Buket Uzuner Kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Buket Uzuner Kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2014 Cumartesi

Su

Su, Buket Uzuner tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9786051410036, 329 Sayfa, Ekim/2013
Kitabın 186. ve 187. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

"Bütün canlar kutsaldır. Ancak yunus, birçok gelenekte özellikle mübarektir."
Semahat hem merakından, hem de terbiyeli bîr insan olduğundan, vapur turnikelerine doğru yürüyüp yanına gitmiş, "Acaba bana mı el sallıyorsunuz?" diye gülümseyerek sormuştu. Umay Bayülgen, onu yanıtlamak yerine uzanıp sağ elini tutmuş, iki avucu arasında yumuşakça sıkmıştı. Orta boylu bir kadın için fazla uzun sayılacak parmakları, Semahat'in elindeki bazı noktalara önce sanki akupunktur iğnesi batmış gibi ince bir sızı yaymış, sonra ani bir rahatlama, kollarından başına doğru yayılan muazzam bir gevşeme yaratmıştı. Bu apansız rahatlamanın konforuyla ilk önce mutlu, ama hemen ardından anlayamadığı bir nedenle kaygılanan Semahat, hiç de kibar sayılmayacak şekilde,
elini çekivermişti.
"Sana teşekkür etmek istedim, Evlâdım," dedi, Umay Bayül-gen onun bu hareketini fark etmemiş gibi taze bir sesle. "Bu sabah Kadıköy'de herkes şu yaralı yunusu konuşuyordu, ben de merak ettim, bir bakayım yavrucağa, dedim. Ancak güzel yunusumun durumu pek fenaydı ve ne yazık ki benim gücüm ona yardım etmeye yetmedi. Ölecek diye çok üzüldüm. Üzüntümden ağladım, biliyor musun? Eğer 'Bir yunus için ağlanır mı?' dersen, ağlanmaz mı? O da bir candır! Bak işte tam bu noktada duruyordum. Darda kalmıştım, 'Ah keşke Hızır çıkıp gelse, ah gelse!1 dedim. Nasıl çağırdıysam Hızır'ı, duydu herhalde... Bu sırada sen uzun zamandır içine saklandığın yerden çıkabilme gücünü nihayet kendinde buldun ve Hızır gibi tam zamanında yetiştin.
Canına sağlık Evlâdım!"
Onun sevgi dolu bu tavrı karşısında, biraz önce elini bir yabanî gibi çekip çocuk gibi davrandığı için mahcup olan Semahat, öte yandan Hızır'la ilgili tuhaf sözlerinden ve galiba örgülü beyaz saçlarından ötürü bu kadının, Komiser Ümit'in de dediği gibi, bir 'kaçık' olduğunu düşündü. Güzel sözleri için ona teşekkür edip hemen çekip gitmek istedi ama gidemedi. Bir süre bahanesi olmadan kararsız kaldı, orada durdu. Belki de hem Defne Kaman'a olan hayranlığından, hem de çeşitli nedenlerle kendi büyükannesine hasret olanların çoğu gibi, karşısına kısa süreliğine 'bilge ninesine sığınan acemi torun' rolüne uygun bir aday çıktığında dayanamadığmdan, orada kaldı. Basireti bağlanmıştı, gidemedi. Bu sırada içinden münasebetsiz bir ses, zaten kedileri dışında ne bir bekleyeni, ne de sevincini paylaşacak bir yakını
olduğunu hatırlattı.
"Hızır, dar zamanlarda insan veya hayvan suretinde ortaya çıkarak insanı kurtarır Evlâdım, çünkü O çelebidir ve kendini göstermeyi hiç sevmez."
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

6 Mart 2014 Perşembe

Şiirin Kızkardeşi Öykü

Şiirin Kızkardeşi Öykü, Buket Uzuner tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Hikaye, 9799752890885, 174 Sayfa, Ekim/2003

Kitabın 6. ve 7.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Canım sıkılırdı.
Canım çok sıkılırdı.
Benim canım hep sıkılırdı.
Babam, "Sıkı can iyidir, kolay çıkmaz," derdi. Herkes bana gülerdi, bir babam bir de ben gülmez, birbirimize kötü kötü bakardık. Kasabada 'sıkıcan efendi' olarak anılmam da böyle başlamıştı. Babam beni herkese alay konusu edince canım daha da sıkılırdı, babamsa canı hiç sıkılmayacak kadar düz bir adamdı. Hayatında bir kez bile canı sıkılmadığına her şeyine bahse girerim. O pragmatik bir insandı. Boş kaldığında daima oyalanacak bir şeyler bulurdu. Babam can sıkıntısını hiç tanımamıştı ve bu yüzden 'sıkıcan efendiliği bir şımarıklık sayıyor, beni kendince hizaya getirmeye çalışıyordu. Tabii kendi koşulları içinde haklı olabilirdi. Haklı mıydı; bilmiyorum. Ama o zamanlar ben daha çocuktum ve babamdan nefret ediyordum. Uzun yıllar babamdan nefret ettim. Hayatının herhangi bir evresinde babasından nefret etmeden büyümüş bir erkek çocuk var mıdır, bilmiyorum. Varsa ya yalancıdır ya da kendisiyle yüzleşemeyecek kadar korkaktır. Babasından nefret etmeden hizaya sokulmuş bir oğul olabilir mi? Hizaya sokulmadan, babaya ait düzenin parçası olmadan yirmi yaşına kadar nefes almaya izin verirler mi bizim buralarda sanki? Yirmi yaşından sonra da artık hizaya girmeden önceki asıl karakterini hatırlayamı-yor insan. İnsan hatırlayamıyor. Babam beni sevmezdi; fakat artık tam ona acımaya başlayacak kadar kendime güvendiğim sırada öldü. Hem de saçma sapan bir trafik kazasında, tam da yeni belediye başkanı seçilmişken. Babam ona acımam için bile şans tanımadı bana.
Canı sıkılanlar bilir. Can sıkıntısı berbattır; her şeyi daraltır. Canı sıkılan insanın hayatı dar alanlar, dar insanlar ve dar rüyalarla sımsıkı daralır. İnsanın içi çekilir, kolunu kaldıracak gücü kalmaz, büzülür ve öylece kalır. Sonra uzun yıllar içinde can sıkıntısına alışır ve artık canı sıkılmayan insanlarla ilişkisini keser.
Mekânsal daralma can sıkıntısının hacimsel ifadesidir. Can sıkıntısı iki boyutludur; eni ve boyu vardır ama genişliği yoktur. Can sıkıntısı dardır. Bu yüzden genişlik, uzaklık, derinlik ve üçüncü boyut can sıkıntısının düşmanıdır.
Benim rüyalarımda bile canım sıkılır, uyurken dahi sıkıntıdan patlardım. Bir kez olsun heyecanlı, coşkulu bir rüya görebilmek için neler vermezdim ama, olmazdı işte. Rüyalarımda ne bir uçurumdan düşüp parçalanırken soluksuz, ne dehşetli karanlık bir denizin ortasında çırpınıp boğulurken sırılsıklam, ne de bir yangında ateşler içinde çırpmırken ter içinde uyanırdım.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

22 Ocak 2014 Çarşamba

Şehir Romantiğinin Günlüğü

Şehir Romantiğinin Günlüğü, Buket Uzuner tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Gezi, 9789752890342, 166 Sayfa, Kasım/2004


Kitabın 110. ve 111.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Telefonun öbür ucundaki kadın sesi kitaptan öğrenilmiş bir Fransızcayla Sofya'dan Buket Uzuner'i aradığını söylüyordu. Benimkisi de kötü bir koloni Fransızcası'dır. Kanada ve Magrib karışımı Fransızcamla, özellikle Mario Levi'ye kahkahalar attırırım. Gazeteci Gila Benmayor da Fas çöllerinde buna şahit olmuştu.
Merkezi Sofya'da bulunan Ulusal Bağış Vakfı 'Bulgaristan'ın 13. Yüzyılı' adlı kurum, böyle resmi bir adı olmasına karşın aslında bir sivil toplum örgütü. Vakfın başkanı Kin Stoyanov, tanınmış bir aydın ve ünlü bir Bulgar taşlama (satir) yazarının oğlu. Bir Balkan Dekameronu'nun kurulması fikri de asıl onun başının altından çıkmış.
Balkanlar'da yaşanan ve yaşanmakta olan savaşlar sonunda şu anda tam on adet Balkan ülkesi olduğunu hesaplayan Bulgar yazar ve edebiyatçıları, çok sevdikleri Dekameron Hikâyeleri'nden yola çıkarak, dünyaya ses vermek istiyorlar. Belki de bir çığlık!
Önce on Balkan ülkesinde beyaz veya kara mizah yazan (taşlama/satir ve grafitti dahil) yazarlarla ilgili ön bilgi topluyor, sonra bu üç günlük toplantının bütçesini nasıl kurtarırız diye kafa patlatıyorlar. Biliyorsunuz, Bulgaristan daha yeni kendi ayakları üstünde durmaya başlayan bir ülke. Her ne kadar 1300 yıllık geçmişleriyle övünseler de bu zamanın son 600 yılı bağımsız yaşamamışlar. Sıkıntıları çok. Bir Dekameron toplantısının bütçesi de yüksek. Sonunda büyük bir şarap fabrikasının sahibi sponsor oluyor, sanatsever Karanfila Hanım, Gabrova (Etar)'daki güzel konuk evini açıyor, 'Sınırsız Sanat' ve 'Sofya Açık Toplum' vakıfları, 'Bulgar Çevirmenler Demeği', 'Mizah ve Taşlama Vakfı' ile adsız birçok 'kahraman' bu projeye el veriyor ve Bulgar aydınlarının Balkan Dekameronu düşleri gerçekleşiyor.
Bir Balkan yazarı olarak davet edildiğim bu toplantı, davet telefonundan sadece beş gün sonra başlayacak olmasına ve bu tarih özel hayatımda yoğun bir döneme denk düşmesine karşın ne yapıp edip son anda bulabildiğim bir Balkan Air uçağına yetişmiştim. "Eee, ne var bunda yani?" diyenler: Bir anne yazarın yazması ve seyahat edebilmesi o kadın yazarın olağanüstü özverisiyle oluşmuş tam bir mucizedir! İnanmazsanız dünyada ve Türkiye'deki anne yazarların anı ve biyografilerine şöyle bir göz atın. Zaten biraz düşünürseniz, buna gerek kalmayacaktır. Çünkü 'yazmak' mutlaka yalnızlığa en çok gereksinen yaratıcı eylemdir ve iştir. Burada, kendime bir 'ağlama duvarı' dikmek için konuşmuyorum.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

16 Ocak 2014 Perşembe

Benim Adım Mayıs

Benim Adım Mayıs, Buket Uzuner tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Öykü, 9789752890565, 174 Sayfa, Ağustos/2013


Kitabın 21.sayfasından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Sabahın o muhteşem İlk saatlerini yakalayabilen akıllı adamlardan olamadım hiç. Ancak kuvvetli bir dürtü olursa, isteyerek ve severek erkenden uyanır, her gün böyle erkenci olmaya söz verir, sonra hemen unuturum. Fakat son iki haftadır yalnızca onunla beraber olabilmek için erkenden kalkıyorum. Saat altı oldu mu, beynim otomatik olarak uyanıyor, ama bedenim yarı uykuda, bir kavgadır başlıyor.
"Yat uyu! Tatildesin. Öğleye doğru kalkarsın, iki rafadan yumurta, sıcak ballı süt, peynir, tereyağı, kızarmış ekmek ve tavşan kanı büyük bir bardak çayla güzel bir kahvaltı yaparsın. Denizi seyredersin. Gazetelerin beş para etmez sayfalan arasında tembellik edersin. Yat uyu. Tatildesin. Ta-til-de-sin!"
"Hayır. Hemen fırla yataktan. Soğuk bir duş yap. Çivi gibi ol. Sokağa at kendini. Şimdi herkes uyuyor. Sokaklar senin, köy senin. Doğmakta olan güneş senin. Deniz senin. Sabah rüzgârının genç, uçuk mavi ışıltısı, taze serinliği senin.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

30 Aralık 2013 Pazartesi

Şiirin Kızkardeşi Öykü,

Şiirin Kızkardeşi Öykü, Buket Uzuner tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Hikaye, 9799752890885, 174 Sayfa, Ekim/2003

Kitabın 40. ve 41.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

O yıl hafta sonlarını iple çeker olmuştum, haftada bir onu görmek ve onların evindeki havayı solumak hayatımın tek önemli olayı haline gelmişti. Zili çalmadan kapının önünde yutkunup derin nefes alıyor, o gün için giydiğim en yeni gömleğimi elimle ütülüyor, bileklerime boca ettiğim tütün kolonyasını kokluyor, cebimdeki tarakla saçımı bir kez daha tarıyor, zili çaldıktan sonra ayakkabılarımı ıslak paspasa siliyor, kapı açılınca ayakkabılarımla içeriye giriyor, Teyze'yle selamlaşıyordum. Önce oturma odasını içime sindire sindire inceliyor, değişen eşyaların yerini saptamaya çalışıyordum. Bazen masanın üzerine yeni kitaplar geliyor, bazen kanepenin üzerinde gitar duruyordu. Ben odayı ve eşyaları incelerken Öykü geliyor ve gülümseyerek beni incelemeye başlıyordu. Onu görünce ben de gülümsüyordum ve bunu hiç planlamadan, öyle aniden ve kendiliğinden yapıveriyordum. Öykü'nün kocaman gözleri, o yemyeşil perdeli büyük pencereler bana çok iyi geliyordu. Hiç konuşmuyorduk. Bana yaklaşıp, mutlaka dudaklarımı elliyor, sonra omzuma, kollarıma ve ellerime dokunuyordu. Sanki kör birinin bir başkasını keşfedişi gibi dokunarak tanıyordu beni. Bu sırada bedenim titrerken ben hiç kımıldamadan bekliyor, bu oyunun saatlerce sürmesini diliyordum. Benim titrediğimi anlayan Öykü'nün gülümsemesi Önce yaramaz bir çocuk, sonra hınzır kız bakışıyla cilveleniyor ve küçük bir hazza dönüşüyordu. Biz bu hazzı sessizce paylaşıyorduk. Bu haz bizim sırrımızdı. Hiç konuşmuyorduk.
"Bak yine mi buradasın meleğim? Sen bu kardeşi pek sevdin galiba? Ama rahat bırak çocuğu, o ders çalışmaya geldi buraya, seninle oynamaya değil ki ceylanım," diye telaşlı bir sesle odaya giren Teyze, Öykü'yü kapıp götürüyordu.
Bazen de tam dersin ortasında elinde kitaplarla gelip, bazılarını önüme atıp kaçıyordu Öykü. Gülay Öğretmen kızına kızıp, azarlasa da ona karşı hiç sert davranamadı-ğı belli oluyordu. 'Evin küçüğünü nazlı büyüttük galiba,' diye kendi kendine mırıldanıyordu. Ben sevinçle gülümsüyor, masaya attığı kitapların adlarını kafama kazıyordum. Bu kitaplar çoğunlukla Çetin Öğretmen'in bize okulda fazla okutmadığı yazarlara aitti. Nâzım Hikmet'in şiirlerini biliyordum ama Sabahattin Âli, Can Yücel, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt'u ilk kez orada duyuyordum. Bir de daima elinde dolaştırdığı iki kitap vardı: Küçük Kadınlar ve Tom Amca'nın Kulübesi. Demek Öykü bunları okuyordu ya da bana bir mesaj vermek istiyordu.
"Şiir sen büyüyünce ne olacaksın?"
"Avukat."
"Avukat mı? Neden peki?"
"Haksızlığa uğramış insanları savunmak ve adaleti yerine getirmek için!"
"Yaaa... Ben öğretmen olurum herhalde, baban gibi bir öğretmen. Ama benim babam memur olmamı istemiyor, fakir kalırsın, diyor."
"Ben zaten fakirlerin haklarını korumak için avukat olacağım."
"O zaman sen de fakir kalırsın Şiir ama..."
"Olsun, ben zengin olmak istemiyorum ki, ben avukat olmak istiyorum!"
Şiir kadar kararlı ve ne istediğini bilen hiçbir çocuk tanımamıştım, ona hayrandım, kızkardeşine de âşıktım.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

12 Aralık 2013 Perşembe

İstanbullular

İstanbullular, Buket Uzuner tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Deneme, 9789752893771, 519 Sayfa, Şubat/2007


Kitabın 320. ve 321. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


"Bizden umudu kestiler mi yoksa? Buradaki yolcuları gözden çıkartmaları mümkün mü?" diye endişeyle düşündü Belgin. Belirsizlik ve kuşkularla dolu anonsun ardından kapatılan pasaport gişelerinin tam olarak ne anlama gelebileceğine dair birkaç olasılık hesabı yapınca, ilk düşüncesin etrafında dolaştığını görüp içi ezildi, bunu fırsat bilen migreni coştu, başı bedeninden ayrılıp bir topaç gibi havada dönmeye başladı. Oysa dışardan bakan biri, orada o anda en sakin ve rahat görünen kişi olarak rahatlıkla Belgin'i seçebilirdi. Ayhan'ın sevdiği bir türküden Belgin'e yakıştırıp zaman zaman kulağına çığırdım, 'Söğüdün yaprağı narindir narin/ İçerim yanıyor, dışarım serin' tanımlaması gerçekten de karakterini en basit ve öz açıklayan dizelerdi.
"Henüz Türkiye'ye resmen giriş yapmadığımız için buradaki yolcularla beraber ben de memleket dışındayım şu anda," diye düşündü yeniden. Hayatı boyunca dışarıda, tam sınırın kenarında kalmanın, hiçbir gruba, topluluğa veya kulübe dahil olmayı tercih etmeyişin yapayalnızlık bilinciyle ürperdi. Üstelik sınırın ve tehlikenin çok somut olduğu bu anda, olası bombanın tam yanındaki bir çöp sepetinde bulunması onu şaşırtmayacakn.
"Böyle bir bürokratik, diplomatik, fılanmatik nedenle bizi harcamaz, burada bırakıp gitmezler değil mir Bırakıp gitmezler?" diye sordu kendi kendine. Daha bu soruyu sorduğu anda keskin bir lavanta kokusu doldu genzine, mis gibi yayıldı havaya, mutluluğun en cıvıltılı çeşidiyle doldu içine. Aynı anda yumuşak bir gülümseme yayıldı yüzüne. Hiç dayanamadığı lavanta etkisiydi bu! Sakıngan bir heyecanla etrafa bakıp, avuç avuç lavanta kolonyası sürünen birilerini aramaya başladı. Lavantanın dolgun, ağırbaşlı, doğuştan Akdenizli zarafetiyle hayatı kutsayan güçlü rayihasına bebekliğinden beri aşina olan Belgin için Lavanta kolonyası iyileştirici ve güzelleştirici bir sihre sahipti. Büyülü, olağanüstü dinlendirici, yatıştırıcı, soylu bir esans... Limon kolonyasının günlük hayatın içinde bolca kullanıldığı Türkiye kültüründe büyüyen herkes gibi o da limonun ferahlatıcı etkisine kayıtsız değildi elbette. Ayrıca babasının o zamanlar dünyanın yedi harikasından biriymiş gibi anlattığı 'Eau de Cologne'ün portakal, leylak, çanı gibi farklı çeşitlerini
denemiş ama lavanta kadar müthiş olanına rastlamamıştı. İşin romantik ve gizemli yanlarını sevmeyenlerin, 'alt tarafı, içine esans katılmış yüzde 80 oranında alkollü bir çözelti' diye tanımlayabilecekleri bu belki dünyanın en ucuz parfümünün bir de tütün esanslı olanını duymuş olsa da lavantanın pabucunu hiçbiri dama atamazdı. Lavanta, kuşkusuz lavanta olacaktı kolonyanın hası!

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

6 Aralık 2013 Cuma

Uzun Beyaz Bulut Gelibolu

Uzun Beyaz Bulut Gelibolu, Buket Uzuner tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9789752890299, 323 Sayfa, Ekim/2013


Kitabın 158. ve 159. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

"Tam olarak Ağustos'un on ikisiydi..." dedi Beyaz Hala.
"12 Ağustos 1915'de hani o Gelibolu'nun meşhur bulutu vardır ya, hah işte bir tabur asker onun içinde kayboldu."
Viki, Beyaz Hala'nın evine taşınmış ve tamamen iyileşmişti. Çocukluğundan beri yakasını bırakmayan ve üzerine kara bir lanet, tedavisi olanaksız bir illet gibi yapışan o kâbus nihayet bu evde uykularından taşınıp gitmişti. İlk defa burada, Beyaz Hala'nın evinde doktorların 'kaliteli uyku' dedikleri sağlıklı uykulara kavuşmuştu. Hiçbir terapinin kurtaramadığı rüyalarını parçalayarak geceleri ona yakaran büyük dedesi bir haftadır onu rahat bırakmıştı. Yıllardır sık sık rüyasına giren büyük dedesi, Gelibolu sahillerinde kanlar içinde kıvranırken elini uzatıp Viki'ye yalvarırdı: "Beni sen bulacaksın Viki, beni aramaya sen geleceksin Viki..," Bu kâbustan kan ter içinde uyanmaya, bir hastalıkla beraber yaşamak kadar alışan Viki, bir haftadır rahat uyuduğunun ayırdındaydı. Sanki yüzündeki uykusuzluk gerilimi yumuşamış, sağlıklı uyuyanların huzurlu cildiyle güzelleşmişti.
Organik besinlerle hazırlandığı için çok değer verdiği, peynir, ev ekmeği, reçeli, serbest gezinen tavukların yumurtaları, sütlü tarhana ve tadına doyamadığı sebzeli bulgurla beslenmiş, şekersiz olduğu sürece içebildiği Türk çayından tıpkı Türkler gibi bir oturuşta onlarca bardak tüketerek ortama uyum sağlamış görünüyordu. Çok rahat ve estetik bulduğu Be-yaz Hala'nın şalvarlarından birini giymişti. Üzerinde kendine bir bermuda kadar kısa gelen bu şalvara büyük bir zıtlıkla sırıtan bir tişörtle geziyordu. Bu tişört Eceabat'a ilk geldiği gün turizm acentasının bir armağanı olarak ona verilmişti. Tişörtün göğsünde Lest We Forget-AnzacDoy-Gallipoli 2000 yazıyordu. Elinde artık parmaklarını yakmadan tutmayı öğrendiği bilmem kaçıncı çayın bardağı, başında bir kurşun kalemi toka yaparak ensesinde topladığı uzun saçları, yüzünde ev içi hallerin rehaveti ve kaliteli uykuların yarattığı huzurla kanepeye bağdaş kurmuş oturuyordu. Onu tanımayanlar, rahatlıkla Eceyaylası Köyü'nden okumak için çıkıp, büyük şehirdeki okulu bitince evine dönmüş bir köylü kızı sanabilirdi. Rahatlıkla sanabilirdi.
"12 Ağustos 1915 sabahı Suvla Koyu'nda ekmek somununa benzeyen ha şööle yedi sekiz tane bulut vardı," dedi Beyaz Hala.
Sesinde 12 Ağustos 1915 günü bizzat kendisi oradaymış ve bahsettiği bulutları gözleriyle görmüş bir şahidin güveni vardı. Bulutları tarif ederken evin tavanına bakıyor, sanki tavan gökyüzüymüş de, şimdi bile o bulutları orada görüyormuş gibi tek tek yerlerini arıyordu.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap