röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
röportaj etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2013 Pazartesi

Ferat Emen Röportajı

# Ferat Emen Röportajı #

Ferat Emen, 1972 doğumlu. Yazmaya geç başlamış. Yıpratıcı öyküler kaleme alıyor. Hüsniye Hanımın Ağzı adlı ilk öykü kitabı Notos Kitap'tan çıktı. Muhtemelen kitabı henüz edinmediniz; ama bu röportajdan sonra mutlaka edineceksiniz. Edebiyatımızda bomba etkisi yaratacak bu kitap, hassas bünyeleri darmaduman edecekken, sağlam bünyeleri de şöyle bir sarsacak.

Ferat Emen bizi kırmadı ve ortaya bu röportaj çıktı. Mümkün olduğu kadar arkadaşınıza okutmanız dileğiyle...


1) İlk önce şunu sorayım: Kendinizi saklamak gibi bir derdiniz var mı? Kitaptaki biyografiniz, hayatınız hakkında pek bilgi vermiyor, orada yazılanın yeterli olacağını mı düşünüyorsunuz?

Saklanmak gibi bir derdim var ama bu, kitaba biyografimi kısa yazmamı açıklamıyor. Kestirmeden söyleyeyim, kitaplara konulan biyografiler öncelikle sıkıcı. Sonra, öykü kitaplarına konan biyografiler de adeta bir tornadan çıkmış gibiler. Açıp okuyun. Öykülerin yayımlandığı dergiler sıralanıyor ilkin, devamında da doğum yeri ve eğitim durumu hakkında bilgi veriliyor. Verilen bilgilerin büyük oranda amacının, okuyucuyu yönlendirmek olduğuna inanıyorum. Boğaziçi Elektronik Mühendisliğinden mezun, Hakkârili, 26 yaşında bir kadın. Etkileyici değil mi? Mümkün olsaydı adımı bile değiştirecektim. Sözgelimi kitap keşke Zarife Kenger adıyla yayımlansaydı. Ciddiyim.

Bir de otobiyografilerinde mütevazılık yapan yazarlar var. Kendilerine "luzır" süsü verenler. Paraya kıymet vermediğini söyleyenler, sağda solda amelelik, garsonluk yaptığından bahsedenler, aşktan ve devrimden yana olduğunu araya sıkıştıranlar. Elbette hiçbir şeyden bahsetmeyerek de okuyucuyu yönlendirmiş olursunuz. “Ben biyografimden taşarım,” manasında. Bakın nitekim siz de bu durumu röportaja konu olacak kadar ilginç bulmuşsunuz.

Enterese edecekse söyleyeyim, koç burcuyum. Deniz Gezmiş’in asıldığı gün doğmuşum.

Saklanmak bahsine gelince, “Kardeşim Albırt Rebeno’nun Akıl Almaz İntiharı” adlı öyküdeki Albırt karakteri, benim saklanma, kaçma, hatta kaybolma içgüdümün bilinç üstüne çıkmış halidir.

2) Hüsniye Hanımın Ağzı ilk kitabınız. 1972 doğumlu olmanızı göz önünde bulundurarak soruyorum: Neden bu kadar beklediniz?

Aslında beklemedim. Geç başladım. Bunu kısmen kendimi Türk Edebiyatından komplekse varan bir oranda uzak tutmamla açıklayabilirim. Bir manada zihnimi kirletmediğim de iyi olmuş diye düşünüyorum. Yaşlı olduğumu ben de kabul ediyorum, ne yaparsam yapayım bundan böyle dünya çapında bir yazar olamayacağım. 

3) Kitapta yer alan 18 öykü arasından Hüsniye Hanımın Ağzı kitabın ismi olarak seçilmiş. Bu öykünün kitabın adı olarak seçilmesinde ne gibi bir önemi var?

Fikir bana ait değil, Yavuz Şufta arkadaşımdır, onun önerisi. Bir firmada çalışıyordum, genel müdür yardımcılarının katıldığı bir toplantıdaydık. Solumdaki genç hanım, toplantı boyunca cep telefonundan kendi öz ayaklarının fotoğrafını çekti. Ucu açık krem bir ayakkabı giymişti ve ne yalan söyleyeyim mor ojeli ayakları bence de fotoğraflanacak kadar çekiciydi. Arada bir de çektiği fotoğraflara bakıp, çaktırmadan gülümsüyordu. Uzun süre düşündüm, insan neden kendi çıplak ayaklarını kendine teşhir eder, bizzat kendisini pornografik bir malzeme olarak kullanır diye. Fikir oradan evirildi, “Kötülüğü kendi üzerimden anlatmalıyım,” palavrasına kadar geldi. Tabi bir de çıkan öykü kitaplarında, kitaba nazar boncuğu niyetine yerleştirilen yazarın kendi öykücülük serüvenini anlattığı öyküler bahsi var. Hemen hemen bütün öykü kitaplarında geçer böyle bir öykü. Gecedir, genç öykücümüzün uykusu kaçmıştır, dışarıda şahane bir yağmur kahramanımızı masasının başındaki kâğıt kaleme çağırır. Geceleri martıların olmamasına üzülmeyiz, nasılsa insanlaştırılmış bir kedi odanın içinde dolanmaktadır. Öylesine masumdur ki dünyaları. Öylesine kutsanmıştır ki. Artık yazmaktan başka çareleri yoktur. Yazma motivasyonunu başka deneyimlerden alanlar da olabilir. Bunu göstermek istedim. Hüsniye Hanımın Ağzı öyküm onlara armağan olsun.

4) Öykülerinizi bir arkadaşıma anlatırken zorlandım. Sertse sert, sivriyse sivri diyorum, tabii bu cümleler kitabı okumayanlara yetmiyor. Siz kitabınızı henüz okumamış birine öykülerinizi nasıl anlatırsınız?

Michalengelo’nun Davut heykelinin mükemmel fiziki oranlarını, Medici ailesinin özel izniyle kadavralar üzerinde uzun yıllar çalışması sayesinde ortaya çıkardığını biliyoruz ama onun asıl başarısı, cesaretli bir gencin kendisinden kat be kat güçlü bir düşman karşısında, onunla düelloya girmeden önce verdiği tepkilerin fiziksel sonuçlarını harikulade gerçekçi bir şekilde ortay koymasıdır. Evet, Golyat’a taş atan Davut, o gerilim anında gerçek hayatta nasıl kasılmışsa, heykelimizde aynen öyle kasılmaktadır. Müşahede ettiğimiz bütün güzelliklerin altında neredeyse sınırsız bir kimya, muazzam bir hendese ve olağanüstü bir gizem mevcuttur. Ben de yazarken tanrıyı taklit etmeye çalışırım. Bununla birlikte, pek çok hatası var öykülerimin. Misal, “… üst sağ iki köpek dişi,” demişim bir yerde. Oysa insanda sağ üstte bir köpek dişi olur. Bazen gereksiz yerde şaka yapmışım. Haddinden fazla alt metinle, metni boğmuşum. Kabadayılığı, farfarasından kaynaklanmasaymış keşke. Olgunlaşacağını müjdelemekle beraber, ergenlik safrası, kitabın bünyesini kirletmiş. Daha fazla ansiklopedik detaya ihtiyacı varmış. Kurguyu yaşamın pratikliğiyle güreştirmişim, kaybedeceğini kurgunun, kestirememişim. Bir iki yerde ahbaplarımın hatırasına saygısızlık etmişim. Derine ineyim derken oksijensiz kalmış, ciğerlerimi büzmüşüm. Havlamışım, ısırmışım. Üç aşağı beş yukarı böyle öyküler.


(Görsel: Banksy)

5) Hemen her öykünüzde "aykırı" karakterler mevcut. Okur olarak insan ister istemez sizin de aykırı ve ters birisi olduğunuzu düşündüm. Öyle misinizdir?

Tuvalete sağ ayağımla giriyor, takım elbisenin altına beyaz çorap giyiyorum, aykırı mıyım bilmiyorum, tersliğime gelince herkes kadar. Hâsılı, bu kültürün vasatıyım.

6) Edebiyatımızda son dönem yeni ve özgün kalemlerin yetiştiğini düşünen biri olarak soruyorum: Edebiyat dünyasında nasıl bir fark yaratabileceğinize inanıyorsunuz?

Özgün kalemler konusunda haklı olabilirsiniz ancak o kafalar öykü, roman yazmıyor, firmalarda bilgisayar programı yazıyorlar. Bir bölümü de sözlüklerde takma isimlerle harikalar yaratıyor. Kayış gibi zekâlar. Minik bir iki yetenekle ülkenin en önemli adamlarından biri haline gelebilirsiniz. Çünkü bu topraklar çizgi dışına çıkmanız ve anında parlamanız için olağanüstü fırsatlar sunar size. Belki de her ülke böyledir.

7) "Absürd" kelimesi kontrolüm dışında öykülerinizi düşünürken zihnimde beliren kelimelerden biri oluyor. Sizin de böyle bir beklentiniz var mıydı?

Yoktu.

8) Öykülerinizde dram ile trajediyi iç içe okuyabilmek insana çok keyif veriyor doğrusu; ancak öykülerin sonları genelde "yıpratıcı" oluyor. Okurları hırpalamak, onları rahatsız etmek gibi bir derdiniz de var sanki?

İtiraf etmeliyim ki, ne trajedinin ne de dramın tam olarak ne manaya geldiğini biliyorum. Haneke’nin ve Aşgar Ferhadi’nin filmlerini izlemek de bana aynısını yapıyor. Bir şekilde bütün silahlarımı yere bırakmak zorunda kalıyorum. Takatsizleşiyorum. Var olmak böyle, zaten yıpranıyoruz hiç olmazsa gerçek bir sanat eseri sebep olsun bu yıpranmaya. Öykülerim, sonu itibariyle de olsa, sizde bir nevi eskimeye, yıpranmaya yol açmış ise kendimi bahtiyar sayarım. İki önceki sorunuza da cevap vermiş oldum, Türk Edebiyatında yarattığım fark bu olsun, “Kendimi ve okuyucuyu mazeretsiz bırakmak.”

9) Siz artık yaş olarak olgunluk çağınızdasınız diyebiliriz sanırım, sizden genç olan ve henüz ilk kitabını yayımlatmayan yazar adaylarına verebileceğiniz tavsiyeler var mı?

Bu mesele çok uzundur maddeler halinde anlatayım.

• Asla yalan bulaştırmadan bir hikâye anlatma.
• Araplara inan, “Yalancının annesi bakiredir,” derler.
• Kurguya yaslan, dile değil. Sesinin bozulup mırıltının çığlığa dönmesi, ömrüne sığmaz. O halde dili kurcalamaktan vazgeç. Günahtır, yazıktır. Bütün o anlaşmaya yarayan sentaksın içine sıçarsın. Cürümünün kefaretini ödeyemezsin sonra.
• Cesaret. Pişman olmak için risk almayı kitap sonrasına bırak.
• Türk Öykücülüğünün hafıza stokundan ezber kodları devşirmekten sakın.
• Her işte bir hayır vardır.
• Gözlemciden bağımsız bir gerçeklik algısının olamayacağının, fiziksel olarak ispat edildiğini hatırından çıkarma.
• Usulca, kocaman, ironi ve tekinsiz kelimelerini sakın kullanma.
• Neşeli kadınlardan, sahtekâr balıkçılardan, sübyancı delilerden, alışverişi seven erkeklerden bahset. Aman ha insancıl olma. Ancak o zaman merhametin tınısını yakalarsın.
• Buralardan kaçıp gitmek isteyen, şifonyerin üzerindeki gelinlikli fotoğrafına bakıp şimdi çuvala dönmesinden kocasını ve evde bulaşık yıkamasını sorumlu tutan bir kadın kahramana varırsan, o öyküyü bırak.
• İçini dökme.
• Bireyin acısını, bir tür olarak âdemoğlunun yazgısıyla açıkladığını mı sanıyorsun. Y*rağımı açıkladın.
• Nesnel olmak için gerekli efektler mevcuttur. Ve en önemlisi öğrenilebilir. Atmosfer, büyük oranda mekân kullanımı ve kahramanlar arası ilişkilerin mühendisliği ile alakalıdır. Kahramanlarındaki acının faş edilmesiyle değil.
• Duygudan uzak dur, aksiyona yelten.
• Kitabı ailenden birine atfetme.
• Fayans ustalığından, göz doktorluğundan ya da hemşirelikten hiçbir farkı yoktur yazarlığın. İşini yap.
• Öykü de teknolojiktir, yayımlandığı an eskir. Metnin yeni sürüm değilse elinde patlar. Yeni formlar, mümkündür.
• Esnaf ol.
• Şehirler maske takan insanlardan oluşmaz biliyorsun değil mi?
• Bizzat metnin mimarisini, edebiyatın yüceltilmesine karşı kullan. Çürümeyi dil üzerinden değil, geometri üzerinden başlat.
• Öykülerinde yazarları anma. Dostoyevski’yi, Kafka’yı, Oğuz Atay’ı. Onlardan medet umma. Ölüdürler. Edebi türbelere çaput bağlama.
• Ayna, kuyu, göz metaforlarını unut.
• Öykü isimlerinde kelime oyunu yapma.
• Akma, paketçikler halinde gel. Sıçra.
• “Dilimdeki ölüler,” “Kelimelerim duvara çarpıp odanın ortasında asılı kaldı,” benzeri benzetmelere iltifat etme.
• Kahramanlarını asla meyhaneye sokma. Vapura bindirme. Kasabada yaşatma. Sıkılmış kentli, hiç yapma.
• Mümkün derecede çok İslami motif kullan. Ezanı duysun kahramanların, namaz kılsın, s*kişsin.
• “Şu gök kubbe altında söylenmedik söz yoktur,” lafına tenezzül etme. Kumsalda bulduğun istiridyeyle keyif içinde oynayan çocuk gibisin, oysa önünde namütenahi bir okyanus uzanmakta. Kafanı kaldır.
• Var olmanın bütün makamları mucizevidir. Bil.
• Var olmanın herhangi bir makamı mucizevi değildir. Bunu da bil. Kur’an’da yazar.
• Öykü nesirden ziyade şiire yakınmış, inanma.
• İlginç olacağım diye soytarılaşmayı, klişe kullanarak aşınmaya tercih et.
• Kendini, yazdıkların üzerinden ciddiye alma, insan, alt tarafı ölür. Zeki, estetik ve ahlaklı ol.
• Yetimlik ve intihar romantizmine meyletme. Köyün delilerine güzelleme yapma.
• Bizzat kendini döverek okuyucuyu mahcup et.
• Yazıya haysiyet kazandırmaya çalışmanın Allah’ın kudret sıfatıyla çeliştiğini düşün.

10) Son olarak şunu sorayım: Bundan sonra bizi nasıl kitaplar bekliyor? Mümkünse çok uzun aralar vermeyin...

Baki Allah. Çok kibarsınız.

Röportaj için çok teşekkürler...

Bir gün bir dolmuşa binmiştim. Biri güzel bir kız, öbürü normal bir oğlan sadece iki yolcusu vardı. En arkaya geçip oturdum. Anlaşılan kız da yeni binmişti ki, önündeki oğlana şoföre uzatması için parasını verdi. Şoför para üstünü uzattı oğlana, oğlan da kıza. Kız teşekkür etti. Oğlan ne söyledi dersiniz kıza, “Asıl ben teşekkür ederim.”

--- KitapGalerisi adına Tuna Bahar ---

6 Haziran 2013 Perşembe

Kerem Eksen Röportajı

# Kerem Eksen Röportajı #

Kerem Eksen... Bu ismi bir kenara not edin mutlaka, adını önümüzdeki günlerde daha çok duyacaksınız. Kerem Eksen, 1976 doğumlu ve İTÜ'de Felsefe dersleri veriyor. Kendisi aynı zamanda bir çevirmen ve ilk romanı "Buradayız" Haziran 2013 tarihinde Alef Yayınevi tarafından yayımlandı.


1) "Buradayız" adlı romanınız Alef Yayınevi etiketiyle yayımlandı. 1976 doğumlusunuz ve bildiğimiz kadarıyla da bu ilk romanınız. Neden bu kadar beklediniz?

Tabii okur açısından “beklemek” gibi görünen şey bu taraftan pek öyle görünmüyor. Bu zamana kadar yayımlamaya cesaret edebileceğim bir şeylerin ortaya çıkması için hazırlık yapmış oldum aslında. Tabii bu arada bu sürenin önemli bir kısmında edebiyattan ziyade tiyatroyla iştigal etmiş olduğumu belirteyim; hatta ilk ciddi metin yazma girişimlerimi de tiyatroda, Seyyar Sahne’deki arkadaşlarla birlikte yaşadım. Bir yandan da felsefe eğitimi, sonrasında tez yazımı, bütün bunlar olayların yavaş gelişmesine yol açtı. Sanırım bir açıdan hayırlı da oldu bu durum.

Aslında birçok insan gibi ben de üniversitede başladım yazma-çizme işlerine. Neyse ki o zaman etrafımda duygusal davranıp “Bu çok iyi, bunu hemen yayınlat” diyen insan pek olmadı. Ben de edepli davrandım ve acele etmedim. Sanırım böylelikle bazı tercihlerin netleşmesi için kendime zaman tanımış oldum, zaman içinde sevdiğim ve sevmediğim yazarları, yazma biçimlerini, üslup yaklaşımlarını ayırt etmeye başladım. O zaman artık okurun karşısına çıkıp “benim yaptığım iş de budur” diyebilecek bir kıvama geliyor insan. Beklemek dediniz, bu kıvama gelmeyi beklediğim söylenebilir belki.

2) "Buradayız" romanı, roman yazmak isteyen bir editörün hikâyesi. Gerçekle kurgu ne kadar birbirinin içine girdi? Otobiyografik öğeler var mı romanınızda?

Ufak tefek öğeler var, ama bunların ne olduğu romanın yaratacağı etki açısından çok da mühim değil herhalde. Fakat madem sordunuz, en azından şu kadarını söyleyeyim: Çevirmen olarak biraz yayın işine bulaştım, fakat hiçbir zaman düzenli editörlük yapmadım.


3) Son dönem Türkçe edebiyatta kendi sesini bulabilen, harikulâde metinler kaleme alabilen yazarlar çıktı. (Bence) Sizce "Buradayız", birbirinden yetenekli Türk yazarların çıktığı bu dönemde nasıl bir fark yaratabilecek?

Tabii ki birçok yazar gibi ben de belli net tercihlerin peşinden gittim, dolayısıyla da başka romanlara göre birtakım farklar yaratabileceğim iddiasıyla yazdım. Ama gene de bu soruya benim cevap vermem ne kadar uygun olur bilemiyorum. Bir fark varsa bunu okurun söylemesini isterim.

4) İTÜ'de Felsefe dersleri veriyorsunuz; felsefi bilginiz romana da girmiş. Buna bilerek mi izin verdiniz yoksa kaleminiz kendiliğinden mi hareket etti?

Kalemim kendiliğinden hareket ediyor bazen, ama araya felsefe karıştırabilecek kadar da bağımsızlığını ilan etmiyor açıkçası. Bu nedenle, birçok şey gibi buna da bilerek izin verdiğimi söyleyebilirim. Gene de felsefenin bu romana çok fazla sirayet ettiğini düşünmüyorum (zaten sizin de böyle bir kastınız yok anladığım kadarıyla), daha çok noktasal buluşmalardan söz edebiliriz.

Aslında felsefeyle edebiyat arasındaki ilişki biraz netameli ve gerilimli bir ilişki. İlk bakışta felsefe -özellikle de bir meslek olarak sürdürülen felsefe faaliyeti- edebiyatçılık için çok faydalı olabilir gibi görünüyor. Fakat ben bunu genellikle bir gerilim gibi yaşadım, hâlâ da öyle yaşıyorum. Bunun anlamı romanda felsefeye yer olmadığı değil elbet. Fakat bunun nasıl bir yer olduğu önemli bir soru. Edebiyat kendiliğinden felsefeye yer açmıyor bence. Bu ikisi arasında doğal ve kendiliğinden gelişen bir ilişki olduğunu düşünmek kötü edebiyata ve kötü felsefeye yol açabilir. Kısacası bu konuda biraz tedirginim.

                    

5) Başkarakterimiz Selim'in hayatla kavgalı olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Ancak bu kavga salt roman yazabilmek üzerine kuruluymuş ve diğer hiçbir şeyle ilgilenmek istemiyormuş izlenimi uyandırdı bende. Roman yazmak isteyen insanlarda bu "hayata katlanamamazlık" hali normal midir?

Evet, durup durup “artık çalışmam lazım, romanımı yazmam lazım” diye düşünüyor Selim. Aslında bu durum Selim’in hayatla kurduğu ilişkiden çok romancılıkla kurduğu ilişkiyle alakalı. Roman yazmaya başlayacağı, bir “romancı”ya dönüşeceği, kendi deyişiyle “roman ruhu”nu soluyabileceği pürüzsüz ve güzel zamanların arayışında Selim. Telaşı biraz bundan.

Romancılığı kurtarıcı ve neredeyse mistik bir uğraş gibi görmesinden. Aslında bu durum, yani romana ya da genel anlamıyla sanata atfedilen bu sağaltıcılık ve kurtarıcılık misyonu Selim’e özgü değil. Açıkçası ben de zaman zaman kapılıveriyorum buna, neticede yazmanın sağaltıcı bir etkisi olduğu gerçekten de söylenebilir. Ama fazla abartmamak gerek, aksi takdirde sürdürdüğünüz faaliyetle, o faaliyetin ürünüyle ve nihayetinde kendinizle fazlaca büyülenebilirsiniz. Selim’de de yer yer bu risk var.

6) Romanda birçok usta yazarın adı geçiyor; ancak Dostoyevski ve Orhan Pamuk biraz daha öne çıkıyor. Sizin de en çok severek okuduğunuz yazarlar olarak kabul edebilir miyiz bu kalemleri?

Tabii ikisi de farklı açılardan kıymetli yazarlar benim için. Ancak ön planda olmaları favori yazarlarım olmalarıyla ilgili değil, daha ziyade temsil gücüne sahip kuvvetli yazar figürleri olmalarıyla ilgili. Dostoyevski’yle Orhan Pamuk’un benzerliği, yazarlık faaliyetini sürdürme biçimleriyle ilgili canlı imgelere sahip olmamız. Dostoyevski’nin hastalıkları ya da kumar düşkünlüğü, Orhan Pamuk’un çalışma disiplini vb... Dolayısıyla bu iki yazar her şeyden önce birer karakter olarak bulunuyorlar romanda. Tabii dolaylı olarak.

7) Sizi yazmak için tetikleyen güç nedir, o gücü nasıl tanımlarsınız?

Her ne kadar meslekten felsefeci olsam da, genel olarak kafası karışık ve mütereddit bir insanım, özellikle de bir başıma kaldığımda. Yazmak kafamdan geçenleri derleyip topladığım ya da billurlaştırdığım bir faaliyet gibi. Ya da şöyle diyelim: Kafanızda fikirler öylece dönüp dururken siz onlara bir biçim kazandırmaya çalışıyorsunuz; şu değil de bu kelimeyi kullanmayı, şu değil de bu olayı anlatmayı seçiyorsunuz. İşte bu tercih anı benim için çok ferahlatıcı bir şey ve buna gerçekten ihtiyaç duyduğumu söyleyebilirim. Peki neden edebiyat derseniz, o zaman iş biraz daha karışıyor.

Edebiyat söz konusu olduğunda bu tercih artık daha ince, daha sezgisel, daha açıklanamaz bir hal alıyor. “Üslup” dediğimiz şey de buralardan doğuyor zaten - tabii eğer doğabilirse. İşte bu hal, yani kısmen gizemli kalmaya mahkum bir dizi tercihte bulunma hali benim için edebiyatı çok cazip kılıyor.

8) Yazdığınız romandan hareketle edebiyata çok düşkün birisi olduğunuzu anlıyorum. Bir de dünyayla birlikte ülkemizde de çok fazla Chick Lit olarak adlandırılan piliç edebiyatı kitapları basılıyor. Bu "çoksatan" kitaplara yaklaşımınız nedir?

Açıkçası üzerinde çok fazla düşündüğüm bir konu değil “çoksatanlar” meselesi. Çoksatan kategorisi kendi başına bir şeylerin sebebi değil semptomu olarak görülebilir ancak. Bu anlamda popüler edebiyatın hakimiyeti vahim bulduğum bir şey değil, hatta bence iyi edebiyatın önünde bir engel de değil.

9) Nasıl bir ortamda çalışıyorsunuz? Olmazsa olmaz materyalleriniz var mıdır? Uğurlu kalem vs.?

Zamanında kalemle yazmak için çok uğraştım -belki de Orhan Pamuk’a özenmişimdir- ama olmadı. Bilgisayarsız olmuyor.

Klavyede daha iyi ritim tutturuyorum, yeri geldiğinde hızlanıyorum örneğin, ama kalem yavaş kalabiliyor. Sessiz olan ve belli bir düzen kurabileceğim her yerde çalışabilirim. “Buradayız”ın önemli bir kısmı da kütüphanelerde yazıldı zaten. Fakat sabah saatlerinde çalışmak benim için çok mühim. Sabah masanın başına oturamazsam tren kaçmış oluyor.

10) Kendi adıma diyebilirim ki "Buradayız" çok ama çok güzel bir roman. Umarım okuru da bol olur. Sizin hakkınızda ve kitabınız hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlara bir paragraflık bir mektup yazsanız, kendinizi ve romanınızı nasıl anlatırsınız? Bunu yazar mısınız?

Teşekkür ederim. Böyle bir mektubu yazmanın kolay olmadığını fark ediyorum şu anda. Zira böyle bir durumda “genel olarak okur”a hitap etmek gerekiyor. Oysa ben “genel olarak okur”un ne olduğunu kafamda pek canlandıramıyorum, hatta bu fikir biraz da tuhaf geliyor bana. O nedenle yazarken aklımda daha somut okurlar oluyor, çoğu zaman da tanıdığım insanlar... Tanımadıklarıma ve beni tanımayanlara tek diyebileceğim şu: Ne düşüneceğinizi çok merak ediyorum.

Röportaj için çok teşekkür ediyorum, umarım bir sonraki kitap için çok beklemeyiz. Sevgiler...

Ben teşekkür ederim.

--- KitapGalerisi adına Tuna Bahar --- 

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap