temel eser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
temel eser etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2013 Cumartesi

Gora

Gora, Rabindranath Tagore tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Kapı Yayınları, Roman, 9786055107192, 520 Sayfa, Ekim/2013




Kitabın 13.14. ve 15.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


BOLÜM I
Kalküta'da yağmur mevsimi başlamıştı. Sabahki bulutlar dağılmış, gökyüzü pırıl pırıldı. Binoy yapayalnız ve işsiz güçsüz, birinci kattaki apartmanın verandasından yoldan geçenlerin bitmek bilmeyen gidiş gelişlerine bakıyordu. Üniversiteyi bitireli hayli olduğu halde daha evlenmemişti.Doğru dürüst bir işi de yoktu. Gerçi gazetelere birkaç makale yazmış, birkaç miting düzenlemişti. Ama hayatını doldurmaya yetmiyordu bunlar.
Bu sabah, belirli bir işi olmamasından ötürü sinirlenmeye başlamıştı.
Karşıki dükkânın önünde, gezginci şairlerin giydiği alacalı bulacak elbisesi olan bir dilenci türkü söylüyordu:
"Yüreğim sanki bir kafes, Oraya bilinmedik bir kuş bilmem nasıl girip çıkıyor,
Yakalayabilsem onu Aşkımın ipiyle bağlayacağım."
Binoy, adamı yukarı çağırtıp bu bilinmedik kuş üstüne söylenen türküyü yazma isteği duydu içinde. Ama nasıl gece yarısı, hava birdenbire soğuyunca insan elini uzatıp üstüne ikinci bir Örtü çekmeye üşenirse, öylece ona seslenmeye üşendi. Binoy'un kafasında sadece türkünün melodisi çınlıyordu.
Tam o sırada evin önünde bir kaza oldu. İki atlı, yaylı, küçük bir kira arabasına çarptı ve yan yatarak devrilen küçük arabayı öylece yolun üstünde bırakıp bütün hızıyla uzaklaştı. Binoy sokağa fırladı. Arabadan on yedi, on sekiz yaşlarında bir kız çıkmıştı.
İhtiyar bir erkek de inmeye çalışıyordu. Onların yardımına koştu. İhtiyarın sapsarı olduğunu görünce, "Yaralanmadınız ya efendim?" diye sordu.
İhtiyar gülümsemeye çalışarak, "Hayır, bir şeyim yok!" diye cevap verdi. Ama gülümseyişi çabucak silindi yüzünden. Bir yerinin ağrıdığı belliydi. Binoy koluna girdi, kaygı içinde kendine bakan genç kıza dönerek, "Evim şuracıkta, gelin," dedi.
İhtiyarı bir yatağa yerleştirince genç kız gözleriyle nerede su bulabileceğini araştırdı. Bir desti yakalayıp babasının yüzüne hafifçe su serpti; bir yandan da yüzünü yelpazelerken Binoy'a, "Acaba bir doktor çağırtabilir miyiz?" diye sordu. Binoy doktoru çağırtmak için uşağını gönderdi.
Genç kızın arkasında duran Binoy, kızın aynadaki hayaline bakıyordu. Çocukluğundan beri Kalküta'da bütün günlerini çalışmaya vermişti. Dünyanın bildiği kadarını da kitaplardan öğrenmişti. Ailesindeki kadınlardan başka hiçbir kadın tanımamıştı. Şimdi aynada gördüğü bu kızın hayali büyülüyordu kendisini. Kadın çizgilerine, bütün ayrıntılarıyla bakma sanatından habersizdi. Ama bunların içinde bir sevgiyle eğilmiş olan bu genç yüzün tutkulu yumuşaklığı yepyeni, harikulade bir dünya açıyordu gözlerinin önüne. Bir süre sonra ihtiyar inleyerek gözlerini açtı. Genç kız ona doğru eğildi ve titrek bir sesle, "Yaralandınız mı babacığım?" diye mırıldandı. İhtiyar oturmaya çalışarak, "Neredeyim ben?" diye sordu. Binoy çabucak ona yaklaştı. "Dinlenin biraz, doktor neredeyse gelir." O anda doktorun ayak seslerini duydular, Doktor muayene sonunda ağır bir durum olmadığını ve biraz alkol karıştırılmış sıcak süt içirilmesini salık vererek gitti.
Doktor giderken genç kız, babasının biraz huzursuzlaştığım sezdi. Bunun nedenlerini anlayan kız, eve gider gitmez hem vizite ücretini, hem de ilaç parasını göndereceğini söyleyerek onu yatıştırdı. Sonra Binoy'a döndü.
Ne harikulade gözleri vardı. Binoy bu gözlerin ufak mı, büyük mü, kara mı, kahverengi mi olduğunu düşünmedi bile... İlk bakışta içtenliği görülüyordu. En ufak bir utangaçlık ve tereddüt yoktu bu gözlerde. Açık yüreklilik ve kuvvet okunuyordu bunlarda. Binoy tedirginlikle, "Doktorun ücreti bir şey değil, merak etmeyin. Ben..." diye konuşmaya başladı ama genç kızın dik bakışları cümlesini bitirmesine engel oldu. Doktorun ücretini ödemelerini kabul etmesi gerektiğini anladı. İhtiyar alkol aramaya lüzum olmadığını söylüyordu. Ama kız, "İyi ama babacığım, doktor salık verdi," diye ısrar ediyordu. 
"Doktorlar her fırsatta alkol salık verirler," diye cevap verdi. "Bir bardak süt içersem gücümü toplarım." Biraz süt içtikten sonra Binoy'a döndü. "Artık gidelim. Korkarım sizi çok rahatsız ettik," dedi. Genç kız bir araba getirilmesini söyledi ama babası yavaşça, "Ev sahibini daha fazla rahatsız etmeyelim. Hem evimiz şuracıkta, yürüyebilirim oraya kadar," dedi. Ama kız buna razı olmayınca babası da ısrar etmedi. Delikanlı araba bulmak için koşup gitti. Gitmeden Önce genç kızın babası ev sahibinin adını öğrenmek istedi.
Onun "Binoy Busan Şaterji" diye cevap vermesi üzerine kendi adının "Pareş Chandra Bataşarya" olduğunu ve aynı sokakta 78 numarada oturduğunu söyledi. Sonra da, "Vaktiniz olur da bizi görmeye gelirseniz çok seviniriz," diye ilave etti.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

7 Ekim 2013 Pazartesi

Sol Ayağım

Sol Ayağım, Christy Brown tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Nemesis Kitap, Roman, 9786055913229, 190 Sayfa, Ağustos/2009


Kitabın 9. 10. ve 11. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

BİRİNCİ     BÖLÜM '"A" HARFİ

5 Haziran 1932'de, Rotunda Hastanesi'nde doğmuşum. Benden önce dokuz, benden sonra ise on iki çocuk vardı, yani ben ortanca gruptan biriydim. Toplam yirmi iki çocuğun on yedisi yaşadı, dördü bebekken öldü. Geriye kalan on üç çocuk halen ailenin devamını sağlıyor.
Bana anlatıldığı kadarıyla, zor bir doğum olmuş benimki. Neredeyse hem anne hem de oğlu ölüyormuş. Akrabalardan oluşan bir ordu kapının önüne dizilmiş, sabahın ilk saatlerine kadar haber beklemiş ve her şeyin yoluna girmesi için dua etmişler.
Doğumdan sonra annemi, iyileşsin diye birkaç haftalığına eve göndermişler. Bu arada beni hastanede tutmuşlar. Annem yeterince iyileşip beni kiliseye götürünceye kadar, orada vaftiz edilmeden isimsiz olarak kalmışım.
Benimle ilgili bir sorun olduğunu ilk gören annemmiş. O zamanlar yaklaşık dört aylıkmışım. Ne zaman beni beslemeye çalışsa, başımın arkaya doğru düştüğünü fark etmiş. Boynumu sabit tutmak için eliyle enseme destek yaparak bunu düzeltmeye çalışıyormuş. Ancak elini çekince başım yine düşüyormuş. Bu ilk uyarı işaretiymiş. Sonra ben büyüdükçe annem başka kusurlarımı görmeye başlamış. Ellerimin neredeyse sürekli sıkılı ve arkaya doğru bükülmüş olduğunu görmüş. Ağzım biberonun memesini kavrayamıyormuş, çünkü o küçük yaşta bile çenem sımsıkı birbirine kilitlendiğinden, annemin ağzımı açmamı sağlaması mümkün olmuyormuş.
Ya da çenem birden çözülüp gevşiyor ve bütün ağzım bir tarafa çekiliyormuş. Altı aylıkken etrafıma yığılan yastıklardan bir dağ olmadan oturamıyormuşum; on iki aylık olduğumda da durum değişmemiş.
Bu yüzden çok endişelenen annem, endişelerini babama anlatmış ve bunu daha fazla ertelemeden bir an önce tıbbi tavsiye almaya karar vermişler. Beni hastanelere ve kliniklere götürmeye başladıklarında, bir yaşımı biraz geçmişim, Bende kesinlikle anlayamadıkları ve adını koyamadıkları, ancak son derece gerçek ve rahatsız edici bir soran olduğuna dair ikna olmuşlar.
Beni gören ve muayene eden doktorların hemen hepsi, çok ilginç ancak aynı zamanda ümitsiz bir vaka olarak değerlendirmiş. Birçoğu anneme yumuşak bir tavırla benim zihinsel özürlü olduğumu ve böyle kalacağımı söylemiş. Daha önce sağlıklı beş çocuk yetiştiren genç bir anne için bu ağır bir darbe olmuş. Doktorlar kendilerinden o kadar eminlermiş ki; annemin bana dair inancını neredeyse küstahlık olarak görüyorlarmış. Onu, benim için hiçbir şey yapılamayacağı konusunda ikna etmişler.
Annem bu gerçeği, o zamanlar kaçınılmaz görünen benim kurtarılamayacağım, iyileştirilemeyeceğim, bana dair hiçbir umudun olmadığı gerçeğini, kabul etmeyi reddetmiş. Doktorların ona söylediği gibi bir embesil olduğuma inanamazmış ve inanmayacakmış. Ancak onun tutunabileceği, vücudum sakat olsa da zihinsel özürlüğü olmadığıma dair inancını destekleyecek tek bir kanıt parçası bile yokmuş.
Yine de bütün doktorların ve uzmanların söylediklerine rağmen, kabullenmemiş. Bunun nedenini bildiğine inanmıyorum. İçinde en küçük bir şüphe olmaksızın, biliyordu o kadar.
Doktorların benden umudu kesmesini, başka bir deyişle benim bir insan olduğumu unutmasını, hatta yalnızca karnı doyurulacak, yıkanacak ve sonra bir kenara bırakılacak bir şey olduğumu söylemenin dışında hiçbir şekilde yardım edemeyeceklerini gören annem o anda meseleyi bizzat ele almaya karar vermiş.
Ben, onun çocuğu ve dolayısıyla bu ailenin bir par-çasıydım. Büyüdüğümde ne kadar anlayışı kıt ve aciz olsam da, bana da diğerlerine davrandığı gibi davranma ve misafirlerin önünde kendisinden asla söz edilmeyen arka odadaki "yaratık" olmayacağım konusunda kararlıydı.
Bu, gelecekteki hayatımla ilgili çok önemli bir karardı.


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap