alef yayınevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alef yayınevi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2013 Perşembe

Kerem Eksen Röportajı

# Kerem Eksen Röportajı #

Kerem Eksen... Bu ismi bir kenara not edin mutlaka, adını önümüzdeki günlerde daha çok duyacaksınız. Kerem Eksen, 1976 doğumlu ve İTÜ'de Felsefe dersleri veriyor. Kendisi aynı zamanda bir çevirmen ve ilk romanı "Buradayız" Haziran 2013 tarihinde Alef Yayınevi tarafından yayımlandı.


1) "Buradayız" adlı romanınız Alef Yayınevi etiketiyle yayımlandı. 1976 doğumlusunuz ve bildiğimiz kadarıyla da bu ilk romanınız. Neden bu kadar beklediniz?

Tabii okur açısından “beklemek” gibi görünen şey bu taraftan pek öyle görünmüyor. Bu zamana kadar yayımlamaya cesaret edebileceğim bir şeylerin ortaya çıkması için hazırlık yapmış oldum aslında. Tabii bu arada bu sürenin önemli bir kısmında edebiyattan ziyade tiyatroyla iştigal etmiş olduğumu belirteyim; hatta ilk ciddi metin yazma girişimlerimi de tiyatroda, Seyyar Sahne’deki arkadaşlarla birlikte yaşadım. Bir yandan da felsefe eğitimi, sonrasında tez yazımı, bütün bunlar olayların yavaş gelişmesine yol açtı. Sanırım bir açıdan hayırlı da oldu bu durum.

Aslında birçok insan gibi ben de üniversitede başladım yazma-çizme işlerine. Neyse ki o zaman etrafımda duygusal davranıp “Bu çok iyi, bunu hemen yayınlat” diyen insan pek olmadı. Ben de edepli davrandım ve acele etmedim. Sanırım böylelikle bazı tercihlerin netleşmesi için kendime zaman tanımış oldum, zaman içinde sevdiğim ve sevmediğim yazarları, yazma biçimlerini, üslup yaklaşımlarını ayırt etmeye başladım. O zaman artık okurun karşısına çıkıp “benim yaptığım iş de budur” diyebilecek bir kıvama geliyor insan. Beklemek dediniz, bu kıvama gelmeyi beklediğim söylenebilir belki.

2) "Buradayız" romanı, roman yazmak isteyen bir editörün hikâyesi. Gerçekle kurgu ne kadar birbirinin içine girdi? Otobiyografik öğeler var mı romanınızda?

Ufak tefek öğeler var, ama bunların ne olduğu romanın yaratacağı etki açısından çok da mühim değil herhalde. Fakat madem sordunuz, en azından şu kadarını söyleyeyim: Çevirmen olarak biraz yayın işine bulaştım, fakat hiçbir zaman düzenli editörlük yapmadım.


3) Son dönem Türkçe edebiyatta kendi sesini bulabilen, harikulâde metinler kaleme alabilen yazarlar çıktı. (Bence) Sizce "Buradayız", birbirinden yetenekli Türk yazarların çıktığı bu dönemde nasıl bir fark yaratabilecek?

Tabii ki birçok yazar gibi ben de belli net tercihlerin peşinden gittim, dolayısıyla da başka romanlara göre birtakım farklar yaratabileceğim iddiasıyla yazdım. Ama gene de bu soruya benim cevap vermem ne kadar uygun olur bilemiyorum. Bir fark varsa bunu okurun söylemesini isterim.

4) İTÜ'de Felsefe dersleri veriyorsunuz; felsefi bilginiz romana da girmiş. Buna bilerek mi izin verdiniz yoksa kaleminiz kendiliğinden mi hareket etti?

Kalemim kendiliğinden hareket ediyor bazen, ama araya felsefe karıştırabilecek kadar da bağımsızlığını ilan etmiyor açıkçası. Bu nedenle, birçok şey gibi buna da bilerek izin verdiğimi söyleyebilirim. Gene de felsefenin bu romana çok fazla sirayet ettiğini düşünmüyorum (zaten sizin de böyle bir kastınız yok anladığım kadarıyla), daha çok noktasal buluşmalardan söz edebiliriz.

Aslında felsefeyle edebiyat arasındaki ilişki biraz netameli ve gerilimli bir ilişki. İlk bakışta felsefe -özellikle de bir meslek olarak sürdürülen felsefe faaliyeti- edebiyatçılık için çok faydalı olabilir gibi görünüyor. Fakat ben bunu genellikle bir gerilim gibi yaşadım, hâlâ da öyle yaşıyorum. Bunun anlamı romanda felsefeye yer olmadığı değil elbet. Fakat bunun nasıl bir yer olduğu önemli bir soru. Edebiyat kendiliğinden felsefeye yer açmıyor bence. Bu ikisi arasında doğal ve kendiliğinden gelişen bir ilişki olduğunu düşünmek kötü edebiyata ve kötü felsefeye yol açabilir. Kısacası bu konuda biraz tedirginim.

                    

5) Başkarakterimiz Selim'in hayatla kavgalı olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Ancak bu kavga salt roman yazabilmek üzerine kuruluymuş ve diğer hiçbir şeyle ilgilenmek istemiyormuş izlenimi uyandırdı bende. Roman yazmak isteyen insanlarda bu "hayata katlanamamazlık" hali normal midir?

Evet, durup durup “artık çalışmam lazım, romanımı yazmam lazım” diye düşünüyor Selim. Aslında bu durum Selim’in hayatla kurduğu ilişkiden çok romancılıkla kurduğu ilişkiyle alakalı. Roman yazmaya başlayacağı, bir “romancı”ya dönüşeceği, kendi deyişiyle “roman ruhu”nu soluyabileceği pürüzsüz ve güzel zamanların arayışında Selim. Telaşı biraz bundan.

Romancılığı kurtarıcı ve neredeyse mistik bir uğraş gibi görmesinden. Aslında bu durum, yani romana ya da genel anlamıyla sanata atfedilen bu sağaltıcılık ve kurtarıcılık misyonu Selim’e özgü değil. Açıkçası ben de zaman zaman kapılıveriyorum buna, neticede yazmanın sağaltıcı bir etkisi olduğu gerçekten de söylenebilir. Ama fazla abartmamak gerek, aksi takdirde sürdürdüğünüz faaliyetle, o faaliyetin ürünüyle ve nihayetinde kendinizle fazlaca büyülenebilirsiniz. Selim’de de yer yer bu risk var.

6) Romanda birçok usta yazarın adı geçiyor; ancak Dostoyevski ve Orhan Pamuk biraz daha öne çıkıyor. Sizin de en çok severek okuduğunuz yazarlar olarak kabul edebilir miyiz bu kalemleri?

Tabii ikisi de farklı açılardan kıymetli yazarlar benim için. Ancak ön planda olmaları favori yazarlarım olmalarıyla ilgili değil, daha ziyade temsil gücüne sahip kuvvetli yazar figürleri olmalarıyla ilgili. Dostoyevski’yle Orhan Pamuk’un benzerliği, yazarlık faaliyetini sürdürme biçimleriyle ilgili canlı imgelere sahip olmamız. Dostoyevski’nin hastalıkları ya da kumar düşkünlüğü, Orhan Pamuk’un çalışma disiplini vb... Dolayısıyla bu iki yazar her şeyden önce birer karakter olarak bulunuyorlar romanda. Tabii dolaylı olarak.

7) Sizi yazmak için tetikleyen güç nedir, o gücü nasıl tanımlarsınız?

Her ne kadar meslekten felsefeci olsam da, genel olarak kafası karışık ve mütereddit bir insanım, özellikle de bir başıma kaldığımda. Yazmak kafamdan geçenleri derleyip topladığım ya da billurlaştırdığım bir faaliyet gibi. Ya da şöyle diyelim: Kafanızda fikirler öylece dönüp dururken siz onlara bir biçim kazandırmaya çalışıyorsunuz; şu değil de bu kelimeyi kullanmayı, şu değil de bu olayı anlatmayı seçiyorsunuz. İşte bu tercih anı benim için çok ferahlatıcı bir şey ve buna gerçekten ihtiyaç duyduğumu söyleyebilirim. Peki neden edebiyat derseniz, o zaman iş biraz daha karışıyor.

Edebiyat söz konusu olduğunda bu tercih artık daha ince, daha sezgisel, daha açıklanamaz bir hal alıyor. “Üslup” dediğimiz şey de buralardan doğuyor zaten - tabii eğer doğabilirse. İşte bu hal, yani kısmen gizemli kalmaya mahkum bir dizi tercihte bulunma hali benim için edebiyatı çok cazip kılıyor.

8) Yazdığınız romandan hareketle edebiyata çok düşkün birisi olduğunuzu anlıyorum. Bir de dünyayla birlikte ülkemizde de çok fazla Chick Lit olarak adlandırılan piliç edebiyatı kitapları basılıyor. Bu "çoksatan" kitaplara yaklaşımınız nedir?

Açıkçası üzerinde çok fazla düşündüğüm bir konu değil “çoksatanlar” meselesi. Çoksatan kategorisi kendi başına bir şeylerin sebebi değil semptomu olarak görülebilir ancak. Bu anlamda popüler edebiyatın hakimiyeti vahim bulduğum bir şey değil, hatta bence iyi edebiyatın önünde bir engel de değil.

9) Nasıl bir ortamda çalışıyorsunuz? Olmazsa olmaz materyalleriniz var mıdır? Uğurlu kalem vs.?

Zamanında kalemle yazmak için çok uğraştım -belki de Orhan Pamuk’a özenmişimdir- ama olmadı. Bilgisayarsız olmuyor.

Klavyede daha iyi ritim tutturuyorum, yeri geldiğinde hızlanıyorum örneğin, ama kalem yavaş kalabiliyor. Sessiz olan ve belli bir düzen kurabileceğim her yerde çalışabilirim. “Buradayız”ın önemli bir kısmı da kütüphanelerde yazıldı zaten. Fakat sabah saatlerinde çalışmak benim için çok mühim. Sabah masanın başına oturamazsam tren kaçmış oluyor.

10) Kendi adıma diyebilirim ki "Buradayız" çok ama çok güzel bir roman. Umarım okuru da bol olur. Sizin hakkınızda ve kitabınız hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlara bir paragraflık bir mektup yazsanız, kendinizi ve romanınızı nasıl anlatırsınız? Bunu yazar mısınız?

Teşekkür ederim. Böyle bir mektubu yazmanın kolay olmadığını fark ediyorum şu anda. Zira böyle bir durumda “genel olarak okur”a hitap etmek gerekiyor. Oysa ben “genel olarak okur”un ne olduğunu kafamda pek canlandıramıyorum, hatta bu fikir biraz da tuhaf geliyor bana. O nedenle yazarken aklımda daha somut okurlar oluyor, çoğu zaman da tanıdığım insanlar... Tanımadıklarıma ve beni tanımayanlara tek diyebileceğim şu: Ne düşüneceğinizi çok merak ediyorum.

Röportaj için çok teşekkür ediyorum, umarım bir sonraki kitap için çok beklemeyiz. Sevgiler...

Ben teşekkür ederim.

--- KitapGalerisi adına Tuna Bahar --- 

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

28 Mayıs 2013 Salı

Kerem Eksen - Buradayız | Kitaptan okuma parçası

# Kerem Eksen - Buradayız | Kitaptan okuma parçası #

Bu ay müthiş bir Türkçe roman çıkıyor, fark ettiniz mi? Seçkin kitapların yayınevi Alef Yayınevi, uzun süren sessizliğini nihayete erdiriyor. Daha önce Arnon Grunberg'in çok beğenilen Tirza'sını, Steven Hall'un Köpekbalığı Metinleri'ni, Monika Maron'un Animal Triste'sini çıkarıp aklımızı başımızdan alan Alef şimdi de Kerem Eksen'in "Buradayız" romanıyla edebiyatseverlere bayram yaşatıyor.

Kerem Eksen'in Buradayız romanından okuma parçalarını sunuyoruz. İyi edebiyatın şerefine...


Herhangi bir romanın konusu olabilecek o genç adamlardan biriydim ben de. Genç adam evinde oturur, genç adam hülyalara kapılır, genç adam sever, sevmez, sevmeyi bilmez, hayat ona yabancı gelir. Genç adam... Bıkıp usanmadan birbirinden sıkıcı sayfalarda dolaşır durur. Genç adam paltosunu giyer, genç adam ellerini ovuşturur, genç adam mor çiçekler alır, genç adam mor çiçekler almaz, yürür gider, durup bekler, hayat genç adamın etrafında döner, genç adam evimize gelir, koltuğumuza oturur, biz o genç adam oluruz, ah, deriz, hayat ne tuhaf, ne acı, ama neyse, kapatalım artık bu konuyu. O genç adamdan nefret ediyorum, dedim odamda oturmuş içimdeki kasveti dağıtmaya çalışırken, onun hayatını dolduran bütün o berbat ayrıntıların ne kadar sıkıcı olduğunu düşündüm. O ayrıntıların hiçbirinin romanımda yeri olmayacak, dedim, benim romanımda bütün olayların bir ağırlığı olacak.

Roman yazma sürecinin zorluklarından, yazan kişinin boş bir kâğıt karşısındaki o tatlı tedirginliğinden, ruhsal ve düşünsel gelgitlerden söz ettim. Bunların hepsini o kadar iyi biliyordum ki, Yurdaer yaşadıklarımın gerçekliğinden bir an bile şüphe etmedi. O da kendini iyice bıraktı, nasıl yazdığını, çalışırken hangi ritüelleri yerine getirdiğini, yazı masasından kalkarken neler hissettiğini anlattı. Böyle tatlı bir sohbete kaptırmış gidiyorduk ki, sakıncası yoksa, deyiverdi Yurdaer, romanının konusundan biraz bahsedebilir misin? Bir an aklıma gelmedi romanımın konusu, evet, ben bir an romanımın konusunu hatırlayamadığımı düşündüm ve, hiç unutmuyorum, şu işe bak yahu, dedim içimden, romanımın konusu gidivermiş aklımdan. Romanımın bir konusu olmadığı (hatta bir romanım dahi olmadığı) halde ben bunu basit bir hafıza sorunu olarak yaşadım o anda; şimdi düşünüyorum, ne büyük düzenbazmışım ben.

Yayınevine doğru yürürken Bahar’la dolaştığımız o sokaklardan geçtim ve onu şimdiden özlediğimi düşündüm. Ancak dayanmalıydım. Bahar benim insanlık durumumdu ve ben sabırla bu durumun ötesine geçmeye çalışmalıydım ... İnsan nasıl da çaresiz kalıyor şu hayatta, diye düşündüm, mutluluk ellerinden kaçıverirken nasıl da bakakalıyor arkasından. Çok değil, bir ay kadar önce benim mutluluk rüyamdı Bahar, oysa şimdi bir insanlık gerçeği olarak karşımda duruyor.

Büyük acılar yaşamak istiyordum oysa, bütün o büyük acıları ben yaşamalıydım, o büyük cinayetleri, o kurşun benim ensemden girmeliydi, efsanevi ölümlerle ölen o adam ben olmalıydım, sonra o efsanevi aşkları yaşayan, efsanevi yaralar alıp darmadağın olan o genç adam, evet, kesinlikle ben olmalıydım, başkası değil.

Eskiden, üniversitedeyken demek istiyorum, bakanlar kurulunun yarısını ezbere sayardım ben, şimdiyse bunlarla ilgilenmeyi unutuyorum. İnsanların öylece yaşayıp gittikleri fikri, evet, bu fikir kafamı tamamen dolduruyor. Yaşayıp gidiyorlar ve sonra ölüyorlar, hatta bazen öldürülüyorlar, biz de büyük umutsuzluklara kapılıyoruz, acı ruhumuzu ele geçiriyor. Ancak bunların hiçbiri bir işe yaramaz. Babam böyle şeyler düşünmezdi hiç, dünyaya bakar ve şöyle derdi: Şuraya bir heykel dikilecek.

... her şeyi atıp sıfırdan başladım. Şimdi daha yavaş, ancak daha emin adımlar atarak ilerliyorum romanımda. Birbiri ardınca sıraladığım bütün bu yalanlardan dolayı önce utanç, sonra gurur duydum. Utanç, malum, her dürüst insanın yalandan sonra hissetmesi gereken duygudur. Gurur ise sonra gelir; yalanınız kabul gördüğünde…

---

Kerem Eksen'le yaptığımız röportajı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz...

Kerem Eksen - Buradayız | Alef Yayınevi, Roman, 180 sayfa, Haziran 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

5 Şubat 2013 Salı

Animal Triste


"Uğruna dünyadan el çektiğim son sevgilim beni terk ettiğinde gözlüğünü bende unutmuştu. Yıllar boyunca bu gözlüğü kullandım ve ona yakın olmak için son bir fırsat olarak, sağlıklı gözlerimi onun göz kusuruyla sembiyotik bir bozukluk halinde kaynaştırdım. Günün birinde gözlük tam da tavuklu şehriye çorbası pişirdiğim sırada, mutfağımın taş zeminine düşüp camları kırıldığında, gözlerim doğuştan gelen keskinliklerini zaten unutmuş bulunuyorlardı; dolayısıyla artık gözlüğün eksikliğini hissetmiyordum. Gözlük, o günden beri yatağımın yanındaki küçük masada duruyor; kimi zaman, giderek daha nadir olsa da, sevgilimin onu taktığında hissettiklerini hissetmek için takıyorum onu."

- Monika Maron, Animal Triste, Dünya Edebiyatı / Roman, Çev. Mustafa Tüzel, Alef Yayınevi.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

24 Aralık 2012 Pazartesi

"Marek Van Der Jagt - Kelliğimin Hikâyesi"


"Marek Van Der Jagt - Kelliğimin Hikâyesi"

"Van der Jagt'ın 'işlevsiz' ailesi, son zamanlarda tanıdığımız en eğlenceli insanlar olarak hatıramızda yer alıyor… Harika bir roman." Kırkus

"Komik ve etkileyici… Marek van der Jagt'ın eseri, duygusal arayışın romantizmi ile bir cinsel eğitim komedisi arasında gidip geliyor…Yaşama içgüdüsüyle ilgili bir rol, olumsuzlama olarak yazma ve yalanlarla gerçekler arasındaki slalom." Le Monde

Viyanalı felsefe öğrencisi Marek van der Jagt bize mutluluk arayışının hikâyesini anlatıyor. Marek'in öyküsü sünger gibi votka içen gizemli bir kadının ona bir valiz verdiği pespaye barda başlar. Valizde Marek'in annesine ait giysiler vardır. Ama daha da önemlisi bu valiz, romanın omurgasını oluşturan birçok utanç verici sırrın ilk ipucunu içermektedir.

'Kendi yokluğumla yaşamayı öğrendim. Uygulamada, bunu kendi kendime söylediğim şu tümceye indirgedim: "Marek, şu andan itibaren iki hafta içinde mutlu olacaksın." O iki hafta geçene kadar günleri saymaya başlıyorum. Sonra tekrar kendime, "Marek, şu andan itibaren iki hafta içinde mutlu olacaksın, mutluluğun boa yılanı iki hafta içinde boynuna dolanacak," diyorum. Bu, benim hayatıma biçim katıyor."

Marek Van Der Jagt, Kelliğimin Hikâyesi, Çev. Füsun Özlen, Eylül 2012, Alef Yayınevi.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

19 Kasım 2012 Pazartesi

"Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'nın ilk 2 günü - 1"


"Tüyap İstanbul Kitap Fuarı'nın ilk 2 günü - 1"

17 Kasım Cumartesi sabahı fuar alanı oldukça renkli görüntülere sahne oldu. Okurlar kapılar açılır açılmaz fuar alanına akın ettiler.


Gördüğümüz herkesin elinde bir liste vardı. Alınacak kitaplar özenle listelendikten sonra yayınevlerinin standlarını bulmak kalıyordu geriye. İşin zor kısmı da buydu zaten. Oldukça büyük bir yer olan Tüyap'ta bir iki kez turladıktan ve salonların yerlerini öğrendikten sonra işin zor kısmını da atlatmış oldu herkes...


Alfa, Everest ve Artemis Yayınları, stand içinden bir merdivenle çıkılan 2. bir kat yaparak çok iyi bir şey düşünmüşler. Bu sayede bu yayınevlerinin yazarları imza günü öncesi hazırlık ve imza günü sonrası dinlenme molası için harika bir yer elde etmiş oldular.


2. Kat yaptıran yayınevlerinin biri de Alfa'nın stand komşusu İş Kültür Yayınları'ydı. Kapı Yayınları, sade ve şık tasarımıyla dikkat çekerken, Metis, Remzi ve Yapı Kredi Yayınları kitap dükkânı formatında okurlarla buluştu.



Doğan, Can, Kırmızı Kedi, Nesil, Nesin gibi yayınevleri de kendilerine özgü büyük standlar kurarak göz doldurdular.


Siren Yayınları geçen seneki formatında devam edip, yayınevinin artık sloganı haline gelen "Zamanın Ruhu" konseptli dekoruyla ilgi uyandırdı. Standın duvarına kitaplardan oluşturulmuş bir duvar saati yaparak "zamanın ruhu" konseptini öne çıkaran başarılı bir çalışma gerçekleştirdiler. Alef Yayınevi de sade standıyla okurlarla buluştu. Standını da Dedalus Kitap'la paylaştı. Alef'in sahibi Sinan Bey'in ve Dedalus'un sahibi Sedat Bey'in nezaketi ve ilgisi muhteşemdi.


10. Salon'da uluslararası arenada yer alan yayınevleri yer aldı. Burada etkinlikler de düzenlendi. Fuarın ilk günü gerçekleştirilen canlı müzik sayesinde katılımcılar ve ziyaretçiler keyifli dakikalar gerçekleştirdi.



- Kitap Galerisi adına yazı: Tuna Bahar. -

19 Ekim 2012 Cuma

"Tirza'dan alıntılar..."


Arnon Grunberg'in kaleme almış olduğu "Tirza" Eylül 2012'de 2. baskısını yaptı. Alef Yayınevi'nin etiketi ve Gül Özlen'in Türkçesiyle ilk kez 2008'de yayımlanan kitap bu sefer 396 sayfada ulaşıyor okuruna. (İlk baskısı 483 sayfaydı)

Tirza'dan birkaç alıntı paylaşalım. Geçenlerde romanın beyazperde uyarlaması İstanbul Modern'de iki kez gösterildi. Film umarız yakın zamanda DVD olarak da piyasa sürülür, İstanbul Modern'deki gösterimi kaçıranlar da bu sayede filmi rahatça izleyebilir.

Tirza, önemli Türk yazarlarımızdan biri olan Ayfer Tunç'a göre de 21. Yüzyılın ilk klasiğidir.

Arnon Grunberg, yükselişte olan Hollanda edebiyatının önemli yazarlarındandır. (Başka bir Hollandalı yazar için Herman Koch'a göz atmanızı öneririz) Grunberg'in Türkçeye çevrilen romanları: Hayalet Acı, Tirza, Yahudi Mesih ve İliğine Kadar'dır.

Yine bir Grunberg romanı olan; ancak yazarın Marek van der Jagt müstear adıyla basılan Kelliğimin Hikâyesi yine Alef Yayınevi'nden Eylül 2012'de çıkmıştır.

Filmin fragmanı için buraya alalım sizi.

İyi edebiyat sevenlere...

Arnon Grunberg, Tirza, Çev. Gül Özlen, Alef Yayınevi, 2. Baskı Eylül 2012.

İlk şişenin içinde biraz kola kalmıştı. İkinci şişeyi koymadan önce ilk şişede kalanı bardağa boşalttı. Tutumlu bir değildi artık, ama dikkatliydi.”

Posta kodu ile adresinin kimilerinin üzerinde yarattığı etkiyi özleyecekti. Başarının kokusunu, üzerine yapışmış olan başarılı olduğu varsayımının kokusunu arayacaktı.”

Hıçkırık gibi bir duygusallığa yer yoktur.

"...ben, merhametsiz bir adamım. Merhametin ne olduğunu bilmiyorum ve ona inanmıyorum, onu üzerimden, inatçı bir soğuk algınlığı gibi söküp attım. Başkasının acı çekmesinden hoşlanırız demek istemiyorum, tam tersi. Genellikle başkalarının acı çektiğini görmek istemeyiz. Ama merhamet? Nedir bu? … Merhameti kişisel bir aşağılama olarak alıyorum. Beni aşağılıyor. Öfkeden kuduruyorum.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap



17 Eylül 2012 Pazartesi

Günün kitap önerisi: Arnon Grunberg - İliğine Kadar


Arnon Grunberg, 1971 Amsterdam doğumlu Hollandalı romancıdır. Garsonluk, kat temizleyiciliği, aşk mektubu yazıcılığı gibi işlerde çalıştı. Bunların dışında savaş muhabirliği yapıyor, “Acı Çekme Teknikleri” gibi ilginç konularda ders de veriyor. Kitapları bugün 20 dile çevrilmiş durumda.

"Her şey ağlamakla başlar, sonra birlikte ev almaya kadar giderdi. Başkasının kederine ortak olmamak, bu tuzağa düşmemek gerekirdi. İnsanca başlayan bir ilişkinin fare kapanıydı bu..." (İliğine Kadar)

Arnon Grunberg, İliğine Kadar, Çev. Gül Özlen, Alef Yayınevi, 2012.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

7 Eylül 2012 Cuma

Arnon Grunberg - İliğine Kadar



"Her şey ağlamakla başlar, sonra birlikte ev almaya kadar giderdi. Başkasının kederine ortak olmamak, bu tuzağa düşmemek gerekirdi. İnsanca başlayan bir ilişkinin fare kapanıydı bu..."

- Arnon Grunberg İliğine Kadar (Görsel: Yekta Kopan arşivi)