notos kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
notos kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Kasım 2013 Çarşamba

Piyanist

Piyanist, Elfriede Jelinek tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Notos Kitap, Roman, 9786055904784, 296 Sayfa, Kasım/2013

Kitabın 2.3. ve 4.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 

Piyano öğretmeni Erika Kohut, annesiyle birlikte yaşadığı eve kasırga gibi daldı. Erika bazen olağanüstü hızlı hareket ettiği için annesi kızına "kasırgam" derdi. O günkü niyeti annesine görünmemek olan Erika, otuzlu yaşlarının sonlarını süren bir kadındı. Annesi ise neredeyse onun büyükannesi olacak yaştaydı. Erika, zorlu yılların ardından dünyaya gelmiş, babası ise sırasını hemen Erika'ya devrederek sahneden çekilmişti. Anlayacağınız, Erika gelmiş, babası gitmişti. O günkü hızlı hareketinin nedeniyse zorunluluktu; sonbahar yaprakları gibi hızla kapıdan içeri girmişti ve görünmeden odasına ulaşmanın derdindeydi. Oysa anne tüm heybetiyle, Erika'nın yoluna dikilmişti bile; devletin ve ailenin oybirliğiyle, hem engizisyon-cu hem de idam mangası sıfatıyla kızını sorgulayacak ve infaz edecekti. Erika'nın evin yolunu neden bu kadar geç bulduğunu öğrenmek istiyordu. Son öğrencinin, Erika'nın aşağılamalarını sırtlayarak süklüm püklüm evine gitmesinden beri neredeyse üç saat geçmişti. Nerede olduğunu öğrenemeyeceğimi sanıyorsun herhalde, Erika. Yalan söylediği için sözüne inanılmayan bir çocuk bile hesap vermelidir anneye, hem de kendiliğinden. Bak, anne bekliyor seni: Bir, iki, üç, Erika.
Anne içinden daha iki demişti ki, kız gerçekle hiç ilgisi olmayan bir cevap verdi. Tam bu sırada, içi notalarla dolu evrak çantasını büyük bir hızla kızının elinden çekip alan anne, aklındaki bütün soruların acı cevabını orada buldu. Beethoven'in dört sonatı, çantanın daracık içini, yeni satın alındığı hemen fark edilen bir elbiseyle küskün küskün paylaşıyordu. Bunu gördüğünde öfkeden deliye dönen anne, elbiseyi kaptığı gibi paramparça etti. Daha kısa bir süre önce mağazadaki askısında kışkırtıcı bir güzellikle, rengârenk ve yumuşacık salınıp duran elbise, annenin gazabına uğradıktan sonra pörsümüş bir çaput parçası gibi yere serilmiş, kadının keskin bakışlarının altında delik deşik uzanıyordu. Elbiseye sayılan para, o zamansız harcanmış para, yapı-tasarruf sandıklarından birine yatırılmalıydı oysa! Bu giysi, eğer çamaşır sandığına kadar gitmeye üşe-nilmiyorsa elbette, bir yatak çarşafı yığınının arkasından ucu görünen banka hesap cüzdanına işlenmiş bir miktar olarak her zaman gözüne batabilirdi. Hesap cüzdanı o gün ufak bir gezintiye çıkmış ve bir miktar hafiflemişti; bir miktar ve işte sonuç: Güzelim paranın nereye gittiğini bilmek isteyenlere Erika, her defasında bu elbiseyi giyerek karşılık verirdi artık. Anne avazı çıktığı kadar bağırıyordu: Paranı nasıl böyle boşa harcayabildin, şimdi evin taksidini nasıl ödeyeceksin! Yeni bir evimiz olmalı, ama sen bekleyemedin, elinde tuttuğun ise bir süre sonra modası geçecek bir çaput parçası, hepsi bu! Anne, her şeyi daha sonra istiyor. Şimdi istediği, hemen istediği hiçbir şey yok. Ama kızı dahil değil buna, onu hep istiyor çünkü, her zaman istiyor, diyelim, anne bir kalp krizi geçirdiğinde kendisine nasıl ulaşılacağını bilmek istiyor. Daha sonra keyfini süre-bilmek için bugün biriktirmekten yana o. Fakat Erika'nın şu yaptığına bakın; tutup kendine bir elbise almış, neredeyse balık ekmeğin üzerindeki mayonez tutamı kadar geçici bir elbise. Bu elbisenin modası gelecek yıl bile değil, bir sonraki ay geçmiş olacak. Oysa para her zaman moda. Para, anne kızın birlikte yaşayacağı büyük bir ev alabilmek için biriktiriliyor. Şimdi oturdukları ev çok eski - yapılabilecek en iyi şey bunu kaldırıp atmak.

Yeni evlerinde yepyeni bir yapı sistemi uygulanacak, öyle ki gömme dolapları ve bölmeleri kendileri seçebilecekler, her şey kişisel isteklerine göre gerçekleştirilecek. Parayı verenin düdüğü ötecek yani. Çok küçük bir emekli aylığı alan anne, Erika'nın bu ev için ne kadar katkıda bulunması gerektiğini hesaplıyor. Geleceğin yöntemiyle inşa edilmiş bu yepyeni evde herkesin kendi imparatorluğu olacak; Erika bir tarafta, annesi başka bir tarafta, ikisinin de imparatorlukları birbirinden tamamen ayrılacak. Bir de ortak bir mekân, bir araya gelebilecekleri bir salon olmalı. Canları isterse elbette. Fakat anne kız, doğal olarak her zaman birlikte olmayı istiyor, birbirlerine aitler çünkü. Gerçi yavaş yavaş çürüyüp giden bu domuz ahırında bile, Erika'nın, içinde istediği gibi hareket edebileceği bir imparatorluğu var.'Ne var ki bu imparatorluk çok iğreti, zira oraya giriş anneye her zaman serbest. Erika'nın odasının kilidi yok; zaten çocukların sırları olmaz.
Erika'nın yaşama alanı, aklına ne gelirse yapabileceği kendi küçücük odasından ibaret. Dilediği şeyleri yapmasına engel olabilecek hiç kimse yok, oda tamamen onun. Annenin imparatorluğunun sınırlarıysa evin geri kalan bölümünü içine alıyor, çünkü evin kadını o, evin bütün işleriyle o ilgileniyor, bu durumun keyfini süren ise Erika. Elini sıcak sudan soğuk suya sokmaz hiç; anne, piyanist kızının ellerinin temizlik malzemelerinin gadrine uğramasını istemiyor çünkü. Bazen anne, çok seyrek yaşadığı soluklanma zamanlarında karmaşık bir doğaya sahip olan mülkünü, yani kızını düşünerek kaygılanıyor. Zira kimin nerede olduğunu her zaman bilmek mümkün mü? Annenin şu ele avuca sığmaz serveti kim bilir nerede yine? Kim bilir hangi mekânlarda dolaşıyor, tek başına mı, yoksa yanında biri mi var? Cıva gibi bir türlü yerinde duramayan Erika, bu kaygan yapılı kız belki de şu an bir yerlerde hızlı virajlar çizerek dolaşıyor, belki de bin bir türlü saçmalık peşinde.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

25 Temmuz 2013 Perşembe

Goriot Baba

Goriot Baba

Goriot Baba, Honore De Balzac | Notos Kitap, Roman, Çeviren Cemal Süreya, 370 sayfa, 9786055904708, Temmuz 2013.

Goriot Baba bir klasik. Bir Balzac klasiği. Kurgusuyla, ayrıntılı kişileriyle, usta anlatımıyla, benzersiz atmosferiyle ve içerdiği derin gerçekçiliğiyle bugün de ilgiyle okunabilen bir roman. Balzac bu romanla ilk defa kişilerin yinelenmesi tekniğini kullanarak İnsanlık Komedyası'na giden kapıyı aralıyor.

Balzac Almanlara, Jean Paul ve Beethoven'a özel bir sevgi besliyordu; karşılığını Richard Wagner ve Schönberg'den gördü bu sevginin. Görsel eğilimine rağmen, bir bütün olarak eserinde müziksel bir yan vardır. On dokuzuncu yüzyılın ve yirminci yüzyıl başının müziği, büyük dramatik durumlara eğilimiyle, tutkulu yükseliş ve düşüşleri, kural tanımazca yaşam dolu oluşuyla romanları andırırken, türün ilk örnekleri olan Balzac'ın romanları da karakterler doğurup tekrar yutan, rüyadaki gibi peş peşe dizilen karakterleri önce oluşturup sonra dönüştüren akıcılıklarıyla müziksel bir nitelik taşır.


                

Yüce ve Ünlü Geoffroy Saint-Hilaire'e, çalışmalarına ve dehasına bir hayranlık belgesi olarak

De Balzac

Kızlığında "de Conflans" adını taışımış olan Madam Vauquer yaşlı bir kadındır, kırk yıldan beri Paris'te Quatier-Latin ile Saint-Marceau arasındaki Neuve Sainte-Geneviéve Sokağı'nda bir burjuva pansiyonu işletmektedir. Vauquer Pansiyonu adıyla anılan bu pansiyonda erkeklerle kadınlar, gençlerle yaşlılar hep bir arada oturduğu halde, şimdiye kadar bu saygıdeğer kuruluşa dil uzatan biri çıkmamıştır. Ne var ki otuz yıldan beri burda genç bir kadının oturduğu görülmemiştir. Bir delikanlının burda kalması da ailesinin kendisine pek az bir para yolluyor olmasıyla mümkündür. Bununla birlikte, anlatacağımız dramın başladığı 1819 yılında Madam Vauquer'in pansiyonunda yoksul bir genç kız oturmaktaydı. Dram kelimesi, gerçi, içler acısı bir edebiyat çağında yanıltıcı ve haksız bir şekilde kullanıldığı için bugün itibarından epey şeyler yitirmiş bulunmaktadır ama bu sözü burada kullanmak zorundayız: hikâyemizin tam anlamıyla dramatik bir örgü taşımasından değil de, belki eseri okuyup bitiren okurun "gizli" ya da "açık" birkaç damla gözyaşı akıtacağından ötürü.

Eser, Paris dışında da anlaşılacak mıdır? Kuşku götürür bir şey bu. Çünkü gözlemlerle ve yerli renklerle dolu bu hayat sahnesinin özellikleri ancak Montmartre tepecikleriyle Montrouge sırtları arasında her an yıkılıp dökülmeye hazır barınakları ve kapkara çamurlu arklarıyla uzanan ünlü vadide değerlendirilebilir; elle tutulacak kadar gerçek acılarla, çoğu zaman da sahte sevinçlerle doludur bu vadi; üstelik öylesine bir karmaşa içindedir ki burada hemen silinip gitmeyecek bir coşku yaratabilmek için kim bilir neler yapmak gerekir. Yine de şurasında burasında tek tük acılara rastlarsınız, iyilik ve kötülük birikintileriyle büyümüş, görkem kazanmış acılardır bunlar: bunların karşısında bencilliklerin ve çıkar duygularının durakladığını, merhametin öne çıktığını görürsünüz; ancak bir çırpıda yenilip yutulmuş tatlı bir meyve gibidir bu. Jagannatha mabudununkine benzeyen uygarlık arabası, ezilmesi daha güç olan ve tekerleğine takılmış bir kalbi hemen ezmiş ve zafer yürüyüşüne devam etmiştir bile. Siz de böyle yapacaksınız, siz ki bembeyaz ellerinizle bu kitabı tutuyorsunuz, siz ki yumuşak bir koltuğa gömülerek şöyle diyorsunuz: "Bu kitap beni eğlendirir belki."

Goriot Baba'nın gizli acılarını okuduktan sonra akşam yemeğini büyük bir iştahla yerken duygu yönünden eksikliğinizi yazara yükleyecek, onu aşırılıkla, şairlikle suçlayacaksınız. Yalnız şunu bilin ki bu dram ne bir hikâyedir ne de bir roman; all is true. (Her şey gerçektir. Bu cümle Shakespeare'den alınmıştır.) Evet, her şey doğrudur, gerçektir bu dramda; öyle ki herkes ondaki unsurları kendi hayatında, kendi yüreğinde bulabilecektir belki.

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

12 Temmuz 2013 Cuma

Edgar Allan Poe - Kızıl Ölümün Maskesi | Kitaptan okuma parçası

# Edgar Allan Poe - Kızıl Ölümün Maskesi | Kitaptan okuma parçası #

Edgar Allan Poe - Kızıl Ölümün Maskesi | Notos Kitap, Edebiyat / Öykü, Çeviren Tomris Uyar, 251 sayfa, Temmuz 2013.

Edgar Allan Poe bu dünyada âdeta bir sürgün gibi yaşadı. Dehanın getirdiği uyumsuzluk eksik olmadı yaşamından. Hiçbir maddi güç ya da statü de bu uyumsuzluğun üstesinden gelemedi. Ne var ki Poe'yu Poe yapan da bu: Öykülerinde insanın karanlık yanlarına, sıkışmışlığına, tuhaflığına, zaman zaman duyduğu çaresizliğe gözünü kaçırmadan bakan Poe, okurlarından da aynı cüreti bekliyor.

Kızıl Ölümün Maskesi, Tomris Uyar'ın seçtiği öykülerden oluşuyor. Onun çevirilerinin özenini, sağduyusunu, inceliğini okurları biliyor. Bir Tomris Uyar çevirisinin değerini bilmenin önemini göstermek, günyüzüne çıkmasını sağlamak da gerek.

                

- Kızıl Ölümün Maskesi -

"Kızıl Ölüm" uzun süredir kırıp geçiriyordu kenti. Hiçbir salgın böylesine öldürücü, böylesine korkunç olmamıştı. Totemi, kandı; mührüyse, kanın kızılı ve ürküsü. Dayanılmaz sancılar, ansızın baş dönmeleri, sonra gözenekleri boğan bir kanamayla ölüm. Kurbanın gövdesinde, özellikle yüzünde beliren kızıl lekeler, onu dostlarının yardımından, sevgisinden yoksun bırakan hastalığın belirtileriydi. Hastalığın açığa çıkması, ilerlemesi ve bitmesi ise yarım saatlik bir işti.

Ana Prens Prospero mutluydu, yürekliydi, akıllıydı. Ülkesindeki halkın yarısı hastalıktan yokolup gidince, saraydaki şövalyelerle leydiler arasından sağlığı ve neşesi yerinde olan bin kişi çağırdı huzuruna, onlarla birlikte kale gibi bir masantıra, uzaklara çekildi. Çok büyük, çok görkemli bir yapıydı bu, Prens'in o acayip, o ince beğenisinin bir örneği. Kocaman, sağlam bir duvarla çevrilmişti. Demir kapılar gömülüydü bu duvara. Saraylılar kapılardan girdikten sonra, demirci ocakları, çekiçler getirildi ve sürgüler eritilip kapılar kapatıldı. Amaç, içerdekilerin umutsuzluk ya da çılgınlık nöbetlerine tutulup dışarı çıkmalarını, dışardan da içeri girilmesini önlemekti. Manastır, erzakla doldurulmuştu tıka basa. Bu önlemler alındıktan sonra saraylılar kolaylıkla meydan okuyabilirdi salgına. Dış dünya kendi başının çaresine baksındı. Bu zamanda yas tutmak ya da tasalanmak saçmaydı. Prens, eğlence adına, keyfi adına ne varsa hepsini toplamıştı bir araya: Soytarılar vardı, şarkıcılar vardı, balerinler, çalgıcılar vardı, güzellik vardı, şarap vardı. Bütün bunlar ve güvenlik vardı içerde. Dışardaysa, "Kızıl Ölüm".

Masantıra çekilişinin beşinci ya da altıncı ayında, ay sonuna doğru, salgının doruğunu bulduğu sıralar Prens Prospero, konukları onuruna aklın alamayacağı kadar görkemli bir maskeli balo düzenledi.

Her türlü duyguyu kamçılayan bir baloydu bu. Ama önce size balonun verildiği salonu anlatayım. Hepsi altı salondu, bir de Prens'in özel odası. Çoğu kere bu odalar iç içedir, uzun ve kesintisiz bir görünümleri vardır; kapılar iki yana sürüldü mü her yer rahatça görülebilir. Prens'in acayip şeylere olan düşkünlüğünden beklenebileceği gibi, burada durum bambaşkaydı. Bölümler öylesine karışık bir şekilde sıralanmış tı ki, bakan, ancak bir bölüğünü, belki biraz fazlasını görebiliyordu. Her on sekiz yirmi metrede bir, keskin bir dönemeç ve her dönemeçte yepyeni bir izlenim... Sağdaki ve soldaki duvarların tam ortasında uzun ve dar bir gotik pencere, odanın girintisini çıkıntısını adım adım izleyen kapalı bir geçide açılıyordu. Bu pencerelerin camları renkliydi, ama pencerenin açıldığı odanın döşemesindeki baskın renge göre değişiyordu bu renkler. Doğu uçtaki oda masmavi döşenmişti sözgelimi - camlar da canlı mavidendi. İkinci salonun süsleri, halıları erguvan rengindeydi ve burada camlar da erguvandı. Üçüncü oda baştan başa yeşildi, camları da. Dördüncü, turuncu döşenmiş, turuncu ışıklarla aydınlanmıştı, beşinci beyaz, altıncı mor. Yedinci salon ise, tavanı boydan boya kaplayıp duvarlardan alağı sarkan kara kadife kilimlerle kefenlenmişti; kilimler, aynı kumaştan, aynı renk bir halının üstünde kıvrımlanıyordu. Yalnız, bu odada camların rengi döşemenin rengine uymamıştı. Burada kızıldı camlar - koyu kan rengi. Yedi odada da şuraya buraya serpiştirilmiş, altın süs yığınlarının arasında bir tane lambaya ya da şamdana rastlanmıyordu. Ne lamba ışığı, ne şamdan ışığı vardı bu iç içe odalarda. Ama geçidin odalara bakan bölümlerinde, her pencerenin tam karşısında, üç ayaklı demir bir sehpa üstünde bir ateş yanıyor, renkli camlardan süzülerek ışığa boğuyordu bitişikteki odayı. Ortalığı cicili bicili, acayip görüntüler kaplıyordu. Gelgelelim batıdaki kara odada, kan rengi camlardan geçip koyu döşemeye yansıyan yalaz, ürkünç bir etki yapıyor ve girenlerin yüzlerine öyle çılgın bir anlam veriyordu ki, konuklardan ancak bir iki tanesi içeri adım atacak yürekliliği gösterebildi.

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

24 Haziran 2013 Pazartesi

Ferat Emen Röportajı

# Ferat Emen Röportajı #

Ferat Emen, 1972 doğumlu. Yazmaya geç başlamış. Yıpratıcı öyküler kaleme alıyor. Hüsniye Hanımın Ağzı adlı ilk öykü kitabı Notos Kitap'tan çıktı. Muhtemelen kitabı henüz edinmediniz; ama bu röportajdan sonra mutlaka edineceksiniz. Edebiyatımızda bomba etkisi yaratacak bu kitap, hassas bünyeleri darmaduman edecekken, sağlam bünyeleri de şöyle bir sarsacak.

Ferat Emen bizi kırmadı ve ortaya bu röportaj çıktı. Mümkün olduğu kadar arkadaşınıza okutmanız dileğiyle...


1) İlk önce şunu sorayım: Kendinizi saklamak gibi bir derdiniz var mı? Kitaptaki biyografiniz, hayatınız hakkında pek bilgi vermiyor, orada yazılanın yeterli olacağını mı düşünüyorsunuz?

Saklanmak gibi bir derdim var ama bu, kitaba biyografimi kısa yazmamı açıklamıyor. Kestirmeden söyleyeyim, kitaplara konulan biyografiler öncelikle sıkıcı. Sonra, öykü kitaplarına konan biyografiler de adeta bir tornadan çıkmış gibiler. Açıp okuyun. Öykülerin yayımlandığı dergiler sıralanıyor ilkin, devamında da doğum yeri ve eğitim durumu hakkında bilgi veriliyor. Verilen bilgilerin büyük oranda amacının, okuyucuyu yönlendirmek olduğuna inanıyorum. Boğaziçi Elektronik Mühendisliğinden mezun, Hakkârili, 26 yaşında bir kadın. Etkileyici değil mi? Mümkün olsaydı adımı bile değiştirecektim. Sözgelimi kitap keşke Zarife Kenger adıyla yayımlansaydı. Ciddiyim.

Bir de otobiyografilerinde mütevazılık yapan yazarlar var. Kendilerine "luzır" süsü verenler. Paraya kıymet vermediğini söyleyenler, sağda solda amelelik, garsonluk yaptığından bahsedenler, aşktan ve devrimden yana olduğunu araya sıkıştıranlar. Elbette hiçbir şeyden bahsetmeyerek de okuyucuyu yönlendirmiş olursunuz. “Ben biyografimden taşarım,” manasında. Bakın nitekim siz de bu durumu röportaja konu olacak kadar ilginç bulmuşsunuz.

Enterese edecekse söyleyeyim, koç burcuyum. Deniz Gezmiş’in asıldığı gün doğmuşum.

Saklanmak bahsine gelince, “Kardeşim Albırt Rebeno’nun Akıl Almaz İntiharı” adlı öyküdeki Albırt karakteri, benim saklanma, kaçma, hatta kaybolma içgüdümün bilinç üstüne çıkmış halidir.

2) Hüsniye Hanımın Ağzı ilk kitabınız. 1972 doğumlu olmanızı göz önünde bulundurarak soruyorum: Neden bu kadar beklediniz?

Aslında beklemedim. Geç başladım. Bunu kısmen kendimi Türk Edebiyatından komplekse varan bir oranda uzak tutmamla açıklayabilirim. Bir manada zihnimi kirletmediğim de iyi olmuş diye düşünüyorum. Yaşlı olduğumu ben de kabul ediyorum, ne yaparsam yapayım bundan böyle dünya çapında bir yazar olamayacağım. 

3) Kitapta yer alan 18 öykü arasından Hüsniye Hanımın Ağzı kitabın ismi olarak seçilmiş. Bu öykünün kitabın adı olarak seçilmesinde ne gibi bir önemi var?

Fikir bana ait değil, Yavuz Şufta arkadaşımdır, onun önerisi. Bir firmada çalışıyordum, genel müdür yardımcılarının katıldığı bir toplantıdaydık. Solumdaki genç hanım, toplantı boyunca cep telefonundan kendi öz ayaklarının fotoğrafını çekti. Ucu açık krem bir ayakkabı giymişti ve ne yalan söyleyeyim mor ojeli ayakları bence de fotoğraflanacak kadar çekiciydi. Arada bir de çektiği fotoğraflara bakıp, çaktırmadan gülümsüyordu. Uzun süre düşündüm, insan neden kendi çıplak ayaklarını kendine teşhir eder, bizzat kendisini pornografik bir malzeme olarak kullanır diye. Fikir oradan evirildi, “Kötülüğü kendi üzerimden anlatmalıyım,” palavrasına kadar geldi. Tabi bir de çıkan öykü kitaplarında, kitaba nazar boncuğu niyetine yerleştirilen yazarın kendi öykücülük serüvenini anlattığı öyküler bahsi var. Hemen hemen bütün öykü kitaplarında geçer böyle bir öykü. Gecedir, genç öykücümüzün uykusu kaçmıştır, dışarıda şahane bir yağmur kahramanımızı masasının başındaki kâğıt kaleme çağırır. Geceleri martıların olmamasına üzülmeyiz, nasılsa insanlaştırılmış bir kedi odanın içinde dolanmaktadır. Öylesine masumdur ki dünyaları. Öylesine kutsanmıştır ki. Artık yazmaktan başka çareleri yoktur. Yazma motivasyonunu başka deneyimlerden alanlar da olabilir. Bunu göstermek istedim. Hüsniye Hanımın Ağzı öyküm onlara armağan olsun.

4) Öykülerinizi bir arkadaşıma anlatırken zorlandım. Sertse sert, sivriyse sivri diyorum, tabii bu cümleler kitabı okumayanlara yetmiyor. Siz kitabınızı henüz okumamış birine öykülerinizi nasıl anlatırsınız?

Michalengelo’nun Davut heykelinin mükemmel fiziki oranlarını, Medici ailesinin özel izniyle kadavralar üzerinde uzun yıllar çalışması sayesinde ortaya çıkardığını biliyoruz ama onun asıl başarısı, cesaretli bir gencin kendisinden kat be kat güçlü bir düşman karşısında, onunla düelloya girmeden önce verdiği tepkilerin fiziksel sonuçlarını harikulade gerçekçi bir şekilde ortay koymasıdır. Evet, Golyat’a taş atan Davut, o gerilim anında gerçek hayatta nasıl kasılmışsa, heykelimizde aynen öyle kasılmaktadır. Müşahede ettiğimiz bütün güzelliklerin altında neredeyse sınırsız bir kimya, muazzam bir hendese ve olağanüstü bir gizem mevcuttur. Ben de yazarken tanrıyı taklit etmeye çalışırım. Bununla birlikte, pek çok hatası var öykülerimin. Misal, “… üst sağ iki köpek dişi,” demişim bir yerde. Oysa insanda sağ üstte bir köpek dişi olur. Bazen gereksiz yerde şaka yapmışım. Haddinden fazla alt metinle, metni boğmuşum. Kabadayılığı, farfarasından kaynaklanmasaymış keşke. Olgunlaşacağını müjdelemekle beraber, ergenlik safrası, kitabın bünyesini kirletmiş. Daha fazla ansiklopedik detaya ihtiyacı varmış. Kurguyu yaşamın pratikliğiyle güreştirmişim, kaybedeceğini kurgunun, kestirememişim. Bir iki yerde ahbaplarımın hatırasına saygısızlık etmişim. Derine ineyim derken oksijensiz kalmış, ciğerlerimi büzmüşüm. Havlamışım, ısırmışım. Üç aşağı beş yukarı böyle öyküler.


(Görsel: Banksy)

5) Hemen her öykünüzde "aykırı" karakterler mevcut. Okur olarak insan ister istemez sizin de aykırı ve ters birisi olduğunuzu düşündüm. Öyle misinizdir?

Tuvalete sağ ayağımla giriyor, takım elbisenin altına beyaz çorap giyiyorum, aykırı mıyım bilmiyorum, tersliğime gelince herkes kadar. Hâsılı, bu kültürün vasatıyım.

6) Edebiyatımızda son dönem yeni ve özgün kalemlerin yetiştiğini düşünen biri olarak soruyorum: Edebiyat dünyasında nasıl bir fark yaratabileceğinize inanıyorsunuz?

Özgün kalemler konusunda haklı olabilirsiniz ancak o kafalar öykü, roman yazmıyor, firmalarda bilgisayar programı yazıyorlar. Bir bölümü de sözlüklerde takma isimlerle harikalar yaratıyor. Kayış gibi zekâlar. Minik bir iki yetenekle ülkenin en önemli adamlarından biri haline gelebilirsiniz. Çünkü bu topraklar çizgi dışına çıkmanız ve anında parlamanız için olağanüstü fırsatlar sunar size. Belki de her ülke böyledir.

7) "Absürd" kelimesi kontrolüm dışında öykülerinizi düşünürken zihnimde beliren kelimelerden biri oluyor. Sizin de böyle bir beklentiniz var mıydı?

Yoktu.

8) Öykülerinizde dram ile trajediyi iç içe okuyabilmek insana çok keyif veriyor doğrusu; ancak öykülerin sonları genelde "yıpratıcı" oluyor. Okurları hırpalamak, onları rahatsız etmek gibi bir derdiniz de var sanki?

İtiraf etmeliyim ki, ne trajedinin ne de dramın tam olarak ne manaya geldiğini biliyorum. Haneke’nin ve Aşgar Ferhadi’nin filmlerini izlemek de bana aynısını yapıyor. Bir şekilde bütün silahlarımı yere bırakmak zorunda kalıyorum. Takatsizleşiyorum. Var olmak böyle, zaten yıpranıyoruz hiç olmazsa gerçek bir sanat eseri sebep olsun bu yıpranmaya. Öykülerim, sonu itibariyle de olsa, sizde bir nevi eskimeye, yıpranmaya yol açmış ise kendimi bahtiyar sayarım. İki önceki sorunuza da cevap vermiş oldum, Türk Edebiyatında yarattığım fark bu olsun, “Kendimi ve okuyucuyu mazeretsiz bırakmak.”

9) Siz artık yaş olarak olgunluk çağınızdasınız diyebiliriz sanırım, sizden genç olan ve henüz ilk kitabını yayımlatmayan yazar adaylarına verebileceğiniz tavsiyeler var mı?

Bu mesele çok uzundur maddeler halinde anlatayım.

• Asla yalan bulaştırmadan bir hikâye anlatma.
• Araplara inan, “Yalancının annesi bakiredir,” derler.
• Kurguya yaslan, dile değil. Sesinin bozulup mırıltının çığlığa dönmesi, ömrüne sığmaz. O halde dili kurcalamaktan vazgeç. Günahtır, yazıktır. Bütün o anlaşmaya yarayan sentaksın içine sıçarsın. Cürümünün kefaretini ödeyemezsin sonra.
• Cesaret. Pişman olmak için risk almayı kitap sonrasına bırak.
• Türk Öykücülüğünün hafıza stokundan ezber kodları devşirmekten sakın.
• Her işte bir hayır vardır.
• Gözlemciden bağımsız bir gerçeklik algısının olamayacağının, fiziksel olarak ispat edildiğini hatırından çıkarma.
• Usulca, kocaman, ironi ve tekinsiz kelimelerini sakın kullanma.
• Neşeli kadınlardan, sahtekâr balıkçılardan, sübyancı delilerden, alışverişi seven erkeklerden bahset. Aman ha insancıl olma. Ancak o zaman merhametin tınısını yakalarsın.
• Buralardan kaçıp gitmek isteyen, şifonyerin üzerindeki gelinlikli fotoğrafına bakıp şimdi çuvala dönmesinden kocasını ve evde bulaşık yıkamasını sorumlu tutan bir kadın kahramana varırsan, o öyküyü bırak.
• İçini dökme.
• Bireyin acısını, bir tür olarak âdemoğlunun yazgısıyla açıkladığını mı sanıyorsun. Y*rağımı açıkladın.
• Nesnel olmak için gerekli efektler mevcuttur. Ve en önemlisi öğrenilebilir. Atmosfer, büyük oranda mekân kullanımı ve kahramanlar arası ilişkilerin mühendisliği ile alakalıdır. Kahramanlarındaki acının faş edilmesiyle değil.
• Duygudan uzak dur, aksiyona yelten.
• Kitabı ailenden birine atfetme.
• Fayans ustalığından, göz doktorluğundan ya da hemşirelikten hiçbir farkı yoktur yazarlığın. İşini yap.
• Öykü de teknolojiktir, yayımlandığı an eskir. Metnin yeni sürüm değilse elinde patlar. Yeni formlar, mümkündür.
• Esnaf ol.
• Şehirler maske takan insanlardan oluşmaz biliyorsun değil mi?
• Bizzat metnin mimarisini, edebiyatın yüceltilmesine karşı kullan. Çürümeyi dil üzerinden değil, geometri üzerinden başlat.
• Öykülerinde yazarları anma. Dostoyevski’yi, Kafka’yı, Oğuz Atay’ı. Onlardan medet umma. Ölüdürler. Edebi türbelere çaput bağlama.
• Ayna, kuyu, göz metaforlarını unut.
• Öykü isimlerinde kelime oyunu yapma.
• Akma, paketçikler halinde gel. Sıçra.
• “Dilimdeki ölüler,” “Kelimelerim duvara çarpıp odanın ortasında asılı kaldı,” benzeri benzetmelere iltifat etme.
• Kahramanlarını asla meyhaneye sokma. Vapura bindirme. Kasabada yaşatma. Sıkılmış kentli, hiç yapma.
• Mümkün derecede çok İslami motif kullan. Ezanı duysun kahramanların, namaz kılsın, s*kişsin.
• “Şu gök kubbe altında söylenmedik söz yoktur,” lafına tenezzül etme. Kumsalda bulduğun istiridyeyle keyif içinde oynayan çocuk gibisin, oysa önünde namütenahi bir okyanus uzanmakta. Kafanı kaldır.
• Var olmanın bütün makamları mucizevidir. Bil.
• Var olmanın herhangi bir makamı mucizevi değildir. Bunu da bil. Kur’an’da yazar.
• Öykü nesirden ziyade şiire yakınmış, inanma.
• İlginç olacağım diye soytarılaşmayı, klişe kullanarak aşınmaya tercih et.
• Kendini, yazdıkların üzerinden ciddiye alma, insan, alt tarafı ölür. Zeki, estetik ve ahlaklı ol.
• Yetimlik ve intihar romantizmine meyletme. Köyün delilerine güzelleme yapma.
• Bizzat kendini döverek okuyucuyu mahcup et.
• Yazıya haysiyet kazandırmaya çalışmanın Allah’ın kudret sıfatıyla çeliştiğini düşün.

10) Son olarak şunu sorayım: Bundan sonra bizi nasıl kitaplar bekliyor? Mümkünse çok uzun aralar vermeyin...

Baki Allah. Çok kibarsınız.

Röportaj için çok teşekkürler...

Bir gün bir dolmuşa binmiştim. Biri güzel bir kız, öbürü normal bir oğlan sadece iki yolcusu vardı. En arkaya geçip oturdum. Anlaşılan kız da yeni binmişti ki, önündeki oğlana şoföre uzatması için parasını verdi. Şoför para üstünü uzattı oğlana, oğlan da kıza. Kız teşekkür etti. Oğlan ne söyledi dersiniz kıza, “Asıl ben teşekkür ederim.”

--- KitapGalerisi adına Tuna Bahar ---

14 Haziran 2013 Cuma

Ferat Emen - Hüsniye Hanımın Ağzı | Kitaptan okuma parçası

# Ferat Emen - Hüsniye Hanımın Ağzı | Kitaptan okuma parçası #

Hüsniye Hanımın Ağzı’ndaki öyküler yaşadığımız kötücül hayatın içinden çıkıyor. Pek kimselere benzemez bir yazarın elinden. Yeni bir yazar tanımak için okunmalı.


Hüsniye Hanımın Ağzı

Geçen cuma oğlumu ve kreşinden bir arkadaşını Marriott Oteli'nin havuzuna götürdüm. Havuz, haziranın birinden beri açık. Üyeliğim ekim ayında bitiyor ve yedi yaşından küçük çocuklar için ayrıca para ödemeye gerek yok. İkisi de beş buçuk yaşında. Oğlumun adı Remo, arkadaşınınki Berk.

Berk, kreşin sahibi Hüsniye Hanımın tek çocuğu. Hüsniye Hanım, aynı zamanda eski bir hemşire ve çok güzel bir ağzı var. Oğlumu ne zaman almaya gitsem, ki her cuma ben almaya giderim, onu tek parça bir elbise giymiş olarak, girişteki masasının başında çalışıyor buluyorum.

Kadınla arkadaş olduk zaman içinde. O da benim gibi dul. Her gittiğimde küçük bir hediye götürüyorum. Yirmi tane simit, dört kilo mandalina, büyükçe bir karpuz. Ya da çocukların yiyebileceği buna benzer zararsız yiyecekler.

"İkindi kahvaltısı çok önemli," diyor Hüsniye Hanım.

Bazen de Hüsniye Hanım için bir demet dağ çiçeği. O da bana her seferinde, çay bardağında sade neskafe ikram ediyor.

Berk'in annesi işsiz olduğumu bilmiyor. Ona küpeşte aksesuvarları üreten bir fabrikanın yüzde ellisinin sahibi olduğumu söyledim. Kreşinin merdiven korkuluklarını tamir ettirdim. Para almadım.

"Ayrıca amatör yazarım. Öykülerim dergilerde yayımlanıyor. Önümüzdeki güz kitabım çıkacak," dedim.

Etkilendi.

Bunun üzerine, "Yalan hakikatten daha etkileyicidir," diye bir palavradan söz ettim son öykümde.

Benden üç yaş büyük. Ağzı gerçekten çok güzel.

Arada bir hafta sonları, çocuklarımızı yanımıza alıyoruz. Dördümüz beraber gezmeye çıkıyoruz. Son olarak Florya'daki akvaryuma gittik. Kaşıbeyaz'da kebap yedik. Ben ödedim. Kalkarken, masanın üzerindeki elimi sıkıca tuttu. Bunu bir işaret olarak algıladım. Bana karşı boş değil.

Birbirimize güveniyoruz. Bazen hafta içi de uğruyorum kreşe.

"Bayi ziyareti," diyorum. "Mikrodalga fırını tamire vermiştim. Bir alt sokakta. Yapmışlar. Onu almaya gidiyordum," diyorum.

Remo'yu ve Berk'i yemeğe çıkarıyorum. Onlara mutlaka birer bardak taze sıkılmış portakal suyu içiriyorum. Hüsniye Hanım, özenim için bana teşekkür ediyor.

Son zamanlarda beni cebimden arıyor. Onda bütün velilerin bilgileri var. Hatırımı soruyor. Anadolu Yakası'ndaki çocuk tiyatrolarından haberdar ediyor. Açık otoparkına sirk kurulan alışveriş merkezlerinin adreslerini veriyor. Artık bana sen diyor.

Geçen cuma, saat dördü on geçiyordu. Oğlumu almaya gittim.

"Baba oğul ne yapacaksınız bakalım," diye sataştı Hüsniye Hanım.

Gülümsedi.

"Havuza gideceğiz, değil mi baba," dedi Remo.

"Evet, oğlum," dedim ben de.

Berk, "Anne, ben de gidebilir miyim," diye sordu.

Ben hemen devreye girdim, "Oğlum, arkadaşını da davet etsene," dedim.

"Olmaz Berk, Remo'yu ve Ferhat'ı rahatsız etmemelisin. Hem bizim seninle farklı bir planımız var. Unuttun mu," dedi Hüsniye Hanım.

---

Ferat Emen - Hüsniye Hanımın Ağzı | Notos Kitap, Öykü, 122 sayfa, Mayıs 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

10 Mayıs 2013 Cuma

Alejandro Zambra - Eve Dönmenin Yolları

# Alejandro Zambra - Eve Dönmenin Yolları #

Alejandro Zambra'nın ilk romanı Bonzai yayımlandığı 2006 yılından bu yana birçok dile çevrildi ve birçok ödül kazandı. Mayıs 2012'de Notos Kitap'tan Çiğdem Öztürk'ün çevirisiyle çıkan bu kitap kendi okurunu da bulmuştu.

Eve Dönmenin Yolları Zambra'nın Türkçeye çevrilen ikinci romanı. Yine Çiğdem Öztürk'ün İspanyolca aslından yaptığı çeviriyle çıkan romanın çok beğenileceğinden kuşkumuz yok. Eve Dönmenin Yolları'ndan okuma parçası sunuyoruz...

                    

1. Yardımcı Roller

Bir keresinde kayboldum. Altı ya da yedi yaşındaydım. Aklım başka yere gitmişti, birden annemle babamı kaybettim. Korktum ama sonra yolumu buldum ve eve onlardan önce vardım - ümitsizlik içinde beni arıyorlardı. Ama bence o akşamüstü asıl onlar kaybolmuştu. Çünkü ben eve dönmeyi biliyorum ama onlar bilmiyordu.

Daha sonra annem, ağlamaklı gözlerle, "Başka bir yoldan geldin," dedi.

Asıl siz başka bir yoldan geldiniz, diye geçirdim aklımdan, ama aklımdan geçeni söylemedim.

Babam oturduğu koltuktan sakin sakin bakıyordu. Bazen hiç kıpırdamaksızın düşüncelere dalarak orada oturduğunu düşünürüm. Belki de hiçbir şey düşünmüyordu. Sadece gözlerini yumup sükût ya da tevekkül içinde şimdiki zamanı kabulleniyordu. O gece yine de bir şeyler söyledi - bu iyiye işaret, dedi bana, zor kısmını atlattın. Annem kuşkulu gözlerle ona bakıyordu, ama babam işin zor kısmına dair karmaşık bir söylev çekmeyi sürdürdü.

Karşısındaki koltuğa uzandım ve uyuyor numarası yaptım. Kavgalarını dinledim, her zamanki gibi. Annem beş cümle söylüyor, babamsa ona sadece tek bir kelimeyle karşılık veriyordu. Bazen kısacık şöyle diyordu: hayır. Bazen bağırmanın eşiğinde: yalan. Hatta bazen de tıpkı bir polis gibi: olmaz.

O gece annem beni yatağıma taşıdı ve belki de uyuyor numarası yaptığımın, onu dikkatle ve merakla dinlediğimin farkında şöyle dedi: baban haklı. Bundan sonra hiç kaybolmayacağını biliyoruz. Tek başına sokaklarda yürümeyi öğrendin. Ama bütün dikkatini yola vermelisin. Daha hızlı yürümelisin.

Sözünü dinledim. O günden sonra daha hızlı yürüdüm. Bu nedenle, birkaç yıl sonra Claudia ilk konuşmamızda bana neden bu kadar hızlı yürüdüğümü sordu. Beni günlerce takip etmiş ve gözetlemişti. Kısa süre önce tanışmıştık, deprem gecesi, 3 Mart 1985'te, ama o zaman hiç konuşmamıştık.

Claudia on iki yaşındaydı, bense dokuz, bu yüzden arkadaşlık etmemiz imkânsızdı. Ama biz arkadaş olduk ya da öyle bir şey. Sürekli konuşuyorduk. Bazen bu kitabı sadece ve sadece o konuşmaları hatırlamak için yazdığımı düşünüyorum.

---

Alejandro Zambra - Eve Dönmenin Yolları | Notos Kitap, Roman, Çev. Çiğdem Öztürk, Mayıs 2013.

Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

20 Şubat 2013 Çarşamba

Hangi Yazarın Nobel Almasını İstersiniz?

# Hangi Yazarın Nobel Almasını İstersiniz? #

Notos'un 7. Büyük Soruşturması...

Yazarları, okurları, yayıncıları ve bunların dışında kalan çeşitli kesimleri yakından ilgilendiren, merakları kışkırtan Nobel Edebiyat Ödülü'nü, Notos'un geleneksel yıllık soruşturmalarının bu yılki konusu olarak seçilmesine karar verilmişti.

                                                 

Soruşturmaya katılan 274 kişi, 86 yaşayan yazarın adını verdi. İlk 20 yazar aşağıdaki gibidir.

1) Yaşar Kemal
2) Leyla Erbil
3) Gülten Akın
4) Adalet Ağaoğlu
5) Hasan Ali Toptaş
6) Murathan Mungan
7) İhsan Oktay Anar
8) Enis Batur
9) Latife Tekin
10) Tahsin Yücel
11) Ferit Edgü
12) Selim İleri
13) Füruzan
14) Ahmet Oktay
15) Elif Şafak
16) Sezai Karakoç
17) Vedat Türkali
18) Ayfer Tunç
19) Barış Bıçakçı
20) Cemil Kavukçu

--- KitapGalerisi ---

30 Kasım 2012 Cuma

"Sinan Özbek - Irkçılık"


"Sinan Özbek - Irkçılık"

Tarihi anlamak için bugünü anlamak gerekir.

“Belirli bir zamanda, belirli bir ölçüde ve belirli koşullarda ırkçılıktan geçmemiş hiçbir modern devlet yoktur.” Michel Foucault

Tarihin neredeyse her döneminde “biz” ve “onlar” ayrımına rastlamak mümkündür. Ancak ırkçılık bütün ayrımcılıklardan farklı bir düzey ve arka planla çıkar karşımıza.

O halde ırkçılığın ayırt edici özelliği nedir? Tarihin bir döneminde neden böyle bir kavrama ihtiyaç duyulmuştur? Irkçılık her toplumda kendini aynı şekilde mi dışavurur, yoksa sadece Batı’ya özgü bir ideoloji midir?

Bugün ırkçılığı farklı kılanın, arkasında yatan kapitalist üretim tarzı olduğu çok daha iyi anlaşılıyor. Bu, aynı zamanda ırkçılığın uydurulmuş bir ideoloji olmadığının da en önemli göstergesi.

Sinan Özbek, tarihsel bir perspektiften yaklaştığı ırkçılık sorununun köklerini ortaya koymanın yanı sıra onun milliyetçilik, şovenizm, cinsiyetçilik gibi ideolojilerden farkına da işaret ediyor.

Sinan Özbek, Irkçılık, Notos Kitap, Kasım 2012.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

20 Kasım 2012 Salı

"Roland Fishman'den Yaratıcı Yazının Sırları..."


"Roland Fishman'den Yaratıcı Yazının Sırları..."

Dünya edebiyatının büyük ustalarından yazanlar için öğütler.

Edebiyat metninin anahtarı olarak gördüğümüz yaratıcı yazının sırları yalnızca hayranlıkla okuduğumuz yazarların değildir.

Yazmaya meraklı ama meraklı olmakla da yetinmeyip kararlı olanlar da nitelikli metinler yazabilir.

Roman, öykü, bu arada şiir, doğadan gelen yeteneklerden değil, çalışmaktan çıkar. Çalışırken iyi okumaktan. Yaratıcı Yazının Sırları, edebiyatın kapılarını herkese açıyor.

Bu kitapta kendi deneyimlerinin kilit noktalarını paylaşan yazarlar ve düşünürler, yaratıcı yazı tahtasına oklarını fırlatırken belleklerimizi canlandırıyor, çalışma azmimizi kamçılıyor, bize başlamayı öğütlüyor.

Henry Miller'den Ernest Hemingway'e, Joseph Conrad'dan Albert Einstein'a, Albert Camus'ye, Mevlana'ya, William Saroyan'a, Raymond Carver'a.

Yaratıcı Yazının Sırları'nı elinizden bırakmadan okuyacak, okuduklarınızı unutmayacaksınız.

Hikâyen için doğru biçimi bulmak, onu doğal haliyle anlatmaktan geçer. -Truman Capote-

Başarılar ve başarısızlıklar için kaygılanmayı sonsuza dek bırakmalısın. Kafana takılmasına izin verme. Görevin, günbegün düzenli biçimde çalışmak, kaçınılmaz hatalara ve başarısız olmaya hazırlıklı olmak. -Anton Çehov-

Roland Fishman, Yaratıcı Yazının Sırları, Çev. Haluk Mesci, Notos Kitap, Kasım 2012.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

9 Ekim 2012 Salı

Günün kitap önerisi: "Mario Bellatin - Güzellik Salonu"


Güzellik Salonu, Meksikalı yazar Mario Bellatin'in Türkçedeki ilk kitabı. Notos Kitap'tan, Şevin Aksoy çevirisiyle...

Kadın giysileri giymekten hoşlanan bir anlatıcının sahibi olduğu güzellik salonu, zamanla salgın hastalıklardan mustarip, hastanelerde hor görülen, Homokatilleri Çetesi'nin saldırılarına maruz kalan ve toplum dışına itilen erkek hastalar için bir bakımevine dönüşüyor.

Kendisi de hasta olan anlatıcının biricik uğraşıysa, özenle dekore ettiği akvaryumlarda balık beslemek.

New York Times'ın Camus'nün Veba'sını ya da Saramago'nun Körlük'ünü çağrıştırdığını belirttiği Güzellik Salonu, hastalık, ölüm, yoksunluk ve egemen cinsiyet kavrayışını sorgulamamızı sağlayan, sarsıcı, huzursuz edici bir roman.

Ve son 25 yılın en iyi 100 İspanyolca kitabı arasında 19. sırada.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

8 Ekim 2012 Pazartesi

Edgar Allan Poe...


"Bütün gördüğümüz ve göründüğümüz
Yalnızca bir düşün içinde bir düş.
"

Egdar Allan Poe

7 Ekim, ölümsüz yazar Edgar Allan Poe'nun (d. 19 Ocak 1809 - ö. 7 Ekim 1849) ölüm yıl dönümüydü.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

14 Eylül 2012 Cuma

Günün kitap önerisi: Alejandro Zambra - Bonzai


Yeni kuşak Şilili yazarların en önemlisi olarak görülen Alejandro Zambra'nın ilk romanı Bonzai yayımlandığı 2006 yılından bu yana birçok dile çevrildi ve birçok ödül kazandı.

Bonzai, Julio ve Emilia'nın hikayesiyle yoğurulan küçük ve incelikli bir roman, tıpkı bonzailer gibi.

Bonzai'deki yazar adayı anlatıcı, "Bu, gerçeğe, gerçek gibi görünen cümleleri etrafa saçmaya, bitmek bilmeyen sigaralar içmeye ve daha iyi olduklarına, geriye kalanlardan, o uçsuz bucaksız ve aşağılık geriye kalanlar denen gruptan daha iyi ve saf olduklarına inananların vahşi suç ortaklığında hapsolmaya tutkun iki öğrencinin hikayesi," diyor, Julio ve Emilia'nın gittikçe ağırlaşan hafif hikayesi için.

Sonunda Emilia ölüyor, Julia ise ölmüyor.

Gerisi edebiyat.

Alejandro Zambra, Bonzai, Çev. Çiğdem Öztürk, Notos Kitap, Mayıs 2012.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

12 Eylül 2012 Çarşamba

MARIO BELLATIN - ÇİN DAMASI


MARIO BELLATIN - ÇİN DAMASI 

 Kendisi için edebiyatı bir oyun olarak gören (New York Times) Mario Bellatin'in Türkçede yayımlanmış 2. romanıdır "Çin Daması" 2011'de yine Notos Kitap'tan çıkan "Güzellik Salonu" ise son 25 yılın en iyi 100 İspanyolca kitabı arasında 19. sırada gösterilmişti.

 Tanıtım Bülteni: Kendine has yazı dili “Bellatinesco tarzı” olarak nitelenen Meksikalı yazar Mario Bellatin’in Türkçedeki yayımlanan ikinci kitabı Çin Daması, gizemli ve huzursuz edici bir hikâye. Anlatıcı bir jinekolog. Elli sekiz yaşında, saçları seyrelmiş, kilosu artmış ve pek iyi görmüyor.

 Onun için gerçekten önemli tek konu, yaşlanmak. Karısıyla sıradan bir yaşamı, evliliğinden memnun olmayan bir kızı ve uyuşturucu kullanan bir oğlu var. Randevuevleri ve masaj salonlarında zaman geçiriyor. Sakin sakin dillendirdiği yaşamındaki belki de en tuhaf nokta, hastalarından birinin küçük oğlunun anlattığı hikâye. 

Varlığımı hissettiğini sanmıyorum. O zaman kolayca çantamı açarak sakinleştirici bir iğne hazırladım. Koşullar göz önüne alındığında sakinleştirici ilacın alışıldık dozun üstünde olması uygun göründü. Oğlumun tepkisinin beklenenin tam tersi gelişmesi beni şaşırttı. Kaygı belirtileri göstermeye başladı. İğneyi yaptığım kolunu sertçe silkelemek istiyordu. Kuvvetle kavramam gerekti. Bir süre sonra kasılmalar başladı. Birkaç santim uzaklaştım, oğlumun bedeninin düzenli bir şekilde sarsılmaya başladığını gördüm. İlk işim şırıngayı ve boş ilaç şişelerini kâğıda sarmak oldu. Sonra çantama yerleştirdim."

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap