dünya edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dünya edebiyatı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ekim 2013 Cuma

Berlin-Aleksander Meydanı


Berlin-Aleksander Meydanı, Alfred Döblin  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Everest Yayınları, Roman, 9786051416632, 470 Sayfa, Ekim/2013



Kitabın 5.6. ve 7. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

41 numarayla kente

Tegel Cezaevi'nin büyük kapısının önünde duruyordu. Hürdü. Daha dün, hükümlü giysisi içinde arkadaki patates tarlalarını çapalıyordu. Şimdiyse dışarıdaydı. Sırtında sarı bir yazlık pardösü vardı. Diğerleri içeride kalmıştı. Tarlada çalışmaya devam edeceklerdi. O ise dışarıdaydı. Hürdü. Sırtım cezaevinin kırmızı duvarlarına dayamış duruyordu. Birçok tramvay gelip geçti. O yerinden kıpırdamadı. Büyük kapının önünde nöbet tutan adam birkaç defa yanına geldi. Tramvayları gösterdi. Fakat o hiç hareketsiz durmaya devam etti. Korkunç an gelmişti. (Korkunç, 
Franz. Niçin korkunç?) Dört yıl bitmişti. Son on İki aydır hep gönülsüzce baktığı o kara demir kapılar şimdi arkasından kapanıvermiştİ. Onu artık dışarı çıkarmışlardı. Diğerleri ise içeride kalmıştı. Tahta kesiyorlar, cilalıyorlar, yapıştırıyorlar ve cezalarının bitmesini bekliyorlardı. İki yıl, beş yıl. Cezası bitmişti, Tramvay durağında öylece duruyordu.
Onun cezası şimdi başlıyordu.

Şöyle bir ürperdi. Yutkundu. Olduğu yerde kıpırdadı. Sonra hareketlendi. Biraz sonra tramvayda oturuyordu. Bir sürü insanın ortasında. Haydi! Önce kendini dişçide sandı. Dişi kökünden çekiliyordu sanki. Ağrı dayanılmazdı. Başı çatlayacak-mış gibiydi. Arkasına döndü. Kırmızı duvarlara son bir defa baktı. Tramvay hızla köşeyi döndü. Başı arkada, Öylece kaldı. Ağaçlar, evler gelip geçti. Caddeler canlandı. Bir göl göründü. İnsanlar inip bindi. O dopdoluydu. Bağırası geliyordu; Dikkat, dikkat! Haydi, her şey şimdi başlıyor! Burnunun ucu buz gibiydi. Yanakları yanıyordu. "Yeni binen oldu mu?', "Öğle gazetesi çıktı!", "Yeni dergi var!"... Polislerin üniforması şimdi maviydi. Kimsenin dikkatini çekmeden tramvaydan indi. İnsanların arasına karıştı. Ne vardır Hiçbir şey yoktu. Doğru yürü, aç domuz herif, kendine gel. Yoksa yumruğumu suratına yersin. Caddeler nasıl da kalabalık. Her şey karmakarışık, insanlar koşuşup duruyor. Beynim bomboş. Kurumuş. Ne olmuş buralar? Ayakkabıcılar, şapkacılar, meyhaneler. Her yer ışıl ışıl. İnsanlar artık çok ayakkabı eskitiyor olmalı. Bu kadar çok koşuştuklarına göre. 
Bizim cezaevinde ayakkabıcı vardı. Unutmadan söyleyeyim. Yüzlerce tertemiz vitrin camı. Hepsi de pırıl pırıl. Boş ver. Korkacak ne var? İstersen hepsini yerle bir edersin. Rosenthaler Meydanı'nda kaldırım başlarını sökmüşlerdi. Diğer insanlarla beraber kalaslara basa basa yürüdü. Onların arasında kal, onlarla bir arada ol. Her şcyi unutursun, çok şeyi fark etmezsin. Vitrinlerde cansız mankenler duruyor. Giysiler içinde. Ceketler, pantolonlar, paltolar, eteklikler, çoraplar ve ayakkabılar içinde. Dışarıda, kaldırımda her şey hareket halindeydi. Herkesin 
suratında bir gülümseme vardı. Acaba bu insanların içi nasıldı? Hayat var mıydı? Aschinger'in karşısındaki geniş refüjde ikişer üçer kişilik gruplar sigara içiyor, gazetelere göz atıyordu. Hiç hareket etmeden. Tıpkı şu sokak fenerleri gibi. Donuk. Çevredeki yapılar gibi. Renksiz.

Rosenthaler Caddesi'nden aşağı doğru yürüdü. Küçük bir meyhanede pencere kenarına oturmuş bir adamla bir kadın gözüne ilişti. Kulplu kadehlerden gırtlaklarına bira boşaltıyorlardı. Sonra ellerindeki çatalı et parçalarına batırıp ağızlarına sokuyorlardı. Çatalı ağızlarından çıkarıyorlardı. Ağızları kana-mıyordu. Ah! Yumruklarını sıktı. Kurtulamayacağım ondan. Ne yapayım? Yanıt geldi: Bu senin cezan.Geri dönemezdi. Tramvaya binmiş, kente gelmişti. Cezaevinden salıverilmişti. Şimdi buradaydı. Buraya, yeni yaşamına girmek zorundaydı.


Biliyorum, diye mırıldandı, iç geçirdi. Buraya girmek zorunda olduğumu biliyorum. Beni salıverdiklerini de. Cezam bitmişti. Cezaevinden çıkarmak zorundaydılar beni. Bürokratların görevi bu. Hepsi tamam. Ben buraya gireceğim. İstemesem de. Zor da gelse. Tanrım.

Rosenthaler Caddesi'nde yürümeye devam etti. Kocaman Tietz Mağazası'nın önünden geçti. Sağa saptı. Dar Sophien Caddesi'ne. Bu cadde biraz karanlık, diye düşündü. Böylesi daha iyiydi. Cezaevi geldi aklına. Orada suçlular tek kişilik ya da kalabalık hücrelerde kalırdı. Cezalarını tek başlarına çeken bazı suçlular diğerlerini hiç göremezdi. Bazıları ise tek kişilik hücrede yaşamasına rağmen, avluda, dershanede ya da küçük kilisedeki dini ayinde diğerleriyle bir araya gelirdi. Yanından otomobiller gelip geçiyordu. Korna sesleri. Gürültü. Evler, yapılar uzayıp gidiyordu. Sonsuza. Yapıların üzerinde damlar. Havada süzülen kuşlar gibi. Bakışlarını damlarda gezdirdi. Damlar kayıp aşağılara inmezdi. Evler dimdik duruyordu. Ben zavallı budala, ne yapacağım, nerede kalacağım? Ev duvarlarına tutuna tutuna yürüdü. Duvarların sonu gelmeyecekti. Ben gerçekten çok budalayım. Biraz aldım kullanan başının çaresine bakar. Cezaevi başkaydı. Çan sesiyle çalışma başlardı. Belirli zamanlarda ara verilirdi. Yemeğe gitmek için, avluya çıkmak için, dershaneye girmek için. Avluda gezinti sırasında hükümlü kollarını iki yana sarkıtmak ve ileri geri sallamak zorundaydı.

Bir evin önünde durdu. Başını kaldırdı. Kapıya baleti. Açtı. Homurdandı. Oh, dedi. Biraz hüzünlü. Kollarını 
kavuşturdu. Oğlum, burada hiç olmazsa üşümezsin. Avluya bakan kapılardan biri açıldı. Adamın biri yanından geçip arkasında durdu. Franz inledi... İç geçirdi. Ufladı. Rahatladı. Tek kişilik hücrede kaldığında sık sık uflamıştı. 

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

1 Mart 2013 Cuma

Aleksandar Hemon - Lazarus Projesi

# Aleksandar Hemon - Lazarus Projesi #

Bu sözleri söyledikten sonra, yüksek sesle bağırdı. Lazarus, buraya gel. Ve ölmüş olan kişi öne çıktı, elleri ve ayakları paçavralarla bağlanmış, yüzü bir bezle örtülmüştü. İsa onlara dedi ki, bağlarını çözün ve bırakın onu gitsin.

                                               

Sadece tarih ve yer konusunda eminim. 2 Mart 1908, Chicago. Bundan ötesi, tarihin ve ıstırabın bulanıklığına gömülmüş durumda ve şimdi dalışımı yapıyorum:

Sabahın erken saatlerinde, cılız bir genç adam, Lincoln Place 31 numaranın kapısını çalıyor. Burası, Chicago'nun çok saygı duyulan, yaman Emniyet Müdürü George Shippy'nin evi. İsmi kayıtlara Theresa olarak geçen hizmetçi kız, kapıyı açıyor (kapı hiç kuşkusuz tekinsiz bir sesle gıcırdıyor), genç adamı çamurlu ayakkabılarından esmer yüzüne kadar inceledikten sonra, o eve gelmiş olmak için gerçekten iyi bir nedeni olması gerektiğini belirtmek amacıyla pis pis sırıtıyor. Genç adam, Müdür Shippy ile görüşmek istiyor. Theresa da, haşin Alman aksanıyla saatin çok erken olduğunu, Müdür Shippy'nin saat dokuzdan önce kimseyi görmeyi kabul etmediğini açıklıyor. Adam, gülümseyerek hizmetçiye teşekkür ediyor, saat dokuzda tekrar geleceğini söylüyor. Kız, onun aksanını kafasında bir yere oturtamıyor; Shippy'yi kendisiyle görüşmeye gelen yabancının çok şüphe uyandıran bir görünüşü olduğu konusunda uyaracak.

Genç adam merdivenlerden iniyor, bahçe kapısını açıyor (bahçe kapısı da tekinsiz bir gıcırtı çıkarıyor). Ellerini cebine sokuyor, sonra pantolonunu çekiyor. Pantolon üstünden dökülecek kadar büyük. Önce sağa, sonra sola bakıyor; karar vermeye çalışırmış gibi bir hali var. Lincoln Place bambaşka bir dünya, buradaki evler şatolara benziyor, pencereler yüksek ve geniş. Sokaklarda işportacılar yok, hatta aslında kimse yok, sokak bomboş. Buzla kaplı ağaçlar sabahın kasveti içinde göz kırpıyorlar. Buzun ağırlığı yüzünden kırılmış bir dal, kaldırıma değiyor, donmuş uçlarını takırdatıyor. Yolun karşısındaki bir evin penceresinden, perdenin arkasından biri bakıyor. Yüzü, arkasındaki karanlık boşluğun çerçevesinde külrengi. Genç bir kadın bu. Adam kadına gülümsüyor, kadın perdeyi hemen kapatıyor. Yaşayabileceğim bütün hayatlar, asla tanımayacağım bütün insanlar, asla olmayacak olanlar, hepsi her yerde. Dünya bundan ibaret işte.

                                                 

Kış mevsimi, şehre aylardır neşeyle eziyet etmekte. Ocak ayının bembeyaz kar yağışlarıyla, şubatın sert soğukları geride kalmış. Şimdi sıcaklar sadakatsizce yükseliyor, ardından art niyetle düşüyor. Gaddar buz fırtınalarının zehri, çaresizce baharı bekleyen yorgun bedenler. Bütün giysiler soba dumanı kokuyor. Elleriyle ayakları soğuktan kaskatı kesilmiş genç adam, parmaklarını ceplerinin içinde esnetiyor, kan akışını sağlamak için de iki üç adımda bir dans edermiş gibi ayak parmaklarının ucunda yürüyor. Yedi aydır Chicago'da, bu ayların çoğu da soğuk geçmiş. Yaz aylarının son sıcakları artık başka bir kâbusun anıları haline dönüşmüş. Olga'yla birlikte, ekim ayının alışılmadık derecede ılık bir gününde, şimdi donup katılaşmış olsa da o zaman yosun rengi olan göle gitmiş, kıyıya çarpıp duran dalgaların sakin ritmini seyrederek, günün birinde olabilecek bütün güzel şeyleri düşünmüşlerdi. Genç adam hızlı adımlarla Webster Caddesi'ne doğru ilerliyor. Kırık ağaç dalının çevresinden dolanıyor.

---

Lazarus Projesi, Aleksandar Hemon, Çev. Seda Çıngay, Edebiyat / Roman, Everest Yayınları, Mart 2013.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapımştır.

http://aleksandarhemon.com/lazarus/

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

26 Şubat 2013 Salı

Granta Edebiyat Dergisi Türkiye'ye geliyor

# Granta Türkiye'ye geliyor... #

Bir süredir edebiyat çevrelerinde konuşulan haber Notos'un son sayısında da yer aldı.

1889'da Cambridge öğrencileri tarafından yayımlanmaya başlayan, İngiltere'nin en saygın edebiyat dergilerinden Granta, Türkiye, Finlandiya ve Portekiz'de yayımlanma kararı aldı. Böylece dergi 10'dan fazla ülkenin diline çevrilmiş olacak.

                                             

Türkiye'de Everest Yayınları ile anlaşan Granta'nın editörü John Freeman, yeni bir Orhan Pamuk, Yaşar Kemal, Jose Saramago ya da Sofi Oksanen bulabileceklerini umduklarını söyledi.

                                 

Everest Yayınları, 2000 yılında Alfa Yayınları’nın tescilli markası olarak kuruldu. Kurulduğu andan itibaren 800’ü aşkın kitap yayımladı. Yayınevinin birinci amacı, seçkin yazarların seçkin eserlerini yayımlamaktır. Everest, Çağdaş Dünya Edebiyatı, Türk Edebiyatı, Dünya Klasikleri, Siyaset, Anı, Kültürel İncelemeler, Biyografi, Çizgi Roman vb. türünde eserler yayımlar.

Everest’in yazarlarından bazıları: Ayşe Kulin, Buket Uzuner, Pınar Kür, Vedat Türkali, Selim İleri, Orhan Kemal, Nihat Behram, Ahmet Ümit, Orhan Miroğlu, İpek Çalışlar, Ahmet Telli, Feyza Hepçilingirler, Anton Çehov, Anaïs Nin, Zadie Smith, Raymond Chandler...

GRANTA TÜRKİYE'nin ilk sayısı için tıklayınız...

--- KitapGalerisi ---

7 Şubat 2013 Perşembe

Aleksandar Hemon - Lazarus

# Aleksandar Hemon - Lazarus #

Türkçede daha önce Everest Yayınları'ndan Mehmet Harmancı çevirisiyle çıkan Bruno'nun Sorusu'yla tanıdığımız Aleksandar Hemon'u, daha sonra Agora Kitaplığı'ndan Begüm Kovulmaz çevirisiyle çıkan Hiçbir Yerdeki Adam romanıyla okuyabilmiştik.

Her iki kitabın da şu an ne yazık ki baskısı bulunamadığı için okuyamamış olanların tek çaresi şimdilik sahaflar gibi görünüyor. Ancak Everest Yayınları bir güzellik yapıp Hemon'un yeni projesini yayına hazırlamaya başladı şu sıralar.


Lazarus, NY Times Book Review tarafından yılın kitapları seçkisine dahil edilmiş, National Book Awards finalisti olabilmiş önemli bir kitap.

Lazarus projesiyle ilgili gelişmeleri öğrenebileceğimiz mecra şimdilik http://aleksandarhemon.com/lazarus/ adresidir.

Lazarus, Everest Yayınları dünya edebiyatı editörü Başak Güntekin'e göre "okuduktan sonra bir süre daha sizinle kalan kitaplardan" olarak tanımlanıyor.

Aleksandar Hemon'un kalemini özleyenler çok yakında bu kitap sayesinde hasret gidermiş olacaklar.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

5 Şubat 2013 Salı

Animal Triste


"Uğruna dünyadan el çektiğim son sevgilim beni terk ettiğinde gözlüğünü bende unutmuştu. Yıllar boyunca bu gözlüğü kullandım ve ona yakın olmak için son bir fırsat olarak, sağlıklı gözlerimi onun göz kusuruyla sembiyotik bir bozukluk halinde kaynaştırdım. Günün birinde gözlük tam da tavuklu şehriye çorbası pişirdiğim sırada, mutfağımın taş zeminine düşüp camları kırıldığında, gözlerim doğuştan gelen keskinliklerini zaten unutmuş bulunuyorlardı; dolayısıyla artık gözlüğün eksikliğini hissetmiyordum. Gözlük, o günden beri yatağımın yanındaki küçük masada duruyor; kimi zaman, giderek daha nadir olsa da, sevgilimin onu taktığında hissettiklerini hissetmek için takıyorum onu."

- Monika Maron, Animal Triste, Dünya Edebiyatı / Roman, Çev. Mustafa Tüzel, Alef Yayınevi.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

27 Ocak 2013 Pazar

"Bir Kış Gecesi..."


Italo Calvino’nun “Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin. Seni çevreleyen dünya bırak belirsizlik içinde yok oluversin. Kapıyı kapasan iyi olur; öte yanda mutlaka çalışmakta olan bir televizyon vardır. Hemen seslen ötekilere: “Hayır, televizyon seyretmek istemiyorum!”. Sesini yükseltmezsen duyamazlar seni. “Kitap okuyorum. Rahatsız edilmek istemiyorum!”. O gürültü arasında seni işitmemiş olabilirler, daha yüksek sesle söyle, bağır hatta: “Ben, Italo Calvino’nun yeni romanını okumaya başlıyorum!”. Bunu söylemek istemiyorsan, seni huzur içinde bırakmalarını umut edelim.

Italo Calvino'nun dillere destan eseri "Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu" bu paragrafla başlıyor. Eser, sıkı kroşelerle "neden okuduğumuzu", yazarların da "neden yazdığını" az biraz aydınlatmaya çalışırken, romancı olmak üzerine de sağlam aparkatlar atıyor.

Haftanız güzel olsun...

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

16 Kasım 2012 Cuma

Jodi Picoult hayranlarına müjde: "Anlaşma" çıktı!


Jodi Picoult hayranlarına müjde: "Anlaşma" çıktı!

'Söylenecek bir şey kalmamıştı. Kollarını ona dolayan kızın hayatının her evresini gözünün önüne getirebiliyordu; bes yaşında daha sarışın, on bir yaşında hızla boy atıyor, on üç yaşında elleri erkeksi.

Mehtap, çekik gözlerinde yansıyarak yuvarlanıyordu gökyüzünde. Kız onun teninin kokusunu içine çekti ve “Seni seviyorum,” dedi. Genç adam onu o kadar usulca öptü ki kız bunu hayal ettigini sandı; gözlerine bakmak için biraz geri çekildi.

Ve silah patladı.

Harte ve Gold aileleri on sekiz yıl boyunca yan yana evlerde yaşadı. Aile pikniklerinden en mahrem sırlara kadar her seyi paylaştılar. Çocukları Chris ve Emily'nin yakınlaşması da bu nedenle sürpriz olmadı, hatta arzu edildi. Birbirini neredeyse doğdukları günden beri tanıyan, hiç ayrılmayan liseli iki genç, ailelerinin gurur tablosunda el ele gülümsüyordu; ikisi de başarılı, ikisi de popüler, ikisi de pırıl pırıl. Ama bir gece yarısı çalan telefonla her şey değişti; Emily başından vurulmuştu, Chris olay yerindeki tek kişiydi ve silahta kendisi için de bir kurşun olduğunu söylüyordu...

İnsan, aile, dostluk, aşk...

Siz olsanız ne yapardınız?

Picoult yarattığı karakterlere bürünmekte akılalmaz bir yetenek sergiliyor.” - New York Times

“Hiçbir romancı sayfaları Jodi Picoult'tan daha etkileyici çevirtemiyor.” USA Today

Picoult kestirilemez bir ihtişamla yazıyor.” Stephen King

Jodi Picoult, Anlaşma, Çev. Cihat Taşçıoğlu, April Yayıncılık, Kasım 2012.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

14 Eylül 2012 Cuma

8 Eylül 2012 Cumartesi

Kitap Galerisi!



                                        Kitap Galerisi'nin Edebiyat Vitrinine mutlaka bakın.

                                           75 TL ve üzeri siparişlerinizde kargo ücretsiz.