30 Ekim 2013 Çarşamba

Mahrem

Mahrem, Elif Şafak tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9786051114675, 287 Sayfa, Ekim/2013



Kitabın 43.44. ve 45.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 

"Yum gözünü!"
Pera-1885
Akşam ezanından sonra, yokuşun tepesindeki vişne rengi çadırın batıya bakan kapısı kadınlar için açılırdı.
İşte o zaman kadınlar üçer beşer, beşer onar girmeye başlardı yokuşun tepesindeki vişne rengi çadırın batıya bakan kapısından içeri. Gürültülerini de beraberlerinde getirerek. Koca çadırın haremlik kısmı onlara tahsis edilmişti. Kucaklarında şişkin bohçaları yanlarında mızmız çocuklarıyla, birbirlerine sokulup feracelerine sarılarak geçerlerdi eşikten. Yüzlerce kadın gelirdi buraya; her tıynetten, her meşrepten. Hangi millete mensup oldukları, hangi dilde konuşup hangi dinde ibadet ettikleri mühim değildi. Kadın olmaları kâfiydi; bir de, birlikte gelmeleri. Keramet Muini Keşke Memiş Efendi şart koşmuştu: Kadın dediğin yalnız başına varmamalıydı bu çadıra.
Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi bilirdi ki, vişne rengi çadırın batıya bakan kapısı, ayın aydınlık yüzüydü.
Bir de tuhaf bir hikâye anlatırdı onun hakkında. Dediğine göre ayın aydınlık yüzü, sevilmemekten korkarmış en çok, bir de ağlarken tek başına olmaktan. Gümüş bir tarakla ta-rarmış saçlarını. Tarağın savatlı dişlerine takılan ışıltılı saç tellerini Özenle toplarmış. Sonra, her bir saç telini gizlice bir başka insanın omzuna bırakırmış. Saçı kimdeyse, onun gözünde unutulmaz olacağına inanırmış. Haksız da sayılmaz-mış hani; omuzlarında ayın aydınlık yüzünün ışıltılı saç telleriyle dolaşanlar, gece olur olmaz yüreklerinin niçin böyle sıkıştığını bir türlü anlayamayıp endişelerinin gözbebekleriyle birlikte büyüdüğünü bilmeden dalgın dalgın bakarlarmış gök kubbeye. Aradıklarının orada olduğunu derinden hisseder ama hislerine tercüman olamazlarmış. Hatta içlerinden bazıları bu semavi sevdaya kendilerini kaptırıp yemeden içmeden kesilirmiş. Neyse ki, ayın aydınlık yüzü çabucak sıkılırmış oyun arkadaşlarından. Gördüğü her sureti iki nefeste siler, bulduğu her muhabbeti tek yudumda içer, kurduğu her dostluğun dibine tez vakitte darı ekermiş. Hiç kimse yeterince acayip, hiçbir hikâye yeterince şairane değilmiş. Gene de vazgeçemezmiş insanlardan. Korkarmış çünkü; ölesiye korkarmış yalnız kalmaktan, ağlarken tek başına olmaktan. Bir kuyuya eğilip bakır bakraçtaki suda kendine bakmış bir zamanlar. "Ne kadar güzelim" demiş hayran hayran. "Öyleyse niçin çirkin biri kadar bile mutlu olamıyorum?" Kuyu homurdanmış, su bulanmış. "Ne kadar parlağım" demiş dalgın dalgın. "Öyleyse niçin yüreğimdeki karanlıktan kurtulamıyorum?" Bakır bakraç çatlamış, her çatlaktan ayrı ayrı su sızmış.

Ayın aydınlık yüzü o gün bugündür uzak dururmuş kuyulardan. Cevapsız kalan soruları hatırına düştükçe, yanından hiç ayırmadığı gümüş pudralığını açıp uzun uzun pudrala-nırmış. Her daim biricik olmak istermiş, eşsiz ve rakipsiz. Kendinden daha parlak bir dişiye tahammülü yokmuş, şayet bir gün böyle biri çıkarsa karşısına, onu ortadan kaldırmak için yapamayacağı şey de. Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi bu hikâyeyi durduk yerde anlatmazdı. Zira gayet iyi bilirdi ki, kadınlar en çok birbirlerine düşmandı. Kadınlar ne vakit bir araya gelseler evvela tepeden tırnağa birbirlerini süzer, şıppadak birbirlerinin derdini tasasını keşfeder, ancak ondan sonra hal hatır sormaya geçerlerdi. Muhabbet koyulaştıkça, nerede bir yırtık yahut leke, karanlık oda yahut mezbele varsa, teker teker tespit edip özenle işlerlerdi hasıraltı defterlerine. Arkadaşlıkları tavşan uykusuna benzerdi. Yüzleri birbirlerine dönük uyurlardı, en ufak çıtırtıya kulak kabartarak. Sırdaşlıklarının harcı yumurta aklarına bulanmış vehimlerle karılmıştı. Yapı sağlamdı sağlam olmasına da, zangır zangır sallanırdı dipten vuran ilk kuruntuda. Oysa gümüş bir ayna olmadan, işini tam yapamazdı gümüş tarak. Bir ayna lazımdı muhakkak. Keramet Mumi Keşke Memiş Efendi bilirdi ki, kadınlar birbirlerinin akislerinde çirkinleşirdi. Birbirlerine katiyen arkalarını dönmemeli; yan yana, kol kola gelmelilerdi bu sebepten. Yokuşu birlikte çıkmalı, bir vişne ağacı kadar kalabalık olmalılardı batıya bakan kapıdan içeri 
girdiklerinde.

Kadınların bazıları zaten birbirlerinden ayrılmamayı huy edinmişti. Dost canlısıydı çoğu ya da öyle görünmek isterdi. Güle oynaya çıkarlardı yokuşu. Yokuşun dibinde cümbür cemaat başlattıkları yolculuğu, çadırın ağzında gene cümbür cemaat noktalayarak. Bazıları da, eninde sonunda bir araya gelmeleri gerektiğini gayet iyi bildikleri halde, mümkün olan en son adıma kadar ayrı ayrı, ayrı gayrı tırmanırlardı ilk merhaleyi. Soğuk nevaleydi çoğu ya da öyle görünmek isterdi. Yokuşun üzerindeki çeşme, onlar için dönemeçti. Çeşmeye vardıklarında, elmahkûm yaklaşırlardı birbirlerine. Kurum kurum kurulurdu çeşme; coştukça coşar, taşırırdı sularını. Kadınlar buz gibi suyla ağızlarını, alınlarını, boyunlarını ıslatırlardı. Oraya kadar bir başına gelmiş olanlar birer ikişer toplaşır, bu zaruri arkadaşlığa uysalca sokularak yollarına devam ederlerdi. Tanışma faslıyla geçerdi yokuşun ikinci kısmı. Bundan sonra birbirlerinden ayrılmamalılardı; bundan sonra yabancılar ahbap, ahbaplar ayakdaş sayılırdı. Her adımda herkes biraz daha ferahlar, biraz daha açılırdı.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Ne Bir Eksik Ne Bir Fazla

Ne Bir Eksik Ne Bir Fazla, Mustafa Sarıgül tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Remzi Kitabevi, Biyografi, 9789751415837, 280 Sayfa, Ekim/2013


Kitabın 19. ve 20.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 


Bir armut ağacının dibinde doğurmuş beni anam... Tek başına, zemheri bir kış günü, karlar içinde...
Kasımın tam ortasında; günü gününe 15 Kasım 1956'da...
Yılm sekiz ayı yolları geçit vermez, karla kaplı bir köyde, Erzincan'ın Güngören köyünde...
"Armutlar ermiş, ağaçta kalmasın" deyip dalları çırparken tutmuş sancısı, üçüncü çocuğuna hamile anamın...
Çöküverrniş ağacın dibine...
Çığlıklarına dokuz yaşındaki ablam koşmuş.
O da küçücük çocuk, ne yapsın! Rüzgârla yarışmış köye kadar, yardım istemek için.
Yetişmişler son anda, göbek bağımı taşla kesmişler. Sarıp sarmalayıp, iki göz odalı evimize götürmüşler.
Kundaklamışlar, altımı bağlamışlar, bir parça patiska, bir parça höllükle...
Bizim oralarda "höllük" derler, ince toprağa... Patiska bile çok kıymetli, bulunmuyor ki zaten köyde, bir parça, hadi iki parça varsa var... O patiskanın içine bir avuç ısıtılmış toprak, işte bizim köyün çocuk bezi o...
Gözümü açtığımda karşılaşmışım yoklukla, hayat mücadelesiyle...
Adımı Mustafa koymuşlar... Hem babamın dedesinin ismi diye, hem de Mustafa Kemal sevgisinden... Babam öyle istemiş, doğum haberimi telgrafla öğrenince...
Ben altı yaşıma kadar babamı hiç görmedim.
Mecburiyetten...
Bizim köy, derler ya uzak bir köy... 1600 metre yüksekte, iki yalçın dağa yaslanmış, üzerinde tek bir ağaç bile bitmeyen...
Zaten eski adı Göske'yi de bu iki dağa sırt vermesinden almış.
Göske demek, "yaslanmış" demek...
Ama bu kadar sarp, kuş uçmaz kervan geçmez yerde, bir manzara var ki, muhteşem...
Bizim köy adeta balkon gibi; Kuruçay'dan Bastana'ya kadar bütün Karasu vadisi ayaklarınızın altında...
En yakın ilçe 25 kilometre... Bir yol var, kıvrıla kıvrıla iniyor, sarp uçurumların kıyısından!
Kar yağmaya başladı mı, aylarca kalkmıyor.
Köyün dünyayla tek bir bağı yok, bitmek bilmez kış boyu.
Yokluk yolla bitse iyi, karın doyuracak geçim de yok. Geçim mümkün olmayınca ne yapsın babam, ilkokulu bitirmiş göçmüş İstanbul'a ekmek parası peşinde...
Çalışmak dediysem, öyle böyle değil, kan ter içinde, nefessiz...
Tam altı yıl bir kez olsun gelememiş köyüne. Tek bir fotoğrafımı bile görmeden altı yıl beklemiş hasretle!..
O hasret içinde de, peki ya ben nasılım?
Babanın eksiğini anne doldursa hiç yoktan iyi, ama annem de yanımda yok! Ben üç yaşına gelince, o da gitmiş babamın yanına... Ablam var, daha çocuk, ağabeyim ondan da çocuk!
Sağ olsun babaannem baktı bize, hem baba oldu hem de anne... Ablam da erken olgunlaştı, evi çekip çevirmek, babaanneme destek olmak için... Benim üzerimde babaannem kadar onun da hakkı vardır.
Ama haksızlık etmeyeyim, yine de ben mutlu bir çocukluk geçirdim, anne ve baba özlemine rağmen, babaannem Seher Bacı ve ablam sayesinde...
Ben doğarken babam hamallık yapıyormuş. Babam köyden 14 yaşında ayrılmış. Bir ara gelip, anamla evlenmiş daha 18'indeyken. Anamı babaanneme emanet edip, gerisin geri ekmek peşinde koşmaya dönmüş İstanbul'a...

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Etkili Düşünmenin 5 Elementi

Etkili Düşünmenin 5 Elementi, Edward B. Burger, Michael Starbird  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Okuyan Us Yayınları, Kişisel Gelişim, 9786055134198, 181 Sayfa, Eylül/2013


Kitabın 30. ve 31.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 

Trompet çalmayı anlamak için dikkate değer bir ders. Tony Plog uluslararası üne sahip bir trompet virtüözü, besteci ve öğretmendir. Birkaç yıl önce başarılı solistlerin devam ettiği bir yüksek lisans dersinde onu izleme fırsatımız oldu. Ders boyunca, her öğrenci kendi seçtiği zorluk düzeyi yüksek bir parçayı çaldı. Harika çaldılar. Tony nazikçe dinledi ve yorumlarına hep, "Çok güzel, çok güzel. Çok zor bir parça, değil mi?" sözleriyle başladı. Beklendiği gibi, öğrencilere o parçanın nasıl daha güzel çalınabileceği konusunda fiziksel teknikler ve müzikaliteyle ilgili öneriler vererek devam etti. Sürpriz değil. Fakat sonra bir üst aşamaya geçti.
Öğrencilerden trompete yeni başlayan herhangi birine verilebilecek, çok basit bir alıştırma parçasını çalmalarını istedi. Öğrenciler, bir önceki çok daha zor parçanın, çok daha hızlı, karmaşık notalarıyla karşılaştırıldığında çocukça gelen bu birkaç basit notayı çaldılar. Onlar bu basit parçayı çaldıktan sonra, Tony ders boyunca ilk kez trompeti eline aldı. O da aynı basit parçayı çaldı, ama o çaldığında parça çocukça değildi. Enfesti. Her nota zengin, lezzetli bir sese sahipti. Bu basit notaların ne demek istediğini duymamızı sağlayan akıcı bir canlılık vererek o basit parçaya hassas bir biçim kazandırmıştı.

Öğrencilerin denemeleri onun çalışının yanından bile geçemezdi — fark müthişti. Gerçek bir usta ile yetenekli öğrenciler arasındaki temel fark zor parçaların karmaşasından çok, daha temel bir düzeyde ortaya çıkmıştı. Tony basit parçaları etkili, ayrıntıları yakalayan bir şekilde çalabilmenin, çok daha zor parçaları daha kontrollü ve artistik biçimde çalmaya olanak sağlayacağını anlattı.
Çıkartılacak ders basitti. Usta öğretmen yüksek lisans öğrencilerine zamanlarının büyük kısmında basit parçaları daha iyi çalmaya odaklanmalarını önerdi — o basit parçaları teknik bir ustalık ve güzel bir zarafetle çalmayı öğrenmeyi. Basit, temel fikirler üzerinde detaylı olarak çalışmak gerçek ustalığın gelişmesini sağlar — sadece müzikte değil, her konuda.
Derinlemesine anlamak nedir? Bir şeyi derinlemesine bilmediğinizi nasıl fark edersiniz? İleri düzey trompet öğrencileri o basit parçayı çaldıklarında her bir notayı doğru çalmışlardı ve onlara güzel gelmişti. Öğrenciler kendi yorumları ile gerçek bir virtüözün performansı arasındaki farkı görmeden önce bu basit parçanın çok çok daha iyi çalınabileceğini fark etmemiş olabilirlerdi.
Yaptığınız her şeyde, temel kavramlar ve basit durumlarla ilgili becerilerinizi ve bilgilerinizi artırın. Bir sefer asla yeterli değildir. 

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda

Beraber Yürüdük Biz Bu Yıllarda, Yılmaz Özdil tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Siyaset, 9786050916355, 352 Sayfa, Eylül/2013


Kitabın 14. ve 15.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 


1 Mart tezkeresi geçmedi 
• Kafamıza çuval geçti
• Taliban'ın dizinin dibinden başbakanlık makamına
• Türbanlı Diana 
• Kayserili George Clooney
• Haysiyetli beygir Cihan
• Babalar gibi satış 
• Uzan operasyonu
• El Kaide İstanbul'da vurdu
Yeni seneye faciayla girdik.
THY'nin "Konya" isimli RJ-100 tipi uçağı Diyarbakır'a iniş
sırasında düştü, 75 kişi hayatını kaybetti. AKP henüz iktidarda
yeniydi ama taktiği eski taktikti. Baktılar, pilot ölmüş. "Pilot
hatası" deyip, kapattılar.
Halbuki, bu RJ'ler uçan tabuttu.
Kazayı rahmetli pilota yıkmışlardı ama...
THY bunlardan kurtulduğunda deve bile kesecekti.
...»
"Konya" isimli uçağın üstüne bir bardak soğuk su içilirken... Yeşil sermaye tabir edilen Endüstri Holding'in koordinatörü, "Konya" isimli şehrimizde basın toplantısı düzenliyor, gurbetçilerden toplanan 300 milyon mark'tan geriye anca 50 milyon mark kaldığını belirterek "Ortaklarımız paranın üstüne bir bardak soğuk su içsin" diyordu.
Gelişmiş ülkelerde bir ömürde bile yaşanmayanlar, Türkiye'de bir haftada yaşanır hale gelmişti. Gündemin değişme hızı, sersemleticiydi. Peş peşe okuyup göreceksiniz ki, yokuş aşağı koşar gibiydi.
...»
Mesela, inanmakta güçlük çekebilirsiniz ama, AKP'yle ilk ters düşen kişi, AKP'nin pek yakında yere göğe sığdıramayacağı Hilmi Özkök'tü. Gazetecilere orduevinde kokteyl verdi, Başbakan'a verdi veriştirdi, "Yüksek Askeri Şûra kararlarına şerh konulması, irticaya bulaşanlara cesaret verdi" dedi.
Peki, ne demek istemişti?
Ertesi günkü manşetlerde izah edildi.
TSK'dan atılmasın diye şerh konulan bir astsubay, tarikat şeyhiydi,
üsteğmen müridi vardı; subay astsubaydan emir alıyordu. Bir
başka subay, namaz saatine denk geliyor diye, nöbete çıkmamıştı.
İsrail'e gönderilen bir muhribin subayı ise "Ben Müslüman'ım,
İsrail Müslümanlara eziyet ediyor" diyerek, gemiye binmeyi,
İsrail'e gitmeyi reddetmişti. Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ufak ufak
ne hale getirilmeye çalışıldığı, ilk defa bu kadar açık şekilde
basına yansımıştı.
...»
Aynı gün, Genelkurmay tarafından TBMM Dışişleri Komisyonu'na brifing verildi. Çünkü AKP iktidar olur olmaz, KKTC'nin kepenklerinin kapatılması anlamına gelen Annan Planı peydah olmuştu. Aniden "Denktaş defol" mitingleri başlamış, Denktaş da "Ankara bu planı kabul etmem için baskı yapmaya devam ederse, istifa ederim" resti çekmişti. Brifingi veren Tümamiral Kadir Sağdıç "1974'te Barış Harekâtı'na genç bir subay olarak katılmıştım, şimdi gelinen nokta çok üzücü" derken, gözyaşlarını tutamamış, ağlamıştı.
Tarikat şeyhi astsubaya, hükümet eliyle sahip çıkılırken... Bu yurtsever tümamiral, tutuklanacaktı.
...»
Dedim ya, her şey çok hızlı gelişiyordu. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, seçimden 10 gün önce açtığı davanın esası hakkındaki görüşünü henüz Ocak ayı bitmeden Anayasa Mahkemesi'ne sunmuş, "Siyasi Partiler Yasası'na uymayan, hukukun arkasına dolanan AKP'yi kapatın, Tayyip Erdoğan'ın genel başkanlık yetkisi kullanmasını önleyin" demişti.
Gel gör ki, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tek sütunda kalmış, dansöz Asena sürmanşete çıkarılmıştı. İbo Şov'a giderken silahlı saldırıya uğramış, bacağından vurulmuştu; memleket için daha önemli haber yoktu!

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Hayata Tutunanlar

Hayata Tutunanlar, Charlotte Rogan tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9786050916997, 234 Sayfa, Ekim/2013

Kitabın 24. ve 25. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Gece
Filikada muhtemelen beş saat kadar geçirdikten sonra gökyüzü önce eflatuna sonra mora kesti ve güneş batıya doğru karanlık sulara alçalırken adeta şişti. Bu büyük mor ve siyah hiçliğin içinde, bizim sulara batıp çıktığımız gibi batıp çıkan diğer filikaların siluetlerini uzakta seçebiliyorduk; topumuzun akıbeti artık durumdan haberdar olduklarını düşündüğümüz diğer kaptanlara ve mürettebata bağlı olduğundan, beklemekten başka çare yoktu.
Karanlığın çökmesini dört gözle bekliyordum çünkü mesanemi boşaltmam gerekiyordu. Bay Hardie, bunun nasıl yapılacağını açıklamıştı. Hanımlar bu işi, asıl amacı tekneye dolacak suları tahliye etmek olan üç ahşap sintine kovasından biriyle görecekti. Bay Hardie epey bir kem küm ederek kovalardan birinin Bayan Grant'e teslim edilmesini, tuvalet ihtiyacımız hasıl olduğunda durumu kendisine bildirerek küpeştede oturan biriyle yer değiştirmemizi ve işimizi bu suretle görmemizi önermişti. "Öf dedi Bay Hardie kalın kaşlarının altından adeta komik bir bakış atarak, "Anladınız işte, söyletmeyin beni." Daha birkaç dakika önce filikada bulunan malzemeleri ve bunların ne amaçla kullanılacağını bir bir sıralarken sergilediği muazzam özgüveni, bu işi anlatmaya sıra geldiğinde adım adım silinip gitmişti.

Güneşin portakal halesi kaybolunca, sintine kovasını ben alayım dedim. Hayal kırıklığıyla fark ettim ki, gök kararmış ve gece çökmüş olsa da karanlığın kendi içinde bir dokusu, ışık kaynakları, gölgeleri ve bunun ardında gözleri vardı. Gecenin beklediğim perdeyi germemesi canımı sıkmıştı; zaten o kadar sıkış tepiş oturuyorduk ki, yaptığım işi gizlemenin bir yolu yoktu. Çevremdekilerin kadın olmasını, bunların da yaptığım işi yapmıyormuşum gibi davranacak kadar hassas insanlar olmasını sağlayan güçlere şükrettim. Kaldı ki hepimiz aynı durumdaydık ve aramızda, fiziksel ihtiyaç hayvanının yüzüne bakılmayacak diye zımni bir kural oluşmuştu. O hayvan hiç yokmuş gibi davranacak, hayvanın görgümüze pençe atmasına izin vermeyecek, neredeyse ölümümüze sebep olan ve kurtulup kurtulamayacağımızın hâlâ belli olmadığı bir felaketin karşısında bile medeniyetimizi koruyacaktık.
işim bittiğinde birkaç bakımdan çok rahatladım. Bu işi nasıl yapacağıma kafamı öylesine takmıştım ki, Bay Hardie'nin durumumuzu ve malzemelerimizi anlatışına dikkatimi hiç verememiştim. Bu iş bittikten sonra, her bir filikada beş battaniye, uzun bir halata bağlı bir can simidi, üç sintine kovası, iki kutu peksimet, bir damacana içme suyu, iki maşrapa bulunduğunu anladım. Bay Hardie bir şekilde bir tekerlek peynir ve birkaç somun ekmek getirmiş, sonra alabora olmuş bir filikadan düştüğünü tahmin ettiği iki damacana suyu da denizden çıkarmıştı. Zamanında Empress Alexandra'nın güvertesinde bir kutu içinde pusulaların da bulunduğunu, ama bir seferde bunların kaybolduğunu, gemi sahibi de Avusturya'da kızışan savaş ortamı nedeniyle bu seferi erkene çekince yeni pusula getirtilemediğini anlattı. "Ne isterseniz deyin ama biz denizciler, başkalarından daha dürüst de değiliz, daha namussuz da" dedi. Filika güvertedeyken yağmur dolmasın diye üstüne örtülen brandanın, kendi kıvrak zekâsı sayesinde dürülüp şimdi filikada yerini aldığını da ekledi. 

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Marie Curie

Marie Curie, Eve Curie tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Bilim Ve Gelecek Kitaplığı, Biyografi, 9786055888282, 392 Sayfa, Şubat/2013

Kitabın 15. 16. ve 17.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 

MANYA
Her pazar günü olduğu gibi, Nowolipki Sokağı'ndaki liseye büyük bir sessizlik çöktü. Cephe duvarında, Rus-ça olarak taşa kazılı, "Erkek Lisesi" yazısının altındaki büyük okul kapısı, sımsıkı kilitli. Sütunlu koridor, ıssız bir mabedi andırıyor. Bu tek katlı, yayvan, uzun binada; üzerlerine çeşit çeşit isimlerin baş harfleri kazılmış, çakı çentikleriyle tırmık tırmık, siyah tahta sıralar dizili, aydınlık, koca sınıflardan, sanki hayat çekilmiş gibi. Yalnız, Meryem Ana Kilisesinden gelen akşam duası çanı ile ara sıra da sokaktan geçen iki tekerlekli bir yük arabasının tangırtısı veya bir "doroçka"yı çeken atın tembel adım sesleri duyuluyor.
Avluyu saran parmaklığın gerisinde, okulun dört tane, tozlu, sıska leylağı çiçek açmış. Yoldan geçenler, pazarlık elbiselerini giyip kuşanmış insanlar, tatlımsı bir kokunun yüzlerine çarpmasıyla şaşırarak dönüyor, bakıyorlar. Daha ancak mayısın sonu olduğu halde, hava sıcak. Varşova'da güneş, don kadar acımasız ve keskindir.
Ama pazar günlerine has olan bu dinginliği, yine de bozan bir şey var. Alt katında kimya hocası ve müfettiş yardımcısı olan Mösyö Wladyslaw Sklodowski'nin oturduğu okul binasının sol tarafından, anlaşılmaz, tuhaf gürültüler geliyor. Sırasız, ahenksiz bir takım çekiç seslerini andıran takırtılar. Arkasından, keskin çığlıklarla beraber devrilen bir şeyin gümbürtüsü kopuyor. Tekrar tak tak vuruşlar... Lehçe söylenen, kısa emirler: - Hela, kurşunum kalmadı!

- Kuleye Joseph... Kuleye nişan al!
- Mania, çekil oradan.
- Neden çekilecekmişim? Küplerden getiriyorum! -O-Oh-Oh!
Bir gümbürtü, cilalı parkenin üzerine gök gürler gibi patırtılarla yuvarlanan tahta bloklar ve işte, kulenin yerinde yeller esiyor. Çığlıklar artıyor, uçan mermiler dört bir yana yağıyor...
Bu savaş meydanı, pencereleri okulun iç avlusuna bakan, dört köşe büyük bir oda. Köşelerinde, dört tane çocuk karyolası duruyor. Beş ila dokuz yaş arası dört çocuk avaz avaz bağırarak; korkunç çığlıklar kopararak, burada savaş oyunu oynuyorlar.
Noel akşamı, küçük Sklodovskilere, boy boy tahta parçalarından bir yapı takımı hediye etmiş olan whist (Dört kişilik bir iskambil oyunu.-e.n.) ve pasyanst (Tek kişilik, uzun süren ve sabır isteyen bir iskambil falı.-e.n.) meraklısı dayıları, bu oyuncağın ne işe yarayacağını herhalde aklından geçirmemişti. Birkaç gün kadar, Joseph, Bronya, Hela ve Manya, tahta kutunun içinde örnek resimlerini buldukları şatoları, köprüleri, kiliseleri uslu uslu yapıp kurdular. Ama çok geçmeden, yapıların temel taşları olan iri parçalar, direkler, asıl amaçları için kullanılmaya başlandı: Kısa sütunlar, topçu sınıfına ayrıldı; küçük dört köşeler gülle işini görecekti; böylece mimarlar mareşal oluverdiler.
Yerde, yüzü koyun yatan Joseph, sürüne sürüne ilerliyor; düşmana doğru "taktik gereğince" toplarını yürütüyor. Kavganın en kızıştığı zamanda bile, sağlıklı çocuk yüzü, bir ordu kumandanına yakışır ciddiyeti kaybetmiyor. O, ağabeydir. Dördünün içinde hem en bilgici, hem tek erkek odur. Etrafındakiler hep kız; pazarlık elbiselerinin üzerinde kırmalı yakalarla, fistolu küçücük koyu renk önlükler takılı, bir örnek giyinmiş kızlar...
Ama haklarını vermek lazım: Bu kızlar iyi dövüşüyorlar. Joseph'in müttefiki Hela'nın gözleri, vahşi bir pırıltıyla tutuşuyor. Hela, sadece altı buçuk yaşında olduğu için öfkeleniyor, küçük dört köşe tahtaları daha hızla, daha uzaklara atmak istiyor; iki pencerenin arasına sıkışmış ordularını savunmak için çırpındıkça, sarı saçları havada uçan tombul, güneş yüzlü Bronya'nın sekiz yaşında olmasına imreniyor.

Bronya'nın yanında, fisto göğüslüklü minicik bir yaver "mühimmat" topluyor, bir taburdan ötekine koşuyor, çok bağırmaktan, çok gülmekten yanakları alev alev, dudakları kupkuru, didiniyor, parçalanıyor...
-Manya!
Boş bulunarak irkilen çocuk, koşarken birden duruyor, iki kat edip kalbinin üzerinde sımsıkı tuttuğu önlüğünü koyveri-yor. Bloklar -bir kucak dolusu savaş malzemesi - yere dökülüyor. Canlı, coşkun, güzel bir yüzü, rüyalar dolu, tatlı, gümüş rengi
gözleri var.
-  "Annem seni çağırıyor. Artık geç oldu. Bu oyunu bıraksın"
diyor.
-  "Ama Bronya'nın bana ihtiyacı var... Ona mermileri ben taşıyorum!"
- "Annem, gelsin" dedi.
Bir an durakladıktan sonra, Manya, ablasının elini tutuyor! Ağırbaşlı bir hal takınarak odadan çıkıyor.
Beş yaşında savaşmak kolay değildir, gücü tükenen küçük kız, savaş meydanından çekildiğine çok da üzülmüyor. Bitişik odadan, okşayıcı bütün isimlerini sıralayan tatlı bir ses, onu çağırıyor:
-  Manya... Maniusia... Anciupecio'm...
Polonya'da, isimleri değiştirip kısaltmaya bayılırlar. Öteden beri, Sklodowski'lerde kızların büyüğü Sophie'ye "Zo-sia" denilmiştir. Bronislawa yerine "Bronya" adı geçmiş, Helena "Hela" olmuş ve Joseph de "Josio" haline gelmiştir.
Ama en son doğan, evin göz bebeği Marya kadar hiç kimseye isim takılmamıştır. "Manya" her zaman kullanılan kısa adı, "Maniusia" içten, sevgi dolu bir başka ismi, "Anciupecio" da bebekliğinden kalma hoş ve gülünç lakabıdır.
-  Anoiupecio'cığım, saçların ne hale gelmiş, ne kadar da kızarmışsın!
Doğal denemeyecek derecede renksiz, zayıf iki incecik el, göğüslüğün çözülmüş kurdelelerini bağlıyor, müstakbel büyük bir bilginin inatçı yüzünü kaplayan kısa lüleleri sıvazlıyor. Çocuğun içine yavaş yavaş bir rahatlık, bir gevşeme çöküyor.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap