editör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
editör etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Nisan 2013 Cuma

Sanem Sirer Röportajı

Siren Yayınları'nın kurucusu ve editörü Sanem Sirer bizi kırmadı ve ortaya bu röportaj çıktı. Son birkaç yıldır kendine kemik bir okur kitlesi kazanan yayınevinin felsefesini ve duruşunu anlamak için güzel cevaplar aldık. Lafı daha fazla uzatmadan Sanem Sirer'le yaptığımız söyleşiye geçelim...

                                   

  (1 Ekim 2012 tarihinde İstanbul Modern'de gerçekleşen Etgar Keret söyleşimiz. Fotoğraf: Muhsin Akgün)

1) Merhaba, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkürler... Siren Yayınları bugünlerde oldukça hareketli günler geçiriyor: Etgar Keret'in bir hikâyesinden uyarlanarak Asaf Hanuka'nın çizimleriyle güzelleşen Bilek Kesenler'i uzun bir matbaa süreci sonunda yayımladınız. Bugünlerde de Jack Kerouac'ın Yolda'nın devamı niteliğinde olan romanı Big Sur'u yayıma hazırladınız. Önümüzdeki aylarda bizi neler bekliyor?

Önümüzdeki aylarda yine çağdaş edebiyatın kayda değer genç seslerine yer vereceğiz; Marisha Pessl, Dave Eggers, Karen Russell, Laird Hunt gibi çağdaş edebiyat arenasında görece yeni ve yenilikçi isimlerin kitaplarını yayına hazırlıyoruz, henüz duyurmadığımız isimlere yönelik çalışmalarımızı da sürdürüyoruz. Çağdaş klasiklerden Henry Miller’ın Oğlak Dönencesi ile Clichy’de Sessiz Günler’i mutfağımızda örneğin, pek çok diğer değerli eser ile birlikte.

2) TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'na düzenli olarak katılan yayınevlerinden birisiniz ve fuar standınız "Zamanın Ruhu" konseptli dekoruyla oldukça ilgi çekici. Siren'in adını ve Zamanın Ruhu'nu kısaca anlatabilir misiniz?

Çağdaş edebiyat odaklıyız; zamanın ruhu, içinde yaşadığımız çağa ve döneme ait edebiyata ağırlık verdiğimiz için seçtiğimiz bir başlık. Siren adı da bu hassasiyet ile bağlantılı aslında; şimdiye ait sesleri, bugünün edebiyatını önemsiyor, bu sesleri duyurmanın aciliyetini hissediyoruz; Siren adı, gerek mitolojik açılımı gerek aciliyet çağrışımı ile misyonumuzla örtüşüyor.

                                              

           (TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı 2012, Siren Yayınları'nın "Zamanın Ruhu" konseptli standı)

3) Siren Yayınları çeviri eserler yayımlayan butik bir yayınevi. Az sayıda kitap yayımlamak gibi bir politika izleminizin nedenleri nelerdir ve hangi kriterlere göre kitap yayımlıyorsunuz?

Bu, tartışmaya açık bir mesele kanımca; butik kimliğini benimsemiş değiliz, ayda 8-10 kitap yayımlayan yayınevleri mevcut olduğu için bu, bize yakıştırılan bir yafta olabilir ancak. Azını, çoğunu değil de, yayımlanan eserlerin okura ulaşıp ulaşmadığını konuşmanın daha sağlıklı olacağı kanaatindeyim. Tüm çabamız kitaplarımızın okuruna ulaşmasına yönelik, yayın politikamız da bu doğrultuda şekilleniyor. Kriterlerimiz ise belli; çeviri edebiyat odaklıyız ve çağdaş edebiyatın yeni, ilgiye şayan, kayda değer kalemlerini yine çağdaş öncülleriyle bir araya getirdiğimiz, metne odaklı bir bakış açımız var.

4) Çağdaş Dünya Edebiyatından çok iyi kitaplar yayımladınız. Etgar Keret, Jonathan Safran Foer, Dave Eggers, Joshua Ferris, Tea Obreht... Bu isimleri ne zamandır izliyorsunuz? Ve Türkiye'de bu isimler hiç bilinmezken nasıl oldu da basmaya cesaret ettiniz?

Etgar Keret, Tükiye’de daha evvel yayımlanmış ancak okuruna ulaşamamış bir yazardı; Gazze Blues sayesinde dikkatimizi çekti, devamında da hem güzel bir dostluk geliştirme hem de Keret’i okuruyla buluşturma misyonunu üstlendik. Jonathan Safran Foer, Dave Eggers, Joshua Ferris ve Tea Obreht, romanları, üslupları ve tarzlarıyla dikkatimizi çeken ve yayımlıyor olmaktan gurur duyduğumuz yazarlarımız. Salvador Plascencia ya da David Foster Wallace gibi nice yazarı bu bağlamda temsil etmekten onur duyuyoruz.

5) Sadece yeni yazarları değil Jack Kerouac, Herta Müller, Henry Miller, Muriel Spark, Shirley Jackson gibi görece daha eski yazarları da yayımlıyorsunuz; burada önemli olan yazarın adı mı metnin sağlamlığı mı?

Çağdaş edebiyatın yeni seslerini, öncülleriyle bir arada sunma çabası içindeyiz. Henry Miller ile Jack Kerouac, devamında Dave Eggers’ın yer aldığı bir edebiyat geleneğinin halkaları sayılabilir örneğin. Muriel Spark, zamanının ötesinde bir yazar, Shirley Jackson için de aynısı geçerli... Herta Müller, saydığınız diğer isimler arasında daha güncel bir isim ama edebi ağırlığıyla şimdiden klasikler arasında. Ancak yazarın ismi tek başına bir şey ifade etmez, önemli olan, her zaman, metnin sağlamlığıdır. Önemli olan kitaptır.

                                     

6) Avi Pardo, Nevzat Erkmen, Püren Özgören gibi çok iyi çevirmenlerle çalışıyorsunuz. Peki genç bir çevirmen de size başvurabilir mi?

Genç isimlerle de çalışıyoruz; elbette başvurabilirler.

7) Bu zamanda yayınevi işletmek çok zor bir iş. Bu bağlamda Türkiye'de yayıncılık dünyasıyla ilgili hem bir yayınevi sahibi hem de bir editör olarak neler söylemek istersiniz?

Türkiye’de yayıncılığın zahmetli ve yıpratıcı bir iş olduğunu, korsandan vergilendirme sisteminin adaletsizliğine uzanan pek çok alanda acilen revizyon gerektiğini söylemek, eskisi kadar kitap okunmuyor vs. diyerek yakınmak adettendir, ama ben sadece, tam da şimdi, bu zamanda yayıncılığın müthiş heyecan verici, bir o kadar zorlu ve değeri kendi içinde katlanarak çoğalan bir faaliyet olduğunu belirtmek isterim. İletişimin hızlandığı ve içeriğin çoğaldığı oranda yüzeyselleştiği bir çağda kitapların taşıdığı ağırlık da ister istemez değişiyor ama bir Word dosyasının kendi okurlarıyla buluşacak, daha da önemlisi etki yaratacak, kalıcı olacak bir kitaba dönüşmesi sürecinde rol almak, anılabilecek tüm çarpıklıkları önemsiz kılıyor.

8) Siren Yayınları kurulduktan sonra başka bir yayınevinden çıkıp da "Keşke biz yayımlasaydık" dediğiniz bir kitap oldu mu?

Metnin çevirisi, editörlüğü, kapağı ve sunumu, yayınevinin tarzını ortaya koyar; bir kitap bir yayınevi tarafından yayımlandıktan sonra artık o yayınevine has bir süzgeçten geçmiş demektir. Dolayısıyla, bir okur olarak, Türkçede yayımlandıktan sonra tanışıp sevdiğim pek çok yazar mevcut elbette, ancak yayıncı kimliğimle böyle bir yaklaşım gütmem mümkün değil. Bir başkasına bakıp keşke o olsaydım demeyeceğim gibi, bir başka yayınevinin yayımladığı kitaba dair böyle bir söylem geliştiremem.

9) Nedense birçok kişi gibi ben de ne zaman Türkçe eser basacağınızı merak ediyorum, tabii hiç basmayabilirsiniz de, ancak yine de sorayım; bu yönde bir çalışmanız var mı?

Önümüzdeki birkaç yıl boyunca çizgimiz aynı düzlemde ilerleyecek gibi görünüyor. Türkçe eser yayımlamaya yönelik net bir tarih yok, ancak bu yönde çalışmalarımız mevcut tabii.

10) Türkiye'de ve dünyada yaptığı işleri özellikle takip ettiğiniz editör / editörler var mı?

Elbette, severek takip ettiğim pek çok yayınevi, dergi, fanzin, web sitesi, yayın yönetmeni, editör var; tek tek saymam mümkün değil.

11) sireninsesi.blogspot.com adlı bir blog yazıyorsunuz ve Siren Yayınları'nın kemik okuyucu kitlesi bu blogu sürekli takip ediyor. Okurla bu şekilde birebir ilişki kurmak yayınevine olan ilgiyi artırıyor mu?

Sirenin Sesi, yazarına ait, özerk bir mecra gibi işliyor daha çok; zaman zaman yayınevinin mutfağından haberler ağır bassa da genel anlamda yazarına bir diyalog alanı sağlıyor. Blog, vakitlerinin çoğunu masa başında geçiren blog yazarının kurumsal kimliğinden uzaklaşıp hem yaptığı işlerden hem de yazın dünyasında olan bitenden keyfince bahsedebildiği, takipçilerle irtibata geçebildiği bir soluklanma mecrası daha çok ve gördüğü ilgi yazarını sevindiriyor.

12) Siren Yayınları'ndan çıkan kitapların kapak tasarımları çok başarılı. Kitapların künyesinde Nazlım Dumlu ismini görüyoruz. Kendisinin başka projeleri var mı?

Nazlım Dumlu, Siren ekibinin yapıtaşlarından biri; kreatif direktörümüz aynı zamanda. Kitap kapaklarından Tüyap standımızın detaylarına değin tüm tasarımlarımızda onun imzası var. Dolayısıyla Nazlım Dumlu bu ara başka projeleriyle değil Siren işleriyle öne çıkacak.

13) Son olarak şunu sorayım: Bir editör olarak "iyi kitap" nasıl seçilir sizce?

Yayınevi kimliği doğrultusunda, bu soruya farklı yanıtlar düşünmek mümkün; “iyi kitap” tanımını ise ayrıca deşmemiz gerekir. Kaygı, kurgu ve karakter açısından yayınevinin kriterleriyle örtüşen, tutarlı, özgünlüğünü ortaya koyabilen ve editörün kalp ritmini bu doğrultuda hızlandırabilen her kitap iyi kitaptır.

Zaman ayırıp soruları cevapladığınız için çok teşekkür eder, Siren Yayınları'nın başarılarının devamını dileriz...

Ben teşekkür ederim.

--- KitapGalerisi adına Tuna Bahar ---

8 Nisan 2013 Pazartesi

Levent Cantek Röportajı

# Levent Cantek Röportajı #

Merhaba. Öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için çok teşekkürler...

Siz hem editör hem yazar hem de senaristsiniz. Bu üç farklı ünvanda Levent Cantek şu günlerde hangi projelerle uğraşmaktadır? Bizleri neler bekliyor?

Editör olarak önümüzdeki aylarda genç yazarlarla karşılaşacaksınız, onu söyleyebilirim. Grafik roman yazmaya devam ediyorum, süregelen projeler var. Yıl sonunda tamamlanacak işler olacak. Dizi işleri her zaman karışıktır ama Eylül ayında TRT’de yeni bir diziye başlayacağım gibi görünüyor, çalışıyoruz.

Çizgi roman türünde önemli eserler kazandırdınız ve kazandırmaya da devam ediyorsunuz. Sadece metinle okurların görsel hayal gücünü çalıştıran bir edebiyat dünyasında çizgi roman okumanın önemi nedir sizce?

Bu tür sorulardan korkarım ben. Bir önem sıralaması yapamam. Bence anlatıyı yaşatan şey iyi hikâye olması... Filmi izleten, kitabı okutan en önemli unsur bu... Bir meseleye denk düşmek, beklentiyi karşılamak bunlar elbette hayati ama evirin çevirin aslolan iyi hikâyedir. Çizgi romana iyi edebiyata ulaşmak için bir araç işlevi yükler kimileri. Önce onları okuyacaktır sonra iyi edebiyatı filan. Pedagojik hassasiyetleri ben de dinliyorum ama katılmıyorum, çizgi roman belediye otobüsü ya da servis aracı değil. İyi hikâye anlatırsa okunan bir şey... Önemini kendi yaratabilirse değerli olur.

                              

                                       (Levent Cantek, fotoğraf Altan Burgucu)

Geçen günlerde çıkardığınız Dumankara 2. baskısını yapmış, tebrikler. 19 farklı çizeri bir araya getirmek zor olmadı mı? Bir de, her hikâyede hikâyenin geçtiği yıldaki toplumsal sorunlar başarılı bir şekilde dile getirilmiş. Okurun gözüne sokmadan bu mesajları dile getirebilmenin herhangi bir sırrı var mı?

İltifat etmişsiniz. Yapabildim mi bilmiyorum, ben bağıran, suçlayan, yaftalayan adamları ve onların yazdıklarını sevmem. Küçük insanların geçim dertleri var, bizim politize ettiğimiz biçimde o sorunları farketmeden yaşıyorlar veya bizim kadar önemsemiyorlar, üzerlerine düşünmüyorlar. Bazı büyük meseleler geçerken anlatılırsa daha uzun yaşar ve etkili olur hissiyatını taşıyorum.

Akademik kariyerinizi bırakıp sizi editör olmaya iten etkenler nelerdi?

Mutsuzdum, akademide çok kavga ve husumet vardı. Kaçmak için fırsat arıyordum. Aslında üniversite her yerde kötü değildir, ben galiba doğru bir yerde değildim. Kitap okumak-yazı yazmak istiyorsanız yapabileceğiniz çok iş yok aslında. Ya üniversitede olacaksınız ya da editörlük yapacaksınız. Ben şanslı bir adamım. İkisini de yaptım, yapıyorum.

Editörlüğün okulu yok, sizce editör olmak isteyen insanlarda ne gibi özellikler olmalı? Bir editörün "derdi" ne olmalı?

Ben editörlük yaptığımı düşünmüyorum, geleni karşılıyorum gibi geliyor. O kadar çok farklı işi birarada yapmak zorundasınız ki Türkiye’de. Çok şikâyet de edemezsiniz, çünkü sanıldığı kadar çok yayınevi yok Türkiye’de. Yayınevi yaşamalı ki siz de devam edebilesiniz. Tasarlıyorsunuz, okuyup yönlendiriyor, redakte ediyorsunuz. Kapağı düşünüyorsunuz, reklamı, söyleşiyi, çıkacak yazıları şunu bunu… Sevmeden yapılabilecek bir iş değil bu. Severseniz hayal kırıklığınız azalır. Severseniz affedersiniz, yola devam edersiniz. Severseniz filan diyorum ya…dikkat ederseniz o sevgi de saplantılı aslında. Obsesif olmanız gerekiyor. Kaleminiz, diliniz, okur yazarlığınız filan olacaksınız demiyorum dikkat edin. Türkiye’de tecrübe süratle kazanılıyor. Son üç ayda okuduğum ve taradığım sayfa sayısı onbini geçti. Bu kadar okursanız çalışırsanız hepsini öğrenirsiniz. Ama sevmek başka bir şey. Sevmezseniz katlanamazsınız.

                  

Geçen günlerde çeviri eserlerin editörlüğünün sizi zerre kadar heyecanlandırmadığını belirten bir tweet attınız. Bunu biraz açar mısınız? Bir editör çeviri eserlere ya da telif eserlere nasıl yaklaşmalı?

Çeviri eser, hazır olarak geliyor. Size yaratıcılık imkânı tanımıyor. Çeviriye bakıyor, karşılaştırıyor ve okuyorsunuz, açıklayıcı müdahaleler yapıyorsunuz en fazla. Ama telif eser öyle değil, daha canlı ve yaşıyor. Size dokunuyor. Yan yana yürüyebiliyorsunuz. Heyecan duyduğum işi yapmak istiyorum. Telif eserler beni artık heyecanlandırmıyor, onu demek istemiştim.

Farklı işleri bir arada yaptığınız için epey yoğun birisiniz. Yayıma hazırlanacak Türkçe edebiyat dosyalarını değerlendirme aşamasında nasıl bir yöntem uyguluyorsunuz? Dosyalar size mi geliyor, yoksa siz mi yayıma hazırlamak istediğiniz kitapların yazarlarıyla iletişime geçiyorsunuz?

Dosyalar geliyor zaten, onları okuyorum. Benim dışımda okuyan beş altı kişi oluyor. Bazen arkadaşlar bir dosyayı bana yönlendiriyor veya fikrimi soruyorlar. Biz Ankara’da şöyle yaparız, Tanıl (Bora) bir şeyi beğenirse mutlaka bana veriyor. Ben de öyle yapıyorum. İkimiz okuyoruz. Aramızda bir iş bölümümüz var. Bunların dışında yazar arıyorum, genç yazar bulmak istiyorum, takip etmeye çalışıyorum. Elimden geldiğince izliyor ve araştırıyorum. Sanırım on beş civarında isimle tek tek hikâyeler üzerinde çalışarak ilerliyorum mesela.

Özellikle editörlükte gelmek istediğiniz bir nokta var mı? Kafanızdaki doyuma ulaştıktan sonra usta - çırak ilişkisi kapsamında yeni editörler yetiştirmeyi tasarlıyor musunuz?

Doğrusu editör olarak ulaşmak istediğim bir nokta yok. Bir iki tane hayalim var onları yapmak istiyorum ama hayat bu, nereye varırım, nerde kalırım ölçemiyorum. Bir çırağım olsun istemem, usta olduğumu düşünmüyorum.

Türkiye'den ve dünyadan özellikle takip ettiğiniz editör / editörler var mı?

Yok be yahu bir de editör mü takip edeceğim desem... Yazarlar, çevirmenler, çizerler yetiyor bana… Yetişemiyorum. Bir de inanın, sanıldığı kadar çok editör yok. Ben editör dendiğinde Tanıl Bora derim başka da birini sayamam.

2012 yılında çıkıp da "keşke biz yayımlasaymışız" dediğiniz bir kitap oldu mu?

Yok olmadı, olmaz da. Editörlüğün deformasyonu da şu: O kadar çok kötü dosya okuyorsunuz ki insan bazen okumaktan soğuyabiliyor. Sırf keyif için okuyamaz oluyor, kendinize vakti ayıramıyorsunuz. Sevdiğim bir kitabı ben hazırlayamadım diye üzülmüyor, oh sadece okuyacağım diye seviniyorum.

Röportaj için çok teşekkürler. Son olarak şunu sorayım: Kitap alırken nelere dikkat etmeli? "İyi kitap" nasıl seçilir sizce?

Bir reçetem yok. Ben yazarlar dışında iyi çevirmenleri izlerim, ne yapıyorlar merak ederim. Kimin çevirdiği çok önemli, kimmiş bir bakın derim. Titizlik görülebilir bir şeydir. İster istemez editörü olan yayınevlerinin kitaplarını izlemek gerekiyor. Bu kitabı birkaç kişi okumuş, çalışanlarının emeğin maddi karşılığı verilmiş anlamına geliyor çünkü. Bunlar dışında tasarım ve baskı gibi pek çok ölçüt var seçmek için. Her okur, iyi kitap tanımını kendi yapar ama bu tanım hep değişir. Yirmi yaşında sevdiğiniz bir şeyi kırk yaşında tekrar ediyorsanız eskisi kadar çok okumuyorsunuz demektir. Bir de insan sevdiği yazarın her kitabını hemen okumamalı, saklamalı. Mutlu olduğu ve mutsuz olduğu zamanlara saklamalı. Bu kadar kolay tüketmemeli.

--- KitapGalerisi adına Tuna Bahar ---

14 Mart 2013 Perşembe

Çeviri ve Editörlük Söyleşisindeydik

# Çeviri ve Editörlük Söyleşisindeydik #

13 Mart 2013 akşamı birçok kitapseverin isimlerini sıklıkla duyduğu iki editörün söyleşisi vardı. Yapı Kredi Yayınları'nın katkısıyla organize edilen etkinlik Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi'nde gerçekleştirildi.

Selahattin Özpalabıyıklar uzun yıllardan beri devam eden çevirmen ve editör kimliklerine sahip birisi. 16 yıl Yapı Kredi Yayınları'nda çalıştıktan sonra 2010'da Doğan Kitap'a geçmişti. Oradaki görevine hâlâ devam ediyor.

Levent Cinemre, son 20 yıldır çevirmen ve editör olarak çalışmakta. Daha önce başka işler yapsa da şu an Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'nda editörlük görevini sürdürüyor.

Söyleşiyi yöneten Birsen Talay Keşoğlu, "Editör kime denir? Editörlük nedir ya da ne olmalıdır?" sorusuyla başladı.

                                    

                    (Soldan: Selahattin Özpalabıyıklar, Birsen Talay Keşoğlu, Levent Cinemre)

Selahattin Özpalabıyıklar tersten bir tanım yaparak editörün ne olmadığını anlattı, bunu anlatırken kullandığı mizahi dil de söyleşiyi izleyenlerin sempatisini kazandı.

Özpalabıyıklar konuşmasına şöyle devam etti: "Siz kitabı çevirdiniz mi? Hayır, onu çevirmen yapıyor. Yazdınız mı? Hayır, onu yazar yapıyor. Yayımladınız mı? Hayır, onu yayınevi yapıyor. Bastınız mı? Hayır, onu matbaa yapıyor. Dağıttınız mı? Hayır, onu dağıtımcı yapıyor. Peki siz ne yapıyorsunuz? Bu saydıklarınızın dışında kalan her şeyi yapıyorum."

Özpalabıyıklar, editörün önünde duran metne hem yüzde yüz imânla hem de yüzde yüz imânsızlıkla bakması gerektiğini ekleyerek, editörün bir paranın yazı turası gibi değişebilen konumuna da dikkat çekti. Bunun ardından Umberto Eco'dan bir alıntı yaparak, okurun metinle arasında yaşanan karşılaşma için şunu ekledi: "İnançsızlığın geçici olarak askıya alınması." Yani, okur bir metin karşısında şöyle der: Sen şimdi bana yalan söyleyeceksin, bunu biliyorum. Şimdi beni bu yalana inandır bakalım.

                                       

Levent Cinemre, söyleşinin odak noktası olan çevirmen editörlüğü konusunda şunu belirtti: "Çevirmene önce şunu söylerim: Yazar tanrıdır, sen de onun peygamberisin. Onun cümlelerini okura sen ileteceksin."

Levent Cinemre, editörün her şeyden önce "seçen" kişi olduğunu ekleyerek, yaptığı ya da yapmak istediği işleri sürekli "kollayan" kişi olması gerektiğini sözlerinde özellikle belirtti. Editörün işinin hep devam ettiğinin, kitap çıktıktan sonra bile ve hatta yıllar sonra dahi kitabının arkasında durabilmek için kitabın sağlam, dikkatli ve özenli hazırlanması şartını gözetmenin doğru olacağını savundu.

Selahattin Özpalabıyıklar, bir editörün her şeyi bilemeyeceğini ve dolayısıyla doğru bilgiye ulaşması da şart olduğundan bu konuda herkesten daha dikkatli davranması gerektiği üzerine, kendi sözlüğünü hazırlayan Johnson'dan bir alıntı yaptı: "İki tür bilgi vardır: Biri konuyu gerçekten bilmektir; diğeri o konuyu kimin en iyi bildiğini bilmektir."

Levent Cinemre, odasının duvarına astığı bir yazıyı söyleşiye katılanlara da gösterdi. Yazının altındaki imza çok tanıdık bir isimdi: Stephen King. Cinemre'nin King'in "On Writing" isimli kitabından yaptığı alıntı şöyleydi: "The editor is always right. (...) Put the way, to write is human, to edit is divine." Cinemre bu cümleyi "Editör her zaman haklıdır. Yazmak insanidir, editlemek (yayıma hazırlamak) ilâhi..." olarak çevirdi.

Selahattin Özpalabıyıklar, editörün çok şey bilen / bilmesi gereken insan olması gerektiğini belirtirken şunu da unutmadı: "Editör haddini de bilmek zorunda." Editör, yazarların ya da şairlerin bir kelimeyi farklı biçimlerde yazmasını hemen "yazım hatası" olarak değerlendirmeden önce mutlaka yazara ya da şaire danışmalıdır. "Metni yazan kişi özgürdür ve editör müdahale etmeden önce metni yazana mutlaka danışmalıdır, çünkü editörün önündeki metni istediği gibi kesip biçmeye hakkı yoktur. Bazı metinlerde yazar tarafından 'bilinçli yanlışlar' yapılabilir, editör bu durumda uzlaşan kişi de olmalıdır."

Yaklaşık 90 dakika süren söyleşi katılımcılar açısından çok keyifli ve bilgilendiriciydi. Ancak söyleşi için tahsis edilen oda çok küçüktü, odanın içindeki insan sayısı kadar kişi de koridora atılan sandalyelere oturmak zorunda kaldı. Havalandırmanın da çalışmadığı bir ortamda bu iki önemli editörü kan ter içinde kalarak dinledik. Bir dahaki sefere teknik donanım da yerinde olursa daha güzel olur.

Bu etkinliği düzenleyen Yapı Kredi Yayınları'na ve onca işleri arasında gelip boğaz patlatan Selahattin Özpalabıyıklar ve Levent Cinemre'ye kendi adımıza çok teşekkür ederiz...

(Etkinlik fotoğrafı: Ayşe Müge Gerdan)

--- KitapGalerisi adına Tuna Bahar ---