Kitabın 1.2. ve 3.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Anne karnında her şeyden ve hepsinden evvel kal-bin, sonra omuriliğin beliriyor. Ardından tomurcuk açıyor ellerin.
Kalbin önceliği var hepsinin içinde. Bu yüzden kalbi eğitmek diğerlerinden daha zor. O kalbi büyütmek, eylemek, teselli etmek, demire döndürmek için akıp giden bütün yıllar, yani dünya üzerindeki bütün serüvenin aslında bir göz açıp kapamadan ibaret.
Her kalp aynı buluşmayla oluşup benzer bir yarayla çürüyor üstelik...
Bir insanın yumruğu kadardır kalbi, derler.
Demek ki kalbin kadar insansın.
Avcunun içine düşen kalp kadar merhametin...
Umutsuzlukla tütsülenmiş bütün kalpleri, kendini kalabalığın içine savurup sağır ve dilsiz olmak isteyenleri, yalnızlığının kuyusunun başından ayrılmadan, durmaksızın kederinin yankısını dinleyenleri görür görmez tanırım.
Çünkü sana bu hikâyeyi anlatmak için uzun bir yoldan geliyorum.
Çöllerden, Atlas Dağları'ndan, mutsuz bakışlı çocuklardan, bezgin develerden, binlerce martıdan, yüzlerce balıkçı teknesinin yan yattığı limanlardan, karides yiyen kedilerden, rengârenk çarşaflarıyla sadece bakan; güzel bakan, hüzünlü bakan, ağıtla bakan, cilveyle bakan kadınlardan, gül, amber ve sandal ağacı kokusundan hemhal, esrarlı avlulardan, iman aşkıyla yatsı namazına duranlardan, sabah ezanıyla duasına bütün dileklerini sığdıranlardan, elindeki kehribar tespihin her boncuğunda Allah'ın güzel isimlerini bir bir sayanlardan ve şifalı otları taş bir havanda döven köylülerden nakşedilmiş toprakların üzerinden yürüdüm.
Ve toprağın artık bittiği yerden, dünyanın sonudur sanılan uçurumdan, denizden önceki son kıtanın en batısından baktım uzaklara. Rüzgâr beni alıp okyanusa vuracaktı neredeyse.
Bu rüzgâra yenilmemiş kâşiflerin, yeni ülkeler, yeni baharatlar için çıktıkları yoldan devam ettim ben de.
Göçmenlerin aç biilaç beklediği adalarda bekledim, hatıraları üzerinde uyudum. Belki de anlamak için durdum. Kayboldum. Siyahla beyazın arasında, zenginle fakirin, uzunla kısanın, yeniyle eskinin, büyükle küçüğün, kadınla erkeğin, başlangıçla bitişin, yazla kışın, esaretle özgürlüğün, prangayla kamçının, çığlıkla sükûtun arasında kayboldum.
Hayatlara girdim çıktım. Sevişmelere, intiharlara, büyük sırlara, alçaklıklara, masumiyete, depremlere, kazalara tanık oldum. Ve yüz binlerce aşka ve milyonlarca yalnızlığa ve milyarlarca çaresizliğe şahit durdum. İşte o vakit bir çığlık gibiydi yazmak.
Günlerden bir gün, neyi aradığımı bile unutmuş dolanırken bir trene bindim. Aklım mı karışmıştı artık? Yorgun muydum? Nerede indiğimi bilmeden indim. Trene bindiğimde güneşliydi hava. İndiğimdeyse tozları, gazete kâğıtlarını ve yaprakları savuran bir rüzgâr çıktı. Sonra gök delinmişçesine yağmur yağmaya başladı. Nerede, neden yürüdüğümü bilmeden yürüyordum. Sadece yürüyordum. Yağmur beni ıslatıp rüzgâr oradan oraya itelerken bir bina çıktı karşıma. Ev desen ev değil, fabrika desen fabrika değil. Kırmızı tuğlalarla örülüp beyaza boyanmış, fakat yağmurda, karda boyası akmış, eski mi eski bir yapı.
Durdum.
Kapısı açıldı ansızın. Bembeyaz saçlı, siyahlar giymiş, ihtiyar bir zenci gülümseyiverdi. Kalpten gülümseyenleri hemen ayırt ederim. Dişlerinin beyazı bütün yüzüne yayıldı. Kapıyı ardına kadar açmış, girmemi bekliyor gibiydi. Giriverdim içeri.
Günlerden pazardı. Yoksulların pazar günleri farklı olur. Dinle bak, burada da öyle oldu... Tanıklıklarım hep böyle gelişti. Kendiliğinden...
Bu yapı öyle sıradan bir yapı değilmiş. O daracık, yoksul sokağın ilk ve tek kilisesiymiş meğer. Tam elli yıl önce imeceyle dizmişler tuğlalarını tek tek. Bu çatının altına sığınıp yakarmışlar Tanrı'ya. El ele tutuşmuşlar.
kitap




