki kulübesine götüreceğini ve orada, tek başıma, kimse beni rahatsız etmeksizin altı hafta boyunca sırf odun keserek, su çekerek, yazarak, uyuyarak, yürüyüşlere çıkarak kalacağımı ana hatlarıyla belirten karşılıklı koca koca mektuplarımıza karşın hem de - Oysa cumartesi gecesi, kelekliklerin doruğunda, küp gibi City Lights kitabevine daldım ve oradaki herkes beni tanıdı (tebdil-i kıyafet babında balıkçı takkemi ve balıkçı kabanımla sugeçirmez pantolonumu giymeme rağmen) ve tabii sonunda tüm o ünlü barlarda herkes körkütük sarhoş olmuştu "Bitnikler Kralı" yeniden şehre dönmüş, millete bedava içki ısmarlamalar falan - Tam iki gün sürdü, Lorenzo'nun şehrin arka sokaklarındaki "gizli" otelime (4. Sokak'la Howard'ın kesiştiği yerdeki Mars Oteli) beni almaya geleceğini söylediği Pazar günü dahil, işe bakın ki beni aradığında yanıt veren olmuyor, o da komiye kapımı açtırıyor, bir de ne görsün, ben yerde şişelerin arasında yatmaktayım, Ben Fagan kısmen karyolanın altına uzanmış, bitnik ressam Robert Browning ise yatakta, horlamakta - Şöyle demiş Lorenzo o zaman kendine "Gelecek hafta sonu gelip alayım onu, herhalde bir hafta boyunca kentte içmek istiyor (her zamanki gibi herhalde)" ve doğrusunu yaptığını düşünerek arabasına atladığı gibi, pırr, bensiz, Big Sur'deki kulübesine gidiyor, ama Tanrım, ben uyandığımda Ben ile Browning çoktan uzamış, beni yatağa boca etmeyi de unutmamışlar, bu arada dışarıdaki çanlardan gelen "I'll Take You Home Again Kathleen"i dinliyorum, bizim o tüyler ürpertici, akşamdan kalma Frisco'nun damlarında esen sisli rüzgârda öylesine hüzünlü ki, vay be, nasıl da yolun sonuna gelmişim böyle, bırakın kentte bir dakika ayakta kalmayı becermeyi, kendimi ormanda bir sığınağa sürüyecek denli hal kalmamış bende - Beni meşhur eden kitap "Yol"un yayımlanmasından bu yana evden (anamın evinden) uzaklara gittiğim ilk yolculuk bu, hem de öyle meşhur olmuştum ki üç yıl boyunca sonu gelmez telgraflar, telefon çağrıları, istekler, postalar, ziyaretçiler, gazete muhabirleri ve tüm o diğer bokyedicibaşılar yüzünden aklımı kaçırıyordum neredeyse (oturmuş bir öykü yazmaya başlamışım, bodrum penceremden kalın bir ses çığırıyor:"MEŞGUL MÜSÜNÜZ?") hatta bir keresinde bir muhabir koşarak yatak odama daldı, tam da pijamalarımla oturmuş, bir rüyamı yazmaya çalıştığım sırada - Gençler, başımı dinlemek amacıyla evimin etrafına diktiğim 1.80 metrelik çiti aşıp içeri giriyor - Ellerinde şişelerle toplanmış gruplar çalışma odamın penceresinden bağrışıyor "İn aşağı da içelim, hep çalışmak, hiç eğlenmemek Jack'i bozar!"

----

Jack Kerouac, Big Sur, Çev. Nevzat Erkmen, Roman, Nisan 2013, Siren Yayınları.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

12 Nisan 2013 Cuma

Sanem Sirer Röportajı

Siren Yayınları'nın kurucusu ve editörü Sanem Sirer bizi kırmadı ve ortaya bu röportaj çıktı. Son birkaç yıldır kendine kemik bir okur kitlesi kazanan yayınevinin felsefesini ve duruşunu anlamak için güzel cevaplar aldık. Lafı daha fazla uzatmadan Sanem Sirer'le yaptığımız söyleşiye geçelim...

                                   

  (1 Ekim 2012 tarihinde İstanbul Modern'de gerçekleşen Etgar Keret söyleşimiz. Fotoğraf: Muhsin Akgün)

1) Merhaba, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkürler... Siren Yayınları bugünlerde oldukça hareketli günler geçiriyor: Etgar Keret'in bir hikâyesinden uyarlanarak Asaf Hanuka'nın çizimleriyle güzelleşen Bilek Kesenler'i uzun bir matbaa süreci sonunda yayımladınız. Bugünlerde de Jack Kerouac'ın Yolda'nın devamı niteliğinde olan romanı Big Sur'u yayıma hazırladınız. Önümüzdeki aylarda bizi neler bekliyor?

Önümüzdeki aylarda yine çağdaş edebiyatın kayda değer genç seslerine yer vereceğiz; Marisha Pessl, Dave Eggers, Karen Russell, Laird Hunt gibi çağdaş edebiyat arenasında görece yeni ve yenilikçi isimlerin kitaplarını yayına hazırlıyoruz, henüz duyurmadığımız isimlere yönelik çalışmalarımızı da sürdürüyoruz. Çağdaş klasiklerden Henry Miller’ın Oğlak Dönencesi ile Clichy’de Sessiz Günler’i mutfağımızda örneğin, pek çok diğer değerli eser ile birlikte.

2) TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'na düzenli olarak katılan yayınevlerinden birisiniz ve fuar standınız "Zamanın Ruhu" konseptli dekoruyla oldukça ilgi çekici. Siren'in adını ve Zamanın Ruhu'nu kısaca anlatabilir misiniz?

Çağdaş edebiyat odaklıyız; zamanın ruhu, içinde yaşadığımız çağa ve döneme ait edebiyata ağırlık verdiğimiz için seçtiğimiz bir başlık. Siren adı da bu hassasiyet ile bağlantılı aslında; şimdiye ait sesleri, bugünün edebiyatını önemsiyor, bu sesleri duyurmanın aciliyetini hissediyoruz; Siren adı, gerek mitolojik açılımı gerek aciliyet çağrışımı ile misyonumuzla örtüşüyor.

                                              

           (TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı 2012, Siren Yayınları'nın "Zamanın Ruhu" konseptli standı)

3) Siren Yayınları çeviri eserler yayımlayan butik bir yayınevi. Az sayıda kitap yayımlamak gibi bir politika izleminizin nedenleri nelerdir ve hangi kriterlere göre kitap yayımlıyorsunuz?

Bu, tartışmaya açık bir mesele kanımca; butik kimliğini benimsemiş değiliz, ayda 8-10 kitap yayımlayan yayınevleri mevcut olduğu için bu, bize yakıştırılan bir yafta olabilir ancak. Azını, çoğunu değil de, yayımlanan eserlerin okura ulaşıp ulaşmadığını konuşmanın daha sağlıklı olacağı kanaatindeyim. Tüm çabamız kitaplarımızın okuruna ulaşmasına yönelik, yayın politikamız da bu doğrultuda şekilleniyor. Kriterlerimiz ise belli; çeviri edebiyat odaklıyız ve çağdaş edebiyatın yeni, ilgiye şayan, kayda değer kalemlerini yine çağdaş öncülleriyle bir araya getirdiğimiz, metne odaklı bir bakış açımız var.

4) Çağdaş Dünya Edebiyatından çok iyi kitaplar yayımladınız. Etgar Keret, Jonathan Safran Foer, Dave Eggers, Joshua Ferris, Tea Obreht... Bu isimleri ne zamandır izliyorsunuz? Ve Türkiye'de bu isimler hiç bilinmezken nasıl oldu da basmaya cesaret ettiniz?

Etgar Keret, Tükiye’de daha evvel yayımlanmış ancak okuruna ulaşamamış bir yazardı; Gazze Blues sayesinde dikkatimizi çekti, devamında da hem güzel bir dostluk geliştirme hem de Keret’i okuruyla buluşturma misyonunu üstlendik. Jonathan Safran Foer, Dave Eggers, Joshua Ferris ve Tea Obreht, romanları, üslupları ve tarzlarıyla dikkatimizi çeken ve yayımlıyor olmaktan gurur duyduğumuz yazarlarımız. Salvador Plascencia ya da David Foster Wallace gibi nice yazarı bu bağlamda temsil etmekten onur duyuyoruz.

5) Sadece yeni yazarları değil Jack Kerouac, Herta Müller, Henry Miller, Muriel Spark, Shirley Jackson gibi görece daha eski yazarları da yayımlıyorsunuz; burada önemli olan yazarın adı mı metnin sağlamlığı mı?

Çağdaş edebiyatın yeni seslerini, öncülleriyle bir arada sunma çabası içindeyiz. Henry Miller ile Jack Kerouac, devamında Dave Eggers’ın yer aldığı bir edebiyat geleneğinin halkaları sayılabilir örneğin. Muriel Spark, zamanının ötesinde bir yazar, Shirley Jackson için de aynısı geçerli... Herta Müller, saydığınız diğer isimler arasında daha güncel bir isim ama edebi ağırlığıyla şimdiden klasikler arasında. Ancak yazarın ismi tek başına bir şey ifade etmez, önemli olan, her zaman, metnin sağlamlığıdır. Önemli olan kitaptır.

                                     

6) Avi Pardo, Nevzat Erkmen, Püren Özgören gibi çok iyi çevirmenlerle çalışıyorsunuz. Peki genç bir çevirmen de size başvurabilir mi?

Genç isimlerle de çalışıyoruz; elbette başvurabilirler.

7) Bu zamanda yayınevi işletmek çok zor bir iş. Bu bağlamda Türkiye'de yayıncılık dünyasıyla ilgili hem bir yayınevi sahibi hem de bir editör olarak neler söylemek istersiniz?

Türkiye’de yayıncılığın zahmetli ve yıpratıcı bir iş olduğunu, korsandan vergilendirme sisteminin adaletsizliğine uzanan pek çok alanda acilen revizyon gerektiğini söylemek, eskisi kadar kitap okunmuyor vs. diyerek yakınmak adettendir, ama ben sadece, tam da şimdi, bu zamanda yayıncılığın müthiş heyecan verici, bir o kadar zorlu ve değeri kendi içinde katlanarak çoğalan bir faaliyet olduğunu belirtmek isterim. İletişimin hızlandığı ve içeriğin çoğaldığı oranda yüzeyselleştiği bir çağda kitapların taşıdığı ağırlık da ister istemez değişiyor ama bir Word dosyasının kendi okurlarıyla buluşacak, daha da önemlisi etki yaratacak, kalıcı olacak bir kitaba dönüşmesi sürecinde rol almak, anılabilecek tüm çarpıklıkları önemsiz kılıyor.

8) Siren Yayınları kurulduktan sonra başka bir yayınevinden çıkıp da "Keşke biz yayımlasaydık" dediğiniz bir kitap oldu mu?

Metnin çevirisi, editörlüğü, kapağı ve sunumu, yayınevinin tarzını ortaya koyar; bir kitap bir yayınevi tarafından yayımlandıktan sonra artık o yayınevine has bir süzgeçten geçmiş demektir. Dolayısıyla, bir okur olarak, Türkçede yayımlandıktan sonra tanışıp sevdiğim pek çok yazar mevcut elbette, ancak yayıncı kimliğimle böyle bir yaklaşım gütmem mümkün değil. Bir başkasına bakıp keşke o olsaydım demeyeceğim gibi, bir başka yayınevinin yayımladığı kitaba dair böyle bir söylem geliştiremem.

9) Nedense birçok kişi gibi ben de ne zaman Türkçe eser basacağınızı merak ediyorum, tabii hiç basmayabilirsiniz de, ancak yine de sorayım; bu yönde bir çalışmanız var mı?

Önümüzdeki birkaç yıl boyunca çizgimiz aynı düzlemde ilerleyecek gibi görünüyor. Türkçe eser yayımlamaya yönelik net bir tarih yok, ancak bu yönde çalışmalarımız mevcut tabii.

10) Türkiye'de ve dünyada yaptığı işleri özellikle takip ettiğiniz editör / editörler var mı?

Elbette, severek takip ettiğim pek çok yayınevi, dergi, fanzin, web sitesi, yayın yönetmeni, editör var; tek tek saymam mümkün değil.

11) sireninsesi.blogspot.com adlı bir blog yazıyorsunuz ve Siren Yayınları'nın kemik okuyucu kitlesi bu blogu sürekli takip ediyor. Okurla bu şekilde birebir ilişki kurmak yayınevine olan ilgiyi artırıyor mu?

Sirenin Sesi, yazarına ait, özerk bir mecra gibi işliyor daha çok; zaman zaman yayınevinin mutfağından haberler ağır bassa da genel anlamda yazarına bir diyalog alanı sağlıyor. Blog, vakitlerinin çoğunu masa başında geçiren blog yazarının kurumsal kimliğinden uzaklaşıp hem yaptığı işlerden hem de yazın dünyasında olan bitenden keyfince bahsedebildiği, takipçilerle irtibata geçebildiği bir soluklanma mecrası daha çok ve gördüğü ilgi yazarını sevindiriyor.

12) Siren Yayınları'ndan çıkan kitapların kapak tasarımları çok başarılı. Kitapların künyesinde Nazlım Dumlu ismini görüyoruz. Kendisinin başka projeleri var mı?

Nazlım Dumlu, Siren ekibinin yapıtaşlarından biri; kreatif direktörümüz aynı zamanda. Kitap kapaklarından Tüyap standımızın detaylarına değin tüm tasarımlarımızda onun imzası var. Dolayısıyla Nazlım Dumlu bu ara başka projeleriyle değil Siren işleriyle öne çıkacak.

13) Son olarak şunu sorayım: Bir editör olarak "iyi kitap" nasıl seçilir sizce?

Yayınevi kimliği doğrultusunda, bu soruya farklı yanıtlar düşünmek mümkün; “iyi kitap” tanımını ise ayrıca deşmemiz gerekir. Kaygı, kurgu ve karakter açısından yayınevinin kriterleriyle örtüşen, tutarlı, özgünlüğünü ortaya koyabilen ve editörün kalp ritmini bu doğrultuda hızlandırabilen her kitap iyi kitaptır.

Zaman ayırıp soruları cevapladığınız için çok teşekkür eder, Siren Yayınları'nın başarılarının devamını dileriz...

Ben teşekkür ederim.

--- KitapGalerisi adına Tuna Bahar ---

10 Nisan 2013 Çarşamba

IMPAC Dublin 2013 adayları açıklandı

# IMPAC Dublin 2013 adayları açıklandı #

                                    

Her yıl merakla beklenen edebiyat ödüllerinden biri de IMPAC Dublin'dir. Önce uzun liste ve sonrasında kısa liste olarak iki liste hazırlanan ödülü Türkiye'den bu zamana kadar sadece Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı romanıyla alabilmişti.

IMPAC Dublin'e aday adayı olan kitaplar kütüphanelerin önerileriyle belirleniyor, ardından 10 kitaplık bir kısa liste oluşturulup altı kişilik jüriye iletiliyor.

IMPAC Dublin 2013 adayları arasında yer alan 10 kitaptan 4 tanesi Türkçe'de de yayımlandı. Bu kitaplar; Harita ve Topraklar, 1Q84, Tavan Arasındaki Buda ve Hızlandıkça Azalıyorum. Bir kitap ise şu an çeviri aşamasında. O kitap da Karen Russell'ın Swamplandia'sı. Bu kitap önümüzdeki aylarda Siren Yayınları'ndan çıkacak.

IMPAC Dublin 2013 Adayları:

1) Michel Houellebecq - Harita ve Topraklar

2) Haruki Murakami - 1Q84

3) Julie Otsuka - Tavan Arasındaki Buda

4) Kjersti Skomsvold - Hızlandıkça Azalıyorum

5) Karen Russell - Swamplandia

6) Kevin Barry - City of Bohane

7) Andrew Miller - Pure

8) Arthur Phillips - The Tragedy of Arthur

9) Sjón - From the Mouth of the Whale

10) Tommy Wieringa - Caesarion

http://www.impacdublinaward.ie/

--- KitapGalerisi 

9 Nisan 2013 Salı

"Jack Kerouac - Big Sur" Yol devam ediyor!..

# "Jack Kerouac - Big Sur" Yol devam ediyor!.. #

"Sevgili Sterling,

... Üç saat önce yeni romanım 'Big Sur'ü tamamladım, teleks rulosunun yarısı üzerinde, 60.000 kelimelik bir anlatı, Zen Kaçıkları'na kıyasla daha büyük bir coşku içinde yazıldı, muhtemelen 'daha iyi' bir roman, tepeden konuşmuyor, yer yer Yolda'daki gibi soluksuzca akıyor, hüznü ve sefeleti açısından Tristessa'yı solluyor, Cody ve Sax'teki yüce anlatımı çağrıştırıyor, ama şu anda net değerini oturtamaz haldeyim, psikolojik engeller henüz ortadan kalkmadığından 60.000 kelimelik teleks kağıdından ibaret henüz (öyle ki, iki ay geçmeden ve bu psikolojik engeller buharlaşıp gitmeden evvel onu sevip sevmediğime karar veremeyeceğim, ancak o zaman bu tuhaf ve temiz metin kalacak elimde.) -- anlayacağın, dört yıldır vermek istediğim haberi veriyorum sana, burada anlattığım üzere yeni bir roman yazdım ve hâlâ yazabildiğim için çok mutluyum.

Ama ah, çok hüzünlü, sana yemin ederim ki bir sonraki kitabım komedi olacak, başka yolu yok."

                                            

Nevzat Erkmen çevirisiyle bir Jack Kerouac romanı: Big Sur.

Şarap, şiir ve macera, tercihen doğada, şehrin çılgın kalabalığından uzakta... Bitmek bilmeyen içki alemleri, gece vakti düşülen yollar ve en sıcak dost ortamlarında bile ruhu üşüten yalnızlıklar eşliğinde olanca güzelliğiyle bir Beat şöleni: Big Sur. Yaşam kadar atik ve neşeli, yaşam kadar dehşetli.

Kerouac, bir döneme damgasını vuran Beat kuşağının buhranlarını Big Sur'de temize çekiyor. Tanrıya isyan ederek, durmaksızın içerek, her köşede ölümü görerek ve hayatla raksını sürdürerek kravatlı-takım elbiseli düzen düşkünleriyle dalgasını geçiyor. Ve Kerouac'ın kelimeleri, yaşamın temposuna yetişme telaşında, sayfalara sığmaksızın akıyor.

Big Sur, olgunlaşma çağındaki yazarın, kendisi ve hayatıyla hesaplaştığı, gerçeklere dayalı bir roman. Anılar birikmiş, tayfa toplanmış, şişeler dizilmiş yine. Delicesine, coşku ve sevgiyle, yol devam ediyor. Yaşam denen oyun sürüyor, sürüyor, sürüyor.

Dibine kadar.

Big Sur, Jack Kerouac, Çev. Nevzat Erkmen, Roman, Nisan 2013, Siren Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

15 Mart 2013 Cuma

Bilek Kesenler!

                             

Daha önce Etgar Keret'in facebook sayfasından paylaştığı bir sayfalık çizgiromandan bir alıntı yapmıştık. O alıntı için buraya bakabilirsiniz.

Bugün de Siren Yayınları'nın sitesinde gördük ki, film uyarlamasıyla büyük kitlelere ulaşan bir Etgar Keret öyküsü olan Bilek Kesenler, Asaf Hanuka'nın çizimleriyle çok yakında çıkacakmış.

"Çünkü herkes öldürür sevdiğini... Ama intihar aşkı öldürmez."

Etgar Keret'in çarpıcı öyküsü Asaf Hanuka'nın muhteşem çizimleriyle: Bilek Kesenler!

Etgar Keret'in kitapları için buraya bakabilirsiniz.

24 Ocak 2013 Perşembe

"Herta Müller - Tek Bacaklı Yolcu"


- Herta Müller - Tek Bacaklı Yolcu -

"Ne var ki genç değildim artık" - Cesare Pavese

1

   GÖKYÜZÜNDE dönen radar çanaklarının altındaki küçük köylerin arasında askerler dikiliyordu. Burası diğer ülkenin sınırı olmuştu. Yarı yarıya göğe uzanan sarp sahil, çalılıklar, deniz lavantaları İrene için diğer ülkenin bitimi demek oluyordu.

   Bu bitimi en sarih biçimde kıyıya vuran ve geri çekilen suda görüyordu İrene. Kıyıya vurması kısa ve yüzen kafaların iyice ötesine geçerek gökyüzünü kaplayana kadar geri çekilmesi uzun süren suda.

   Bu kopuk yaz mevsiminde engindeki suların geri çekilmesi İrene'ye ilk kez ayaklarının altındaki kumdan daha yakındaymış gibi geliyordu.

   Sarp sahilin setlerinde, toprağın ufalandığı basamaklarda tıpkı öteki yazlarda olduğu gibi uyarı levhaları görüyordu İrene: "Heyelan Tehlikesi."

   Bu kopuk yaz mevsiminde uyarının ilk kez sahilden ziyade İrene ile alakası vardı. Sarp sahil toprak topaklarından ve kumdan inşa edilmiş, askerler tarafından inşa edilmiş gibiydi, anafor herhangi bir yerden karaya, içeriye sokulmasın diye.

   Askerler sarhoş olmuştu akşam vakti. Volta atıyorlardı yine. Şişeler çalılıkların içinde şıngırdıyordu. Bowling hatlarının, barlarda dans eden yazlık elbiselerin uzağında dikiliyordu askerler, radar hunilerinin altında. Işığı yakalıyordu huniler, bir de sudaki renklerin değişimini. Diğer ülkenin sınırına aitti onlar, tıpkı askerlerin diğer ülkenin sınırına ait olduğu gibi.

   Gök ve su geceleyin aynıydı.

   Gök önüne bakarak için için yanıyordu, gelgitin sürüklediği, oraya buraya dağılmış yıldızlarla tedirgin. Karanlığını, sessizliğini koruyordu. Ve su tepiniyordu.

   Su çoktan kararıp dalgalar yükseldiğinde gök hâlâ gri kalıyordu, gece bastırana değin, aşağıdan.

   Köyün yanı başındaki küçük barda çalan rock grubunun müziği duyuluncaya kadar sahil boyunca iki saat yürümüştü İrene. Her akşam iki saat.

   Yürüyüştü bunlar sözde.

   İrene ilk akşam gökyüzünün ötesine ve suya bakmıştı. Sonra bir fundalık diğer fundalıklardan daha farklı kımıldamıştı. Rüzgâr değildi nedeni.

   Fundalığın arkasında bir adam duruyordu. Suyun çırpıntısından daha yüksek, ama yine de fısıldarcasına çıkardığı sesle şöyle dedi adam:

   Bana bak. Kaçma. Sana bir şey yapmam. Hiçbir şey istemiyorum. Sadece görmek istiyorum seni.

   İrene olduğu yerde kalmıştı.

   Adam organını ovuyordu. Soluk soluğa kalmıştı. Deniz sesini alıp da beraberinde götürmüyordu.

   Sonra tırnakları damla damla aktı. Sonra ağzı parçalandı ve suratı yumuşak ve yaşlıydı. Su kıyıyı dövüyordu. Adam gözlerini kapadı.

   İrene ona sırtını döndü. Titriyordu soğuktan İrene. Koyun sonunda kayıkların durduğu yerden duman yükseldiğini gördü.

   Fundalık rüzgârın etkisiyle kımıldadı. Adam ortadan kaybolmuştu.


----


Herta Müller Tek Bacaklı Yolcu

Çev. Çağlar Tanyeri, Siren Yayınları, Ocak 2013, Sayfalar 9, 10.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

18 Ocak 2013 Cuma

"Tek Bacaklı Yolcu'yla tanışmaya hazır mısınız?"



"Tek Bacaklı Yolcu'yla tanışmaya hazır mısınız?"


Birçok edebiyat ödülünü kazanan, içlerinde en prestijlisi olan Nobel Edebiyat Ödülü'nü de 2009'da alan Herta Müller, 3. kez Türkçeye çevriliyor.

Daha önce "Yürekteki Hayvan" ve "Tilki Daha o Zaman Avcıydı" kitaplarıyla Türkçeye kazandırılan Müller'in "Tek Bacaklı Yolcu" kitabını Siren Yayınları'nın etiketi ve Çağlar Tanyeri'nin çevirisiyle okuyacağız.

Müller, edebiyatın tekinsiz koridorlarında dolaşmayı seven bir yazar. Genç yaşında türlü badireler atlatan, ülkesini bırakıp Almanya'ya göç etmek zorunda kalan, Romanya'dayken gizli servis için çalışmayı reddettiği için işinden olan güçlü bir kadındır Herta Müller.

"Şiirin yoğunluğu ve nesirin açıklığını kullanarak yoksulların dünyasını tasvir etmesi", bu cümle 2009 yılında tüm gözler İsveç Nobel Komitesi'ndeyken, komite tarafından, kendisine ödülün verilmesini sağlayan açıklayıcı cümle olarak kayıtlara geçmişti.

Müller, 2012'de Mo Yan'ın Nobel Edebiyat Ödülü'nü almasını en ateşli şekilde kınayan yazarların da başında geliyordu. Özellikle Mo Yan'ın "sansür" konusundaki açıklamalarını sindiremeyen Müller, ödülün hak etmeyen bir yazara verildiği görüşündeydi.

Müller'in Romanya'dan Almanya'ya yaptığı göç sonrasında yazdığı ilk kitap olan "Tek Bacaklı Yolcu"nun, her roman gibi biraz otobiyografik özellikler taşıdığını söyleyebiliriz. Zaten bu taşınma sonrası kitabın adında geçen "yolcu" kelimesi dikkatli edebiyat okurları tarafından fark edilmiştir.

Çağdaş Amerikan edebiyatının gözde yazarlarını dilimize kazandıran Siren Yayınları, edebiyatın ustalaşmış isimlerini de bizlere ulaştırmaya başladı. Kitap kurtları olarak bizim zaten bir diyeceğimiz olamaz bu duruma. Hatırlatalım, 2012 Tüyap İstanbul Kitap Fuarı öncesinde, modern edebiyatın en önemli metinlerinden biri olarak kabul edilen Muriel Spark'ın benzersiz romanı "Bayan Jean Brodie'nin Baharı"nı Siren Yayınları'nın sayesinde okuyabilmiştik. Hem de Püren Özgören gibi muhteşem bir çevirmen sayesinde.

Yeri gelmişken söylemekte yarar var, Siren Yayınları 2013 içerisinde; "Yolda"nın devamı niteliğinde olan Jack Kerouac'ın "Big Sur" romanını Nevzat Erkmen'in Türkçesiyle, Karen Russell'ın "Swamplandia"sını yine Püren Özgören'in Türkçesiyle, bir Henry Miller klasiği olan "Clichy'de Sakin Günler"i Avi Pardo'nun Türkçesiyle okurlarla buluşturacak.

Bu kitapların çıkışlarıyla beraber biz de yine buradan duyurularını elimizden geldiğince yapacağız.

------

22 Ocak 2013: "Tek Bacaklı Yolcu"nun dağıtımı yapılmıştır, sipariş verebilirsiniz.

Herta Müller Tek Bacaklı Yolcu, Çev. Çağlar Tanyeri, Ocak 2013, Siren Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

"Roman en kolay yakılan sanat biçimidir..."


"Roman en kolay yakılan sanat biçimidir. On dokuzuncu yüzyılın ortasında kasabamızın tüm sakinleri - tüm erkek, kadın ve çocuklar - en az bir roman yazabilecekleri kanısına vardılar... 272 anı kitabı, 66 suç romanı, 97 savaş öyküsü yazıldı. Romanların 107'sinde erkek kardeşini öldüren bir adam vardı. Geleceği merak eden çiftler 29'unda yer alıyorlardı; 68 tanesi bir öpücükle son buluyordu ve 35'i hariç hepsinde "utanç" kelimesi yer almıştı."

Jonathan Safran Foer Her Şey Aydınlandı, Çev. Algan Sezgintüredi, Siren Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

24 Aralık 2012 Pazartesi

"Jedediah Berry - Hafiyenin El Kitabı"


"Jedediah Berry - Hafiyenin El Kitabı"

"Wes Anderson bir Kafka uyarlaması çekecek olsaydı ortaya böyle bir fantezi çıkardı." -New Yorker-

"Berry'nin iddialı çıkış romanı Kafka ve Paul Auster yankılarıyla çınlıyor." -Publisher's Weekly-

Dashiell Hammett Ödülü, 2009

William L. Crawford Ödülü, 2010

Rüyalar ve gerçekler... İkisini ayırt edebildiğinizden emin misiniz?

Hatırladığınız bir şeyi kaç kere rüyanızda gördüğünüzü, ama aslında yaşamadığınızı fark ettiniz? Rüyanızda gördüklerinizin gündelik yaşantınızda karşınıza çıktığı oldu mu hiç?

Kaç kere belki bir gün öncesinde çözülmez görünen bir sorunu uyanınca çözüverdiniz?

Yağmurun hiç durmadan yağdığı bir kent. Masa başında çalışan, hayat yoksunu bir adam. Kentin orta yerinde, paslanmış, küflenmiş, çürümüş bir panayır.

Düşleri bile belgeleyen, herkesi izleyen amansız bir takip sistemi. Ve tüm bunların ortasında, olanca şaşkınlığıyla, durmaksızın düşlere uyanan bir adam.

Hafiyenin El Kitabı, cinayetler, filler ve düşler ekseninde dönen amansız bir macera. Algının tüm kapılarını zorlayan, yakanıza yapışan, ısrarlı bir rüya gibi.

Jedediah Berry 1977 yılında, Amerika'nın New York eyaletinde dünyaya geldi. Dashiell Hammett Ödülü ve William L. Crawford Ödülü'ne layık görülen ilk romanı Hafiyenin El Kitabı ile adım attığı edebiyat sahnesinde kitabında yarattığı atmosfer, Terry Gilliam ve David Lynch gibi dev yönetmenlerin filmleriyle kıyaslandı.

Jorge Luis Borges, Franz Kafka, Italo Calvino ve Angela Carter gibi yazarlardan ilham aldığını belirten Berry, polisiye kurgulu ilk romanı Hafiyenin El Kitabı'nda eşi benzeri olmayan bir şehri karanlıkları ve kabusları ile birlikte inşa ediyor.

Hafiyenin El Kitabı, adını ileride daha sık duyacağımız parlak yazardan etkileyici ve eğlenceli bir ilk roman.

Jedediah Berry, Hafiyenin El Kitabı, Çev. Algan Sezgintüredi, Siren Yayınları, Şubat 2012.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

20 Aralık 2012 Perşembe

"Irvine Welsh - Porno" Çıktı...


Seç! Sonsuz seçenekler arasından daima, ama daima, kendini seç! Cilalı görüntüler üzerine hayatı seç, tükenerek ve tüketerek yaşamayı seç, arkadaşlarını birer piyon gibi oynatmayı seç, bir zamanlar senin için değerli olan şeyleri parayla, çıkarla, anlık doyumlarla takas etmeyi seç!

Adam satmayı seç, içi kof ama dışı ışıltılı şeylerin hüküm sürdüğü dünyada kendi façanı parlatmayı seç! Beğenmeyi değil, beğenilmeyi; sevmeyi değil, sevilmeyi; tanımayı değil, tanınmayı; zihnini açmayı değil, uyuşturmayı; acı ile değil, hazla dibe vurmayı seç!


Ekrana yansıyacak görüntüyü sen seç! Ve tüm seçimlerin tükendiğinde, tüketecek şeyler de sona erdiğinde, yine de yaşamayı seç!

İmaj çağında hayatı seç!

Durma, seç!

Irvine Welsh, Porno, Çev. Kıvanç Güney, Aralık 2012, Siren Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

4 Aralık 2012 Salı

"Rivka Galchen adını daha önce duymadıysanız yazıya buyurun..."


Rivka Galchen, Toronto doğumlu, yazarlığın yanı sıra psikiyatride uzmanlaşmış bir doktor. İlk romanı Atmosferik Rahatsızlıklar ile özellikle Amerika’da büyük ses getiren Galchen, Princeton Üniversitesi İngiliz Edebiyatı bölümünden mezun ve efsane yazar Joyce Carol Oates’un öğrencilerinden biri. Tıp eğitimini tamamladıktan sonra Columbia Üniversitesi’nde Yaratıcı Yazarlık alanında öğrenimine devam eden Galchen; bu dalda Rona Jaffe Vakfı Ödülü’ne layık görülmüş.

Thomas Pynchon, Jorge Luis Borges ve Haruki Murakami gibi dev yazarlarla şimdiden kıyaslanan Galchen, bu ilk romanında paralel dünyalar, psikoz vakaları ve Patagonya ovalarına uzanarak ilişkiler, aşk, bireyin yalnızlığı ve delilikle gündelik hayat arasındaki o ince çizgiye dair temel, insancıl ve naif gerçeklerin altını çiziyor. Psikiyatriden yola çıkan bu deli dolu macera, New York Times Book Review’un prestijli “Yılın En İyi Kitapları -2008” seçkisinde yer almakta.

Galchen, halen Columbia Üniversitesi’nde Yaratıcı Yazarlık dersleri vermektedir.


Atmosferik Rahatsızlıklar

Etrafınıza bir bakın… İşaretleri görmediğinizden emin misiniz?

Yalanlar. Yanılgılar. Kıskançlıklar. Dost gibi görünüp düşman olanlar. Karşınızda ağlayanlar. Kafanızda yankılananlar. Gizemli yabancılar. Ürkütücü senaryolar. Tüketilmiş aşklar. Unutulmayan kayıplar. Birilerini andıranlar. Aklınıza takılanlar. Arayıp duranlar. Çalmayan telefonlar. Verilmesi gereken kararlar. Başınıza saplanan ağrılar. Zamansız fırtınalar. Cevap bekleyen sorular.

Psikiyatrlık yapan Dr. Leo Lieberstein’ın dünyası, beklenmedik bir anda temelinden sarsılır. Bir şeyler değişmiş, tanıdığı insanlar yabancılaşmış ve yaşadığı hayat ona ait olmaktan çıkmıştır sanki. Eski bir hastasının sanrıları, dört bir yanını saran aldatmacalar ve karısının gizemli davranışlarından hareketle çıktığı gerçeklik arayışı, zihninin karmaşık coğrafyalarını keşfetmesini sağlayacaktır.

Rivka Galchen’in büyük ses getiren romanı Atmosferik Rahatsızlıklar, insan zihninin sınırsız yaratıcılığını, terapinin farklı açılımlarını ve gündelik hayatı delilikten ayıran o ince çizgiyi yoğun bir ironi ve çarpıcı bir anlatım eşliğinde inceliyor. The New York Times ve amazon.com’un “Yılın En İyileri” seçkilerine de giren Atmosferik Rahatsızlıklar; ilişkilere, yalnızlığa ve bizlerin hayatlarına dair söyleyecek çok sözü olan, pervasız ve sıradışı bir roman.

Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını fark eden bir psikiyatrın ona rehberlik eden işaretler eşliğinde şekillenen çarpıcı serüvenini bir solukta okuyacak, hayatınızı ve dünya algınızı gözden geçireceksiniz.

Bildiğinizi sandığınız her şeyi unutun!

Zihninizi açmaya hazır mısınız?

“…Arjantin’in devi Borges’i çağrıştıran bu zeki, ilgi çekici, özgün yazar tüm övgüleri hak ediyor.” – The New York Times

Rivka Galchen, Atmosferik Rahatsızlıklar, Çev. Hira Doğrul, Siren Yayınları, 2009.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap