öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öykü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Temmuz 2013 Pazartesi

Remzi Karabulut - Kadınlar Gülmemeli | Kitaptan okuma parçası

# Remzi Karabulut - Kadınlar Gülmemeli | Kitaptan okuma parçası #


Remzi Karabulut’un klasikleşmiş eseri Kadınlar Gülmemeli, bizleri hem iyi bir öykücüyle hem de sayfalara mahkûm olmayan, aklımıza bulaşan, tadına doyulmaz öykülerle tanıştırmıştı. Güçlerini yaşamın bencilliğinden, kaostan, çırılçıplak duygulardan alan bu öyküler ve kahramanları; tekrar tekrar okunmayı, üzerinde yeniden düşünülmeyi her zaman hak ediyor.


Kadınlar Gülmemeli

Keskin bir derinlik. Yırtıcı, ağır, basık, ürkütücü. Ve kara. Soğuk ve korkunç ürperti. İnim inim ürperti. Dört duvarı çelik zırhlı mekân. Anlamsızlık.

Yazık, anlamı olmadı hiçbir şeyin. Anlamı olmadı. Yazık, olmayacak da. Ne yapılabilir? Hiç, hiçbir şey. Bundan sonra hiçbir şey yapılamaz. Düzeltilemez hiçbir şey. Burada her zaman her şeyin ağzı leş kokar. Her şeyin. Cansız nesnelerin de. Her şey güzelliğini kokuttu. Bütün güzellikler koktu. Kırmızı güller, kırmızı karanfiller de.

Kafanı fazla yoruyorsun, gereğinden fazla, yazık sana. Aldırma, kafana takma bu kadar. Aldırmamaya çalış.

Gelecek az sonra. Üstüne üstüne. Üstüne saldıracak. Az sonra. Az sonra bir et yığını, kokuşmuş soluğuyla ve ilkel hayvanların saldırısına benzer saldırısıyla, o yabanıl, o iğrenç elleriyle, şuracıkta, fark etmez, belki de başka bir köşede; yerde, kapının arkasında, odanın orta yerinde, ya da lavabonun önünde, hiç acımadan, duygusuzluk, bayağılık ve büyük bir bencillikle isteklerinde kullanacak seni. Gözleri dönmüş bir şekilde, bir tek şeyi, onu, o ânı yaşamak, yalnızca kendisi yaşamak için burada olacak.

Ürperiyorsun. Titriyorsun. Tir tir titriyorsun. Tir tir. Tir tir.

Korkma, bırakma kendini.

Kim çıkardı bu işleri? Kim başlattı?

Böyle mi olur bu işler? Herkes böyle midir? Böyle mi yaparlar?

Kalk üstüne çeki düzen ver. Kalk üstüne çeki düzen ver, sen kadınsın. Sen kadınsın. Kadın. Onun kadını.

Otur.

Ne çeki düzenin, ne de düzensizliğin anlamı var onun için. Az sonra gelecek biliyorsun. Bir et yığını ve kokuşmuş hayvansal soluğuyla.

İnsan değilim ben.

İnsansın.

İnsan değilim.

İnsansın.

Gelcek az sonra. O. Gözlerinde hayvansı isteklerin ilkelliğiyle, burada, bu sedirde, yerde belki. Duvarlara yapıştırarak belki.

Belki de kapıya dayayarak. İğrenç bir yüz. Bitmez tükenmez iniltileriyle. Elli yıl, yüz yıl, bin yıl.

Kocan o senin. Bir yaşam boyu birlikte yaşamak zorunda olduğun insan.

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

11 Temmuz 2013 Perşembe

Thomas Mann - Mario ile Sihirbaz | Kitaptan okuma parçası

# Thomas Mann - Mario ile Sihirbaz | Kitaptan okuma parçası #

Thomas Mann - Mario ile Sihirbaz | Can Yayınları, Öykü, Çeviren Sami Türk, 224 sayfa, Temmuz 2013.

Mario ile Sihirbaz / Toplu Öyküler II, aralarında çok sevilen ve bu kitaba adını veren “Mario ile Sihirbaz”ın da bulunduğu, Thomas Mann’ın geç dönem öykülerini bir araya getiriyor.

Mario ile Sihirbaz, kesin, açık ve dolaysız diliyle Alman öykücülüğüne yeni bir üslup getiren Nobel ödüllü Thomas Mann’ın, hayranlık verici bir olgunluk dönemi eseri.

                

Mario ile Sihirbaz

Trajik Bir Seyahat Macerası

Torre di Venere'yi hatırlamak, atmosferi açısından rahatsız edicidir. Başından beri havada kızgınlık, tahrik, gerginlik vardı; bunun sonunda da korkunç Cipolla şoku geldi; havadaki tuhaf art niyet, bu adamın şahsında uğursuz ve insanı derinden etkileyecek şekilde vücut buluyormuş ve tehditkârca bir araya geliyormuş gibiydi. Korkuyla biten sonunda (sonradan fark ettiğimiz şekliyle planlanmış ve aslında şeylerin özünde bulunan sonunda) çocukların da orada olması, bu acayip adamın sahte illüzyonlarının eseri, üzücü ve yanlış anlaşılmaya dayanan bir edepsizlikti başlı başına. Bereket versin ki, çocuklar rezaletin bitip felaketin başladığı noktayı anlamadılar, her şeyin oyun olduğunu sandıkları tatlı yanılgıda kaldılar.

Torre, Tiren Denizi kıyısındaki en sevilen sayfiyelerden biri olan Portoclemente'den yaklaşık on beş kilometre uzaktadır, şehir zarafetindedir ve kıyı boyunca uzanan rengârenk otel ve çarşısıyla, bayraklı kuleler, esmer insanlar ve kulübelerle örtülü geniş kumsalı ve gürültülü eğlence işletmeleriyle aylarca kalabalık kalır. Dağlara nazır fıstık çamlığının az bir mesafeden eşlik ettiği kumsal, tüm sahil boyunca oturmaya müsait, ince kumların verdiği rahatlığını koruduğundan, durgunluğu devam eden bir rakibin ortaya çıkmış olması mucize değildir: İnsanın, bu yerin ismini borçlu olduğu kuleyi boş yere aradığı Torre di Venere, yabancı mekânı olarak komşu plajın işini elinden alıyordu ve bazıları için birkaç yıllığına bir idil, dünyevileşmeme taraftarları için bir sığınaktı. Ama böyle mekânlarda her zaman olduğu gibi huzur, çoktan Marina Petriare'ya ve Tanrı bilir nereye doğru, sahil boyunca bir fersah uzaklaşmıştı; biliriz, dünya huzuru arar ve gülünç bir özlemle onun üzerine çullanarak onunla evlenebileceğini ve kendi olduğu yerde huzurun da olabileceğini vehmederek onu kovalar; evet, dünya huzurun yerine yıllık panayırını kurduğunda, onun hâlâ orada olacağına inanmaya kadirdir. Portoclemente'de hâlâ daha sakin ve mütevazı da olsa İtalyanlar ve yabancılar için Torre daha makbuldü.

Oradaki yerler harıl harıl satılsa da herkesin gittiği bu plaja artık gidilmez; insanlar yan tarafa, Torre'ye gider; orası daha nezihtir, ayrıca ucuzdur da, bu özelliklerinin çekim gücü, artık var olmasalar bile, rüştünü ispata da devam eder. Torre'ye bir Grand Hôtel geldi; burada iddialı ve sade, çok sayıda pansiyon ortaya çıktı; denizin üst tarafındaki yazlıkların ve Pineta bahçelerinin sahipleriyle kiracıları artık sahilde rahat değillerdir; temmuz, ağustos aylarında oradaki görüntü Portoclemente'den hiçbir şekilde ayrılmaz: Ortalığı çılgın gibi yakan güneşin ensesini kavurduğu yaygaracı, gürültücü, sevinçli plaj halkıyla dolup taşmaktadır etraf; tayfası, civarı gözleyen annelerin bağırdığı tiz isimleri boğuk bir endişeyle havayı dolduran çocuklardan ibaret düz zeminli, cırtlak boyalı sandallar, ışıl ışıl maviliğin üzerinde sallanır; istiridye, içecek, çiçek, mercan süsü ve cornetti al burro (tereyağlı kruvasan) satıcıları, güneyin kısık ve yayvan sesleriyle, yerde yatanların uzuvlarına basa basa mallarını satarlar.

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

3 Temmuz 2013 Çarşamba

Fuat Sevimay - Ara Nağme | Kitaptan okuma parçası

# Fuat Sevimay - Ara Nağme | Kitaptan okuma parçası #

Fuat Sevimay - Ara Nağme | Aylak Adam Yayınları, Öykü, 167 sayfa, Haziran 2013.

Fuat Sevimay’ın öyküleri içimizdeki bir el gibi geziniyor adeta. Kapılarını çaldığı hayatlar, kapılarından girdiğimiz, çıktığımız, döndüğümüz bizim hayatlarımız. Ustaca kurgulanmış atmosferleri, özenli dili ve öykücülüğümüze kattığı yepyeni bakış açısıyla genç öykücülüğümüzde şimdiden kendine has bir yer açıyor.


Deli Babam Ölmüş

"Üç kere öldü, dört kere öldü. En çok ilkinde öldü."

Kevser Ruhi - Delimemmet

Benim babam üç kere ölmüş, beş kere ölmüş, dört kere ölmüş. Ziya Amca kararsız. Sonunda ısrarla dört, dört diyor ve söylemekle yetinmeyip dört parmağını gözümün içine sokuyor. Parmakları nasırlı, kirli ve gerçek. Annemin yumuşak, sevimli parmaklarına benzemiyor.

Ziya Amca'nın anlattığına göre durum böyle. Ziya Amca deli olduğu için -ki babam da öyleymiş, bunu bu sabah öğrendim- polisler gülüşüyor. Sözlerine itibar etmiyorlar. O da polislere, burnunuza sokayım diyor. Sokar mı sokar. Kendi bileceği iş. Yumruğunu sıkıp bir adım ileri, iki adım geri sallanıyor. Sonra bileğinden kavradığı elini, malum şekilde sallıyor ve hırsı sona erince bana dönüp özür diliyor. ardından başını öne eğip, kara gözlerini karakolun zemininde bir noktaya dikerek -orada artık ne görüyorsa- gitme, soğuk, gitme, diye mırıldanıyor. Babamın adını anıyor defalarca. Adını son bir kez daha söylese, babam gitmeyecekmiş gibi. Ama gitmiş. Yüzünü ayaz yalamış gibi titreyip başını kaldırdığında bir polisle göz göze gelip, copuna sokayım, alayınıza sokayım diyor. Polisler gülüyor. Gülmemek elde değil ama ben ağzından çıkacakları pürdikkat dinliyorum çünkü bana, varlığını ve yokluğunu bu sabah öğrendiğim babama dair bir şeyler anlatabilecek tek kişi o.

Eğilip, ayakkabısının bağcığını düğümlüyorum. Muhtemelen, çok uzun zaman sonra ilk kez bağlanıyor. Başımı kaldırdığımda şaşkın gözleriyle karşılaşıyorum. Bir bana, bir ayakkabıya bakıyor. Hayatında gördüğü ilk ayakkabılar gibi. Yüzü yayvanlaşıyor. Mutluluğunu paylaşmak için polislere, bakın lan bakın, diyor. Kopup gittiği dünyaya ayakkabısını gösteriyor. Çocuk gibi. Bin kışın yağmuru emip, bin yazın güneşinde çatlamış sersefil ayakkabısından gözlerini alamıyor.

Babamın ilk ölümünü biliyordum zaten. Annem anlatmıştı. Hayatta dayı, teyze, anneanne ve anne dışında, bir de "baba" diye adlandırılan insanlar olduğunu ayırt etmeye başladığımda beni bir köşeye çekmiş, senin baban öldü demişti. O, yani annem, bunu söyledikten sonra yüzüme buz gibi bakmış, tek kelime etmeden kalkıp mutfağa geçmişti. Orada belki de ağlamıştır. Birkaç yaş büyük olsaydım, yüzündeki ifadeye bir ad verebilirdim. Kızgın, hüzünlü, duyarsız, nefret dolu, kederli. Yüzünün bir adı vardı ama ben o yaşta bunu bilmiyordum. Ve o yaşımla ilgili ne bir oyuncağımı, ne bir bayramı, ne de arkadaşımı hatırlıyorum. Tek hatırladığım annemle yaşadığım bu monolog ve sonra evde "baba" sözünü bir daha duymadığım. Adı konmamış bir yasaktı içimde büyüttüğüm kelime. Büyüdükçe, sorguladıkça, üstüne toprak atılan bir mezar. Üşüyorum.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

27 Haziran 2013 Perşembe

Ferit Edgü - Çığlık | Kitaptan okuma parçası

# Ferit Edgü - Çığlık | Kitaptan okuma parçası #

Ferit Edgü'nün Çığlık kitabında yirmi öykü bulunmaktadır. Kısa, sert, sesli ve sessiz çığlıkların öyküleri... Ustadan bir okuma şöleni...


Çığlık

Hayır, bağırmadım. Ben bağırmadım. Bağıran ben değilim. Bağırmam için özel bir neden yoktu. Hiçbir gerek. Hiçbir gerekçe. Ben yalnızca gördüm: Üç kişi bir adamı sürüklüyordu. Adam ise, onlarla gitmek istemiyordu. Bir ara ellerinden kurtulup, kendini yolun kıyısındaki hendeğe atmayı başardı. Tam o sırada da bir ses duyuldu. Biri bağırdı. Daha doğrusu bir çığlık attı. Bir erkek sesi de olabilirdi bu, bir kadın sesi de. Çığlığı duydum. Ama ne dediğini duymadım. Gel mi diyordu? Kaç mı diyordu? Buradayım mı diyordu? Ardında mıyım diyordu? Anlamadım. Bu çığlık üzerine, adamı zorlayanlar (bir anda hendeğe atlayıp, adamı karga tulumba edip yola çıkartmışlardı), bir an durup çevreyi dinlediler. Demek onlar da duymuştu çığlığı. Ama pek önem vermemiş olmalılar ki, yeniden sürüklemeye koyuldular adamı.


Bu ne zorbalık, dedim kendi kendime. Güpegündüz bir adamı sürüklüyorlar ve karşı koyan bir Tanrı kulu yok. Sonra yeniden duydum o çığlığı. Bağıran, sürüklenen kişi değildi bu çığlığı atan. Ben de olmadığıma göre, onu sürükleyen zorbalar da olamayacağına göre nerden geliyordu bu çığlık? Demek çevrede birisi vardı, ama onu göremiyorduk (ne ben, ne onlar).

Bu çığlık sanki bana yöneltilmiş bir çığlıktı. Bana, orda olduğumu ansıtıyor, adamı kurtarmamı istiyordu. Ama üç hayduta karşı, benim, tek başıma elimden ne gelirdi? Hem suçlu kimdi, güçlü kimdi, bunu bile bilmiyordum. Daha doğrusu güçlüleri görüyordum. Bilmediğim, görülen, sürüklenen adamın suçlu olup olmadığıydı. Nasıl bilebilirdim? Benim orda olmam bir rastlantıydı. Yalnızca bir rastlantı. Eğer bir rastlantı sonucu orda olmasaydım, olup biteni görmeyecektim. Bu olayın tanığı olmayacaktım. Ben görmediğime göre başkası da görmeyecekti. Çünkü başkası yoktu. Ama, dedim kendi kendime, ben burda olmasaydım, o zaman belki bir başkası burda olacaktı. Her olayın mutlaka bir tanığı vardır.

---

Ferit Edgü - Çığlık | Sel Yayıncılık, Öykü, 94 sayfa, Haziran 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Marcel Proust - Hazlar ve Günler | Kitaptan okuma parçası

# Marcel Proust - Hazlar ve Günler | Kitaptan okuma parçası #

Hazlar ve Günler, kısa öykülerle düzyazı şiirlerin yer aldığı bir kitap. Marcel Proust'un zarif ve dokunaklı hislerini ve anılarını bir araya getiren bu metinler, yazarın düşünce dünyasına göz atabilme fırsatını veriyor bize.

Marcel Proust’un 20’li yaşlarında kaleme aldığı, kısa anlatılardan ve şiirlerden oluşan Hazlar ve Günler, bir bakıma Kayıp Zamanın İzinde’nin habercisidir.

                

Ben küçük bir çocukken, tarihte hiç kimsenin kaderi bana, kırk gün boyunca tufan yüzünden gemisinden çıkmayan Nuh'unki kadar acıklı gelmemişti. Sonrasında sık sık hasta oldum ve uzun günler boyunca ben de "gemide" mahsur kaldım. O zaman anladım ki Nuh gemide kapalı kalmasına rağmen, gece olduğunda dahi, hayatı daha önce görmediği kadar iyi görmüştü. İyileşmeye başladığımda, geceleri bile hiç yanımdan ayrılmamış olan annem, "geminin kapısını açtı" ve çıktı. Ama güvercin gibi "o gece geri döndü." Sonra tamamen iyileştim ve o da güvercin gibi "artık hiç gelmedi". Hayata tekrar dönmek, kendinden sapmak, annemin kelimelerinden daha sert kelimeler duymak gerekliydi; hatta daha da beteri, o zamana kadar kullandığı son derece yumuşak kelimeler artık aynı değillerdi, bana öğretmeye çalıştığı hayatın ve onun görevlerinin ciddiyetini yansıtıyorlardı. Tufanın tatlı güvercini, gittiğinizi gören ilk peygamber, nasıl da yeni doğan dünyanın mutluluğuyla karışık bir üzüntü hissetmiştir?

Durağan hayatın tatlılığı; kötü arzuları ve gündelik işleri yarıda kesen "Tanrı'nın Ateşkesi"; bizi ölümün ötesindeki gerçeklerle barıştıran bir hastalığın zarafeti; bu nafile süsler ve ağır yüklerin ve ısrarcı bir elin düzelttiği saçların güzelliği; zayıflığımız yüzünden ihtiyaç duyduğumuz korunma ihtiyacının ve üzüntümüzün, hastalığımızda başımızda bekleyen bir annenin ya da arkadaşın tatlı sadâkati gibi karşımızda duran yansıması. İşte tüm bu hisler, Nuh'un güvercininin sürgün edilmiş torunları misali olan bu hisler, benden uzakta olduğu için hep acı çektim. Bu duygulardan hiçbirini tadamayan sevgili Willie sizin olduğunuz yerde olmak isterdi. Hayata karşı o kadar söz veriyoruz ki, hepsini gerçekleştiremeyecek olmanın verdiği hayalkırıklığıyla, bir an gelir ve yüzümüzü ölüm diye adlandırdığımız o mezarlara döneriz, "tamamlanmakta zorluk çeken yazgılara yardım etmeye gelen ölüme."

Ancak bizi hayata karşı verdiğimiz sözlerden kurtarsa bile, kendimize karşı verdiğimiz sözlerden, özellikle de hak etmek ve değerli olmak adına verilmiş o ilk sözden kurtaramaz.

Hepimizden daha ciddi olmanıza rağmen, hepimizden daha çocuktunuz; sadece yüreğinizin temizliğiyle değil aynı zamanda muhteşem ve saf coşkunuzla.


---

Marcel Proust - Hazlar ve Günler | Alakarga Sanat Yayınları, Öykü, Çeviren Ceylan Özçapkın, 220 sayfa, Şubat 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

24 Haziran 2013 Pazartesi

Ferat Emen Röportajı

# Ferat Emen Röportajı #

Ferat Emen, 1972 doğumlu. Yazmaya geç başlamış. Yıpratıcı öyküler kaleme alıyor. Hüsniye Hanımın Ağzı adlı ilk öykü kitabı Notos Kitap'tan çıktı. Muhtemelen kitabı henüz edinmediniz; ama bu röportajdan sonra mutlaka edineceksiniz. Edebiyatımızda bomba etkisi yaratacak bu kitap, hassas bünyeleri darmaduman edecekken, sağlam bünyeleri de şöyle bir sarsacak.

Ferat Emen bizi kırmadı ve ortaya bu röportaj çıktı. Mümkün olduğu kadar arkadaşınıza okutmanız dileğiyle...


1) İlk önce şunu sorayım: Kendinizi saklamak gibi bir derdiniz var mı? Kitaptaki biyografiniz, hayatınız hakkında pek bilgi vermiyor, orada yazılanın yeterli olacağını mı düşünüyorsunuz?

Saklanmak gibi bir derdim var ama bu, kitaba biyografimi kısa yazmamı açıklamıyor. Kestirmeden söyleyeyim, kitaplara konulan biyografiler öncelikle sıkıcı. Sonra, öykü kitaplarına konan biyografiler de adeta bir tornadan çıkmış gibiler. Açıp okuyun. Öykülerin yayımlandığı dergiler sıralanıyor ilkin, devamında da doğum yeri ve eğitim durumu hakkında bilgi veriliyor. Verilen bilgilerin büyük oranda amacının, okuyucuyu yönlendirmek olduğuna inanıyorum. Boğaziçi Elektronik Mühendisliğinden mezun, Hakkârili, 26 yaşında bir kadın. Etkileyici değil mi? Mümkün olsaydı adımı bile değiştirecektim. Sözgelimi kitap keşke Zarife Kenger adıyla yayımlansaydı. Ciddiyim.

Bir de otobiyografilerinde mütevazılık yapan yazarlar var. Kendilerine "luzır" süsü verenler. Paraya kıymet vermediğini söyleyenler, sağda solda amelelik, garsonluk yaptığından bahsedenler, aşktan ve devrimden yana olduğunu araya sıkıştıranlar. Elbette hiçbir şeyden bahsetmeyerek de okuyucuyu yönlendirmiş olursunuz. “Ben biyografimden taşarım,” manasında. Bakın nitekim siz de bu durumu röportaja konu olacak kadar ilginç bulmuşsunuz.

Enterese edecekse söyleyeyim, koç burcuyum. Deniz Gezmiş’in asıldığı gün doğmuşum.

Saklanmak bahsine gelince, “Kardeşim Albırt Rebeno’nun Akıl Almaz İntiharı” adlı öyküdeki Albırt karakteri, benim saklanma, kaçma, hatta kaybolma içgüdümün bilinç üstüne çıkmış halidir.

2) Hüsniye Hanımın Ağzı ilk kitabınız. 1972 doğumlu olmanızı göz önünde bulundurarak soruyorum: Neden bu kadar beklediniz?

Aslında beklemedim. Geç başladım. Bunu kısmen kendimi Türk Edebiyatından komplekse varan bir oranda uzak tutmamla açıklayabilirim. Bir manada zihnimi kirletmediğim de iyi olmuş diye düşünüyorum. Yaşlı olduğumu ben de kabul ediyorum, ne yaparsam yapayım bundan böyle dünya çapında bir yazar olamayacağım. 

3) Kitapta yer alan 18 öykü arasından Hüsniye Hanımın Ağzı kitabın ismi olarak seçilmiş. Bu öykünün kitabın adı olarak seçilmesinde ne gibi bir önemi var?

Fikir bana ait değil, Yavuz Şufta arkadaşımdır, onun önerisi. Bir firmada çalışıyordum, genel müdür yardımcılarının katıldığı bir toplantıdaydık. Solumdaki genç hanım, toplantı boyunca cep telefonundan kendi öz ayaklarının fotoğrafını çekti. Ucu açık krem bir ayakkabı giymişti ve ne yalan söyleyeyim mor ojeli ayakları bence de fotoğraflanacak kadar çekiciydi. Arada bir de çektiği fotoğraflara bakıp, çaktırmadan gülümsüyordu. Uzun süre düşündüm, insan neden kendi çıplak ayaklarını kendine teşhir eder, bizzat kendisini pornografik bir malzeme olarak kullanır diye. Fikir oradan evirildi, “Kötülüğü kendi üzerimden anlatmalıyım,” palavrasına kadar geldi. Tabi bir de çıkan öykü kitaplarında, kitaba nazar boncuğu niyetine yerleştirilen yazarın kendi öykücülük serüvenini anlattığı öyküler bahsi var. Hemen hemen bütün öykü kitaplarında geçer böyle bir öykü. Gecedir, genç öykücümüzün uykusu kaçmıştır, dışarıda şahane bir yağmur kahramanımızı masasının başındaki kâğıt kaleme çağırır. Geceleri martıların olmamasına üzülmeyiz, nasılsa insanlaştırılmış bir kedi odanın içinde dolanmaktadır. Öylesine masumdur ki dünyaları. Öylesine kutsanmıştır ki. Artık yazmaktan başka çareleri yoktur. Yazma motivasyonunu başka deneyimlerden alanlar da olabilir. Bunu göstermek istedim. Hüsniye Hanımın Ağzı öyküm onlara armağan olsun.

4) Öykülerinizi bir arkadaşıma anlatırken zorlandım. Sertse sert, sivriyse sivri diyorum, tabii bu cümleler kitabı okumayanlara yetmiyor. Siz kitabınızı henüz okumamış birine öykülerinizi nasıl anlatırsınız?

Michalengelo’nun Davut heykelinin mükemmel fiziki oranlarını, Medici ailesinin özel izniyle kadavralar üzerinde uzun yıllar çalışması sayesinde ortaya çıkardığını biliyoruz ama onun asıl başarısı, cesaretli bir gencin kendisinden kat be kat güçlü bir düşman karşısında, onunla düelloya girmeden önce verdiği tepkilerin fiziksel sonuçlarını harikulade gerçekçi bir şekilde ortay koymasıdır. Evet, Golyat’a taş atan Davut, o gerilim anında gerçek hayatta nasıl kasılmışsa, heykelimizde aynen öyle kasılmaktadır. Müşahede ettiğimiz bütün güzelliklerin altında neredeyse sınırsız bir kimya, muazzam bir hendese ve olağanüstü bir gizem mevcuttur. Ben de yazarken tanrıyı taklit etmeye çalışırım. Bununla birlikte, pek çok hatası var öykülerimin. Misal, “… üst sağ iki köpek dişi,” demişim bir yerde. Oysa insanda sağ üstte bir köpek dişi olur. Bazen gereksiz yerde şaka yapmışım. Haddinden fazla alt metinle, metni boğmuşum. Kabadayılığı, farfarasından kaynaklanmasaymış keşke. Olgunlaşacağını müjdelemekle beraber, ergenlik safrası, kitabın bünyesini kirletmiş. Daha fazla ansiklopedik detaya ihtiyacı varmış. Kurguyu yaşamın pratikliğiyle güreştirmişim, kaybedeceğini kurgunun, kestirememişim. Bir iki yerde ahbaplarımın hatırasına saygısızlık etmişim. Derine ineyim derken oksijensiz kalmış, ciğerlerimi büzmüşüm. Havlamışım, ısırmışım. Üç aşağı beş yukarı böyle öyküler.


(Görsel: Banksy)

5) Hemen her öykünüzde "aykırı" karakterler mevcut. Okur olarak insan ister istemez sizin de aykırı ve ters birisi olduğunuzu düşündüm. Öyle misinizdir?

Tuvalete sağ ayağımla giriyor, takım elbisenin altına beyaz çorap giyiyorum, aykırı mıyım bilmiyorum, tersliğime gelince herkes kadar. Hâsılı, bu kültürün vasatıyım.

6) Edebiyatımızda son dönem yeni ve özgün kalemlerin yetiştiğini düşünen biri olarak soruyorum: Edebiyat dünyasında nasıl bir fark yaratabileceğinize inanıyorsunuz?

Özgün kalemler konusunda haklı olabilirsiniz ancak o kafalar öykü, roman yazmıyor, firmalarda bilgisayar programı yazıyorlar. Bir bölümü de sözlüklerde takma isimlerle harikalar yaratıyor. Kayış gibi zekâlar. Minik bir iki yetenekle ülkenin en önemli adamlarından biri haline gelebilirsiniz. Çünkü bu topraklar çizgi dışına çıkmanız ve anında parlamanız için olağanüstü fırsatlar sunar size. Belki de her ülke böyledir.

7) "Absürd" kelimesi kontrolüm dışında öykülerinizi düşünürken zihnimde beliren kelimelerden biri oluyor. Sizin de böyle bir beklentiniz var mıydı?

Yoktu.

8) Öykülerinizde dram ile trajediyi iç içe okuyabilmek insana çok keyif veriyor doğrusu; ancak öykülerin sonları genelde "yıpratıcı" oluyor. Okurları hırpalamak, onları rahatsız etmek gibi bir derdiniz de var sanki?

İtiraf etmeliyim ki, ne trajedinin ne de dramın tam olarak ne manaya geldiğini biliyorum. Haneke’nin ve Aşgar Ferhadi’nin filmlerini izlemek de bana aynısını yapıyor. Bir şekilde bütün silahlarımı yere bırakmak zorunda kalıyorum. Takatsizleşiyorum. Var olmak böyle, zaten yıpranıyoruz hiç olmazsa gerçek bir sanat eseri sebep olsun bu yıpranmaya. Öykülerim, sonu itibariyle de olsa, sizde bir nevi eskimeye, yıpranmaya yol açmış ise kendimi bahtiyar sayarım. İki önceki sorunuza da cevap vermiş oldum, Türk Edebiyatında yarattığım fark bu olsun, “Kendimi ve okuyucuyu mazeretsiz bırakmak.”

9) Siz artık yaş olarak olgunluk çağınızdasınız diyebiliriz sanırım, sizden genç olan ve henüz ilk kitabını yayımlatmayan yazar adaylarına verebileceğiniz tavsiyeler var mı?

Bu mesele çok uzundur maddeler halinde anlatayım.

• Asla yalan bulaştırmadan bir hikâye anlatma.
• Araplara inan, “Yalancının annesi bakiredir,” derler.
• Kurguya yaslan, dile değil. Sesinin bozulup mırıltının çığlığa dönmesi, ömrüne sığmaz. O halde dili kurcalamaktan vazgeç. Günahtır, yazıktır. Bütün o anlaşmaya yarayan sentaksın içine sıçarsın. Cürümünün kefaretini ödeyemezsin sonra.
• Cesaret. Pişman olmak için risk almayı kitap sonrasına bırak.
• Türk Öykücülüğünün hafıza stokundan ezber kodları devşirmekten sakın.
• Her işte bir hayır vardır.
• Gözlemciden bağımsız bir gerçeklik algısının olamayacağının, fiziksel olarak ispat edildiğini hatırından çıkarma.
• Usulca, kocaman, ironi ve tekinsiz kelimelerini sakın kullanma.
• Neşeli kadınlardan, sahtekâr balıkçılardan, sübyancı delilerden, alışverişi seven erkeklerden bahset. Aman ha insancıl olma. Ancak o zaman merhametin tınısını yakalarsın.
• Buralardan kaçıp gitmek isteyen, şifonyerin üzerindeki gelinlikli fotoğrafına bakıp şimdi çuvala dönmesinden kocasını ve evde bulaşık yıkamasını sorumlu tutan bir kadın kahramana varırsan, o öyküyü bırak.
• İçini dökme.
• Bireyin acısını, bir tür olarak âdemoğlunun yazgısıyla açıkladığını mı sanıyorsun. Y*rağımı açıkladın.
• Nesnel olmak için gerekli efektler mevcuttur. Ve en önemlisi öğrenilebilir. Atmosfer, büyük oranda mekân kullanımı ve kahramanlar arası ilişkilerin mühendisliği ile alakalıdır. Kahramanlarındaki acının faş edilmesiyle değil.
• Duygudan uzak dur, aksiyona yelten.
• Kitabı ailenden birine atfetme.
• Fayans ustalığından, göz doktorluğundan ya da hemşirelikten hiçbir farkı yoktur yazarlığın. İşini yap.
• Öykü de teknolojiktir, yayımlandığı an eskir. Metnin yeni sürüm değilse elinde patlar. Yeni formlar, mümkündür.
• Esnaf ol.
• Şehirler maske takan insanlardan oluşmaz biliyorsun değil mi?
• Bizzat metnin mimarisini, edebiyatın yüceltilmesine karşı kullan. Çürümeyi dil üzerinden değil, geometri üzerinden başlat.
• Öykülerinde yazarları anma. Dostoyevski’yi, Kafka’yı, Oğuz Atay’ı. Onlardan medet umma. Ölüdürler. Edebi türbelere çaput bağlama.
• Ayna, kuyu, göz metaforlarını unut.
• Öykü isimlerinde kelime oyunu yapma.
• Akma, paketçikler halinde gel. Sıçra.
• “Dilimdeki ölüler,” “Kelimelerim duvara çarpıp odanın ortasında asılı kaldı,” benzeri benzetmelere iltifat etme.
• Kahramanlarını asla meyhaneye sokma. Vapura bindirme. Kasabada yaşatma. Sıkılmış kentli, hiç yapma.
• Mümkün derecede çok İslami motif kullan. Ezanı duysun kahramanların, namaz kılsın, s*kişsin.
• “Şu gök kubbe altında söylenmedik söz yoktur,” lafına tenezzül etme. Kumsalda bulduğun istiridyeyle keyif içinde oynayan çocuk gibisin, oysa önünde namütenahi bir okyanus uzanmakta. Kafanı kaldır.
• Var olmanın bütün makamları mucizevidir. Bil.
• Var olmanın herhangi bir makamı mucizevi değildir. Bunu da bil. Kur’an’da yazar.
• Öykü nesirden ziyade şiire yakınmış, inanma.
• İlginç olacağım diye soytarılaşmayı, klişe kullanarak aşınmaya tercih et.
• Kendini, yazdıkların üzerinden ciddiye alma, insan, alt tarafı ölür. Zeki, estetik ve ahlaklı ol.
• Yetimlik ve intihar romantizmine meyletme. Köyün delilerine güzelleme yapma.
• Bizzat kendini döverek okuyucuyu mahcup et.
• Yazıya haysiyet kazandırmaya çalışmanın Allah’ın kudret sıfatıyla çeliştiğini düşün.

10) Son olarak şunu sorayım: Bundan sonra bizi nasıl kitaplar bekliyor? Mümkünse çok uzun aralar vermeyin...

Baki Allah. Çok kibarsınız.

Röportaj için çok teşekkürler...

Bir gün bir dolmuşa binmiştim. Biri güzel bir kız, öbürü normal bir oğlan sadece iki yolcusu vardı. En arkaya geçip oturdum. Anlaşılan kız da yeni binmişti ki, önündeki oğlana şoföre uzatması için parasını verdi. Şoför para üstünü uzattı oğlana, oğlan da kıza. Kız teşekkür etti. Oğlan ne söyledi dersiniz kıza, “Asıl ben teşekkür ederim.”

--- KitapGalerisi adına Tuna Bahar ---

14 Haziran 2013 Cuma

Ferat Emen - Hüsniye Hanımın Ağzı | Kitaptan okuma parçası

# Ferat Emen - Hüsniye Hanımın Ağzı | Kitaptan okuma parçası #

Hüsniye Hanımın Ağzı’ndaki öyküler yaşadığımız kötücül hayatın içinden çıkıyor. Pek kimselere benzemez bir yazarın elinden. Yeni bir yazar tanımak için okunmalı.


Hüsniye Hanımın Ağzı

Geçen cuma oğlumu ve kreşinden bir arkadaşını Marriott Oteli'nin havuzuna götürdüm. Havuz, haziranın birinden beri açık. Üyeliğim ekim ayında bitiyor ve yedi yaşından küçük çocuklar için ayrıca para ödemeye gerek yok. İkisi de beş buçuk yaşında. Oğlumun adı Remo, arkadaşınınki Berk.

Berk, kreşin sahibi Hüsniye Hanımın tek çocuğu. Hüsniye Hanım, aynı zamanda eski bir hemşire ve çok güzel bir ağzı var. Oğlumu ne zaman almaya gitsem, ki her cuma ben almaya giderim, onu tek parça bir elbise giymiş olarak, girişteki masasının başında çalışıyor buluyorum.

Kadınla arkadaş olduk zaman içinde. O da benim gibi dul. Her gittiğimde küçük bir hediye götürüyorum. Yirmi tane simit, dört kilo mandalina, büyükçe bir karpuz. Ya da çocukların yiyebileceği buna benzer zararsız yiyecekler.

"İkindi kahvaltısı çok önemli," diyor Hüsniye Hanım.

Bazen de Hüsniye Hanım için bir demet dağ çiçeği. O da bana her seferinde, çay bardağında sade neskafe ikram ediyor.

Berk'in annesi işsiz olduğumu bilmiyor. Ona küpeşte aksesuvarları üreten bir fabrikanın yüzde ellisinin sahibi olduğumu söyledim. Kreşinin merdiven korkuluklarını tamir ettirdim. Para almadım.

"Ayrıca amatör yazarım. Öykülerim dergilerde yayımlanıyor. Önümüzdeki güz kitabım çıkacak," dedim.

Etkilendi.

Bunun üzerine, "Yalan hakikatten daha etkileyicidir," diye bir palavradan söz ettim son öykümde.

Benden üç yaş büyük. Ağzı gerçekten çok güzel.

Arada bir hafta sonları, çocuklarımızı yanımıza alıyoruz. Dördümüz beraber gezmeye çıkıyoruz. Son olarak Florya'daki akvaryuma gittik. Kaşıbeyaz'da kebap yedik. Ben ödedim. Kalkarken, masanın üzerindeki elimi sıkıca tuttu. Bunu bir işaret olarak algıladım. Bana karşı boş değil.

Birbirimize güveniyoruz. Bazen hafta içi de uğruyorum kreşe.

"Bayi ziyareti," diyorum. "Mikrodalga fırını tamire vermiştim. Bir alt sokakta. Yapmışlar. Onu almaya gidiyordum," diyorum.

Remo'yu ve Berk'i yemeğe çıkarıyorum. Onlara mutlaka birer bardak taze sıkılmış portakal suyu içiriyorum. Hüsniye Hanım, özenim için bana teşekkür ediyor.

Son zamanlarda beni cebimden arıyor. Onda bütün velilerin bilgileri var. Hatırımı soruyor. Anadolu Yakası'ndaki çocuk tiyatrolarından haberdar ediyor. Açık otoparkına sirk kurulan alışveriş merkezlerinin adreslerini veriyor. Artık bana sen diyor.

Geçen cuma, saat dördü on geçiyordu. Oğlumu almaya gittim.

"Baba oğul ne yapacaksınız bakalım," diye sataştı Hüsniye Hanım.

Gülümsedi.

"Havuza gideceğiz, değil mi baba," dedi Remo.

"Evet, oğlum," dedim ben de.

Berk, "Anne, ben de gidebilir miyim," diye sordu.

Ben hemen devreye girdim, "Oğlum, arkadaşını da davet etsene," dedim.

"Olmaz Berk, Remo'yu ve Ferhat'ı rahatsız etmemelisin. Hem bizim seninle farklı bir planımız var. Unuttun mu," dedi Hüsniye Hanım.

---

Ferat Emen - Hüsniye Hanımın Ağzı | Notos Kitap, Öykü, 122 sayfa, Mayıs 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

11 Şubat 2013 Pazartesi

Juan Rulfo - Ova Alev Alev

# Juan Rulfo - Ova Alev Alev #

Latin Amerika'ya dair gerçekleri gözler önüne seren kült kitap "Pedro Paramo"non yazarı Juan Rulfo'dan bir kitap daha Türkçeye çevrildi: Ova Alev Alev!


Bir başka Latin Amerika edebiyat devi Rulfo için diyor ki: "Yazdıkları 300 sayfayı bulmuyor ama, Sophokles’in yazdıkları kadar kalıcı." Bu satırların sahibi Gabriel García Márquez'den başkası değil...

Ova Alev Alev'in Pedro Paramo'dan ayrılan yönü ise Rulfo'nun bütün hikâyelerini içermesidir.

Ova Alev Alev'de ülkesinin yerel motiflerini yazan Juan Rulfo, bir kez daha edebiyatta ve dolayısıyla yazın sanatında yerel motifleri kullanarak evrensele ulaşmanın önemli sadece "yazarak" vurguluyor....

Ova Alev Alev, Juan Rulfo, Çev. Süleyman Doğru, Şubat 2013, Doğan Kitap.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

20 Aralık 2012 Perşembe

"Çaparide Çırpınmak"


"Hande Gündüz - Çaparide Çırpınmak"

Hande Gündüz’ün ilk öykü kitabı Çaparide Çırpınmak’ta on beş öykü yer alıyor. Doğayı kucaklayan bu öykülerde kimi zaman cümle aralarına hayalî öğeler serpiştiriliyor kimi zaman da sevecen bir romantizme yer veriliyor.

Yazar, kaleminin mürekkebini, gündelik yaşantımızdaki gizli çatışmaların, açığa çıkarılmayı bekleyen iç gerginliklerin hokkasından alırken, sırtımızda bir yük gibi duran aile içi öğrenilmişliklere naif ve sıcak tarafından da bakmayı ihmal etmiyor. Hande Gündüz, duru bir suyu renklendirir gibi yazdığı öyküleriyle, öykü dünyamızdaki özgün yerini alacağı kuşkusuz.

Hande Gündüz, Çaparide Çırpınmak, Aralık 2012, Alakarga Sanat Yayınları.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

31 Ağustos 2012 Cuma

ANTON PAVLOVİÇ ÇEHOV - SEÇİLMİŞ ÖYKÜLER


Everest Yayınları’nın dünya klasikleri dizisi, Anton Çehov’un bütün öykülerini usta çevirmen Mehmet Özgül’ün Rusça asıllarından yaptığı özenli çeviriyle kronolojik olarak, 8 cilt halinde yayımladı. Mehmet Özgül’ün yaptığı düzeltiler uygulanarak, çevirmenle işbirliği içinde titizlikle yayına hazırlanan Çehov kitaplığı, diğer baskılardan farkını ortaya koyuyor.

Everest şimdi de, usta çevirmen Mehmet Özgül’ün derlediği 40 öyküden oluşan Seçilmiş Öyküler’i yayımlıyor. Seçilmiş Öyküler, Çehov’un ilk dönem verdiği eserler ile olgunluk çağı meyvelerini, hayatı boyunca derinlemesine işlediği karakterleri bir araya getiriyor. Bu kitap, sadık Çehov okuyucuları için kusursuz bir derleme, Çehov’un harikalar dünyasına ilk kez adım atanlar içinse büyüleyici bir hoş geldin ziyafeti niteliğinde. Seçilmiş Öyküler, Kitap Galerisi'nde...