seda çıngay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
seda çıngay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ağustos 2013 Perşembe

Can Dostumun Yolculuğu

Can Dostumun Yolculuğu

Can Dostumun Yolculuğu, Bruce Cameron'dan bir devam kitabı. http://kitapgalerisi.com'da %20 indirim ve aynı gün kargoya teslim | Yabancı Yayınevi, Roman, Çeviren Seda Çıngay, 400 sayfa, 9786056370878, Eylül 2013.

Can Dostumun Yolculuğu, ilk kitap olan Can Dostum'un devam kitabıdır. Bruce Cameron ilk kitabında başlattığı insani sorgulamayı bu kitabında da devam ettiriyor: İnsanın dünyada olmasının sebebi nedir?

                   

Can Dostumun Yolculuğu, "Neden buradayız?" gibi temel bir soruyu alıp, bir insan ve en sadık arkadaşıyla yaşanan bir hayata eklemliyor ve buradan bir sonuca varmaya çalışıyor.

Can Dostumun Yolculuğu, ilk kitap Can Dostum gibi insana yer yer üzüntü yer yer de sevinç veriyor.

Can Dostumun Yolculuğu, okuyanlara mutlaka "iyi ki okumuşum" dedirtecek günümüz çağdaş roman örneği.

Son derece büyüleyici… Okurlar bu muhteşem romanı bir çırpıda okuyacaklar ve başından sonuna kadar ağlayacaklar.” –Publishers Weekly

Sarsılmaz bir sadakatin ve tüm sınırları aşan bir sevginin dokunaklı öyküsü…” –Book Reporter

Köpekleri sevmeseniz de, hatta hiç köpek sahibi olmamış olsanız da bu kitabı çok seveceksiniz.” –Squidoo.com

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

3 Haziran 2013 Pazartesi

W. Bruce Cameron - Can Dostum

# W. Bruce Cameron - Can Dostum #

Can Dostum, bir köpeğin birkaç farklı hayat boyunca varlığının amacının peşinde gitmesinin öyküsü… 2006’da Ulusal Köşe Yazarları Derneği’nden En İyi Mizah dalında ödül alan ve 2011’de YILIN KÖŞE YAZARI seçilen W. Bruce Cameron’ın bu iç açıcı ve eğlenceli romanı, bir köpeğin pek çok yaşamın duygusal ve komik anlatısı olmakla kalmıyor, aynı zamanda insan ilişkilerine ve insanla en iyi dostu arasındaki kopmaz bağa köpeğin bakış açısından bir yorum getiriyor.


Eserde birkaç kez doğup ölerek sayısız hayat yaşayan bir köpeğin öyküsü anlatılıyor. Bu köpek hayatının amacını ve neden dünyada olduğumuz sorusuna bir cevap bulmaya çalışıyor. İşin ilginç yanı köpeğin her yeni doğuşunda bir önceki hayatını hatırlıyor olmasıdır. İlginç, öyle değil mi?

Yabancı Yayınevi, son dönem dikkat çeken yayınevlerinden birisidir. Yayımladığı kitaplar genelde yaşam üzerine ve şehir hayatına alışkın bireylerin başına gelen / gelmesi muhtemel olan olayları kapsar.

Sokak Kedisi Bob ve Neredesin Bernadette? kitaplarıyla birlikte oldukça ilgi çeken yayınevi, Can Dostum kitabını da yine son dönem çalışkanlığıyla dikkat çeken çevirmen Seda Çıngay'a çevirtmiş.

W. Bruce Cameron, Can Dostum | Yabancı Yayınevi, Roman, Çev. Seda Çıngay, 376 sayfa, Haziran 2013.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

20 Mayıs 2013 Pazartesi

Madeline Miller - Akhilleus'un Şarkısı | Kitaptan okuma parçası

# Madeline Miller - Akhilleus'un Şarkısı | Kitaptan okuma parçası #

2012 Orange Ödülü sahibi Madeline Miller'ın Akhilleus'un Şarkısı, İlyada destanının bir yeniden yazımını gerçekleştirerek, çağdaş edebiyata yeni bir soluk kazandırıyor. Kitaptan okuma parçası sunuyoruz...

                                         

Bölüm 1

Benim babam bir kraldı ve kralların soyundan geliyordu. Çoğumuz gibi kısa boyluydu, boğaza benzeyen vücudu neredeyse sırf omuzdan ibaretti. Rahibelerin doğurganlığı konusunda yemin ettiği annem, babama gelin geldiğinde daha on dört yaşındaymış. Onlarınki uygun bir eşleşmeydi. Evinin tek çocuğu olan annemin serveti kocasına gidecekti.

Babam, annemin alık olduğunu düğüne kadar anlamamış. Büyükbabam kızının duvağının düğün törenine kadar sıkı sıkı kapalı tutulması konusunda çok titiz davranmış, babam da büyükbabamla alay edip durmuş. Gelin çirkin olsa bile, elinin altında köle kızlardan ve hizmetkâr oğlanlardan bol bir şey yokmuş ki. Duvağı açtıklarında annemin gülümsediğini söylüyorlar. Onun epey ahmak olduğunu işte böyle anlamışlar. Gelinler gülümsemezmiş.

Sonra ben doğmuşum, bir erkek çocuk; babam hemen beni annemin kollarından alıp bir sütanneye teslim etmiş. Anneme acıyan ebe kadın, benim yerime kucaklasın diye bir yastık tutuşturmuş annemin kollarının arasına. Annem yastığa sıkı sıkı sarılmış. Bir değişiklik yapıldığını farkında değil gibiymiş.

Ben de kısa sürede bir hayal kırıklığı haline geldim. Ufak tefektim, siliktim. Hızlı koşamıyordum. Güçlü değildim. Şarkı söyleyemezdim. hakkımda söylenebilecek en iyi şey, hastalıklı olmadığımdı. Akranlarımı pençesine alan soğukalgınlıkları ve sancılar bana dokunmazdı. Gerçi bu da babamın daha da şüphelenmesine sebep oluyordu. Yoksa beşikteyken perilerin değiştirdiği bir çocuk muydum ben? İnsan değil miydim? Gözünü üstümden ayırmaz, sürekli beni azarlardı. Onun bakışını hissettikçe ellerim titrerdi. Annemse çenesinden şarap akıtarak orada öylece dururdu.

Oyunlara ev sahipliği yapma sırası babama geldiğinde beş yaşındayım. Teselya ve Sparta kadar uzak yerlerden gelen bir sürü adam bir araya toplanmış, ceplerindeki altınlar dükkanımızı zenginleştiriyor. Yüz hizmetkâr yirmi gün boyunca koşu pistini düzeltiyor, topraktaki taşları temizliyor. babam kendi kuşağının en güzel oyunlarını düzenlemekte kararlı.

En iyi hatırladığım şey koşucular. Fındık kabuğu rengindeki gövdeleri yağlanmış, güneşin altında koşu pistinde esneme hareketleri yapıyorlar. Geniş omuzlu kocalar, sakalsız gençler ve delikanlılar bir arada, baldırlarında kaslardan sert kıvrımlar oluşmuş hepsinin.

Boğa kurban edilmiş, kanının son damlalarını kumlara ve koyu renk bronz kâselere boşaltmış. Ölüme sessizce gitmiş, bu da oyunların güzel geçeceğine dair iyi bir alamet.

Koşucular babamla benim kazananlara vereceğimiz ödüller çevremize dizilmiş olarak oturduğumuz platformun önünde toplanıyorlar. Altın şarap kupaları, dövme tunçtan üçayaklar, uçları kıymetli maden demirden yapılma dişbudak ağacından mızraklar var ama esas büyük ödül benim ellerimde: Başparmağımla ovup parlattığım, yeni kesilmiş donuk yeşil yapraklardan örme bir taç. Babam tacı istemeye istemeye vermiş bana. Tek yapmam gerekenin tacı elimde tutmak olduğunu söyleyerek kendini rahatlatıyor.

(...)

Babamın çelengi kucağımdan alıp sarışın çocuğun başını taçlandırmasını seyrediyorum. Yapraklar sarı saçların üzerinde neredeyse siyah gibi duruyor. Babası Peleus çocuğu almak için gururla gülümseyerek yanımıza geliyor. Peleus'un krallığı bizimkinden küçük ama adamın karısının tanrıça olduğu söylentileri var, halkı da onu seviyor. Babam kıskançlıkla seyrediyor Peleus'u. Kendi karısı bir ahmak, oğlu da en küçüklerin arasında bile yarışamayacak kadar yavaş. Bana dönüyor.

"İşte oğul dediğin böyle olur."

Defne taçsız ellerim boşlukta kalıyor. Kral Peleus'un oğluna sarılışını seyrediyorum. Çocuk tacı havaya atıp yere düşmeden yakalarken gülüyor. Yüzü zaferle ışıl ışıl.

---

Madeline Miller - Akhilleus'un Şarkısı | Everest Yayınları, Roman, Çev. Seda Çıngay, 400 sayfa, Mayıs 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

%30 indirimle;

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Madeline Miller - Akhilleus'un Şarkısı

# Madeline Miller - Akhilleus'un Şarkısı #

Madeline Miller'ın adını bir kenara not edin mutlaka, bu yazarı ve kitabı Akhilleus'un Şarkısı'nı önümüzdeki günlerde daha çok duyacaksınız.

                       

Madeline Miller 1978 Boston doğumlu bir yazar. 1996 yılından itibaren İngiliz iletişim şirketi Orange'ın sponsorluğunda her yıl İngilizce yazan kadın yazarlara verilen ödül olan Orange Ödülü'nün 2012 yılındaki sahibi aynı zamanda. (Belirtmekte fayda var; Orange'ı 2011 yılında yine ilk kitabını çıkaran Tea Obreht, Kaplanın Karısı adlı romanıyla almıştı.)

Akhilleus'un Şarkısı, 2012 Orange Ödülü'nü kazanan bir ilk kitap. Madeline Miller bu ödülle birlikte hem dünya çapında tanınan bir yazar oldu hem de 30.000 £ para ödülünün de sahibi oldu.

Akhilleus'un Şarkısı tanıtım bülteni:

Kısa boylu, çelimsiz ve babasının gözüne bir türlü giremeyen Patroklos, trajik bir kaza sonucu bir çocuğun ölümüne sebep olmuş ve Phthia krallığına sürgüne yollanmıştı. Bundan böyle Kral Peleus'un ve onun altın oğlu Akhilleus'un -"Yunanların en iyisinin"- gölgesinde diğer yetim ve sürgün çocuklarla birlikte büyüyecekti. Akhilleus ki güçlü, güzel ve cesurdu, bir tanrıçanın, Thetis'in oğluydu. Zıt karakterdeki bu iki çocuk birbirlerine sadık arkadaşlar oldular. Aralarındaki bağ ve sevgi onlar büyüdükçe güçlendi.

Savaş ve hekimlik sanatını öğrenmek için at-adam Kheiron'un saklı cennetine yollandıklarında, Spartalı Helene kaçırılmıştı, Helene'i koruyacaklarına dair ettikleri yemine kanla bağlı olan Yunanlar, Troya'yı kuşatma planlarına girişmişlerdi. Yarı-tanrı Akhilleus'un neslinin en iyi savaşçısı olacağını müjdeleyen kehanet onu karşı konulmaz bir biçimde savaşın ortasına çekiyordu, bu kadere boyun eğen Akhilleus ve Patroklos kendilerini bekleyen sona doğru yola çıktılar...

İlyada destanının bir yeniden yazımı olan Akhilleus'un Şarkısı'nda Madeline Miller, kendisine 2012 Orange Ödülü'nü kazandıran, yetkin, tempolu ve soluk soluğa okunan bir romana imza atıyor. Troya destanı, çağdaş romanın taze nefesiyle yeniden doğuyor.

Madeline Miller - Akhilleus'un Şarkısı | Everest Yayınları, Roman, Çev. Seda Çıngay, 400 sayfa, Mayıs 2013.

%30 indirimle;

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

1 Mart 2013 Cuma

Aleksandar Hemon - Lazarus Projesi

# Aleksandar Hemon - Lazarus Projesi #

Bu sözleri söyledikten sonra, yüksek sesle bağırdı. Lazarus, buraya gel. Ve ölmüş olan kişi öne çıktı, elleri ve ayakları paçavralarla bağlanmış, yüzü bir bezle örtülmüştü. İsa onlara dedi ki, bağlarını çözün ve bırakın onu gitsin.

                                               

Sadece tarih ve yer konusunda eminim. 2 Mart 1908, Chicago. Bundan ötesi, tarihin ve ıstırabın bulanıklığına gömülmüş durumda ve şimdi dalışımı yapıyorum:

Sabahın erken saatlerinde, cılız bir genç adam, Lincoln Place 31 numaranın kapısını çalıyor. Burası, Chicago'nun çok saygı duyulan, yaman Emniyet Müdürü George Shippy'nin evi. İsmi kayıtlara Theresa olarak geçen hizmetçi kız, kapıyı açıyor (kapı hiç kuşkusuz tekinsiz bir sesle gıcırdıyor), genç adamı çamurlu ayakkabılarından esmer yüzüne kadar inceledikten sonra, o eve gelmiş olmak için gerçekten iyi bir nedeni olması gerektiğini belirtmek amacıyla pis pis sırıtıyor. Genç adam, Müdür Shippy ile görüşmek istiyor. Theresa da, haşin Alman aksanıyla saatin çok erken olduğunu, Müdür Shippy'nin saat dokuzdan önce kimseyi görmeyi kabul etmediğini açıklıyor. Adam, gülümseyerek hizmetçiye teşekkür ediyor, saat dokuzda tekrar geleceğini söylüyor. Kız, onun aksanını kafasında bir yere oturtamıyor; Shippy'yi kendisiyle görüşmeye gelen yabancının çok şüphe uyandıran bir görünüşü olduğu konusunda uyaracak.

Genç adam merdivenlerden iniyor, bahçe kapısını açıyor (bahçe kapısı da tekinsiz bir gıcırtı çıkarıyor). Ellerini cebine sokuyor, sonra pantolonunu çekiyor. Pantolon üstünden dökülecek kadar büyük. Önce sağa, sonra sola bakıyor; karar vermeye çalışırmış gibi bir hali var. Lincoln Place bambaşka bir dünya, buradaki evler şatolara benziyor, pencereler yüksek ve geniş. Sokaklarda işportacılar yok, hatta aslında kimse yok, sokak bomboş. Buzla kaplı ağaçlar sabahın kasveti içinde göz kırpıyorlar. Buzun ağırlığı yüzünden kırılmış bir dal, kaldırıma değiyor, donmuş uçlarını takırdatıyor. Yolun karşısındaki bir evin penceresinden, perdenin arkasından biri bakıyor. Yüzü, arkasındaki karanlık boşluğun çerçevesinde külrengi. Genç bir kadın bu. Adam kadına gülümsüyor, kadın perdeyi hemen kapatıyor. Yaşayabileceğim bütün hayatlar, asla tanımayacağım bütün insanlar, asla olmayacak olanlar, hepsi her yerde. Dünya bundan ibaret işte.

                                                 

Kış mevsimi, şehre aylardır neşeyle eziyet etmekte. Ocak ayının bembeyaz kar yağışlarıyla, şubatın sert soğukları geride kalmış. Şimdi sıcaklar sadakatsizce yükseliyor, ardından art niyetle düşüyor. Gaddar buz fırtınalarının zehri, çaresizce baharı bekleyen yorgun bedenler. Bütün giysiler soba dumanı kokuyor. Elleriyle ayakları soğuktan kaskatı kesilmiş genç adam, parmaklarını ceplerinin içinde esnetiyor, kan akışını sağlamak için de iki üç adımda bir dans edermiş gibi ayak parmaklarının ucunda yürüyor. Yedi aydır Chicago'da, bu ayların çoğu da soğuk geçmiş. Yaz aylarının son sıcakları artık başka bir kâbusun anıları haline dönüşmüş. Olga'yla birlikte, ekim ayının alışılmadık derecede ılık bir gününde, şimdi donup katılaşmış olsa da o zaman yosun rengi olan göle gitmiş, kıyıya çarpıp duran dalgaların sakin ritmini seyrederek, günün birinde olabilecek bütün güzel şeyleri düşünmüşlerdi. Genç adam hızlı adımlarla Webster Caddesi'ne doğru ilerliyor. Kırık ağaç dalının çevresinden dolanıyor.

---

Lazarus Projesi, Aleksandar Hemon, Çev. Seda Çıngay, Edebiyat / Roman, Everest Yayınları, Mart 2013.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapımştır.

http://aleksandarhemon.com/lazarus/

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

10 Ocak 2013 Perşembe

"Bay Satoshi de Kim?" romanından bir bölüm...


Kadın, "Sen Robert'sin herhalde," dedi. "Alice'in oğlu."
"Rob," dedim. "Veya Foss diye çağırırlar beni." Kadının fazla zamanım ve enerjim olmadığını anlamasını ümit ederek bakışlarımı yere çevirdim.

Birkaç saniye sonratekrar yukarı baktığımda, kadın ağırlığını büyük ölçüde ince tahta bastonuna vermiş, hâlâ karşımda duruyor, bastonun ucundaki lastik halka betonda pek de yassılmış gibi görünmüyordu. Yüzü bana annemi hatırlatıyordu; sarkık derisi öyle soluk bir renkti ki, yeşile çalıyordu. Seksenlerinde asılı kalmış gibiydi.

"Size nasıl yardım edebilirim?" diye sordum.
"Gerek yok. Yardım istemiyorum."

Sesinde, Londra'nın güney ve güneydoğu komşusu şehirlere özgü bir tını vardı. Dili, her "o" harfini gitarın tellerine vurulan mızrap gibi çınlatıyordu.

"Cenazeye katıldınız mı?" diye sordum.
"Ah, evet evet, cenazedeydim ya. Çok güzel bir törendi. Sence de öyle değil mi?"
"Güzeldi, evet."
"Ben annenin bir arkadaşıyım. Adım Freddie."
"Merhaba Freddie."

Eli kuru ve kabaydı.

"Sen de Finegold'da mı yaşıyorsun Freddie?"
"Ah, evet evet, orada yaşıyorum. Hem de aklımın başımda olmasına rağmen. Anneni uzun süredir tanırdım. Belki benden bahsetmiştir. Hoş, bunu yaptığını pek sanmam ya. Neyse, onun dairesinin yakınında, koridorun ilerisinde yaşıyorum ben. Daire hâlâ sendedir herhalde, ha? Yani kirayı iptal etmemişsindir daha?"
"Yok, etmedim."
"Annenin eşyalarını da temizlemedin?"
"Şey... Hayır. Annemi kaybedeli çok olmadı daha."
"Yakında yapacaksındır ama?"
"Çok yakında. Yalnız bu aralar işim başımdan aşkın."
"Ne gibi?"
"Bilirsiniz işte. Şu, bu. Daireyi mümkün olan en kısa sürede boşaltacağım."
"Anladım."

Kadının gözlerinin altındaki pembe torbaları inceledim. "Aklına takılan bir şey var gibi."

"Annen öldüğünden beri sürekli düşünüp durduğum bir mesele var da. Bana söylemiş olduğu bir şey. Bir çeşit rica. Birlikte Mews'a gitsek de bu konuyu orada konuşsak? Olur mu?"
"Ne yazık ki eve dönmem gerekiyor. Londra'da yaşıyorum."
"Tabii, çekmen gereken fotoğraflar vardır."
"Gerçekten de var."
"Eskiden ben de fotoğraf çekerdim. Niye vazgeçtim, bilmem. Herhalde artık fotoğrafını çekecek bir şey bulamadığım için."
"Freddie, gerçekten dönüş yoluna koyulmam gerekiyor artık."
"Tamam, anlıyorum, ama bu mesele de önemli."
"Nasıl?"
"Şey," dedi Freddie, bastonuna iyice dayanarak öne doğru uzanıp komplocu bir tavırla sağına soluna bakarak. "Bir ayakkabı kutusu var."
"Ayakkabı kutusu mu?"

Seyrek saç buklelerinin arasından kafa derisini görebiliyordum. Ay yüzeyine benzeyen bir grilikteki bu deri, küçücük gümüşi ve pembe çillerle doluydu.

Freddie, "Bir ayakkabı kutusunun içinde, annenin Bay Satoshi'ye verilmesini istediği bazı şeyler varmış," dedi.

Bu ismi duyunca o hatıra damarlarımda elektrikli bir kıvılcım olarak dolaşmaya başladı.

"Bay Satoshi'nin kim olduğunu biliyor musun?" 

Jonathan Lee, Bay Satoshi de Kim?,

Çev. Seda Çıngay, Sayfalar; 14, 15, 16, Ocak 2013, Everest Yayınları.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap