yıldız ramazanoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yıldız ramazanoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Temmuz 2014 Çarşamba

İkna Odası

İkna Odası, Yıldız Ramazanoğlu tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Kapı Yayınları, Roman, 9786055107581,133 Sayfa, Temmuz/2014
Kitabın 98. ve 99. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Bu kahve takımını babası o daha küçük bir kızken Arap asıllı bir züccaciyeciden almış. Evlilik için çeyizi taşınırken sakar bir adamın kutuyu düşürmesiyle altılı takımın dördü kırılmış. Babası kızım doktor olunca, muayenehanesini açınca, annesiyle beraber ziyaretine gideriz, bize bir kahve yapar da şu ejderhalı fincanlardan içip efkâr dağıtırız, dermiş. Çeyizi hep anneler alır ya, bu bir babanın içinin kaynayıp kızına çeyiz alması olduğundan çocukluğundan beri bu takıma özel bir önem atfetmiş. Sağ kalan o iki fincanı hiç kullanmamış. Olur ki olağanüstü bir şey olur, yollar açılır, kendisi olmaktan vazgeçmeyenlerin, baş eğmeyi reddedenlerin üzerine eserek gürleyerek yağan kar yerden kalkar, okula giderim, doktor olurum, babamla kahvemizi içeriz hali."
Seher patladı:
"Katı hali, sıvı hali, gaz hali. İsmin beş hali yani. Bekleme
hali."
"Yok öyle değil," dedi Nuray. "Sanırım fincanlarla beraber o gece derinlerden söküp çıkardı gömülü şeyi. Başka şeyler planlıyor. Kendi içinde yürüye yürüye yeni bir yol buldu aslında. Her karşılaşmamızda hayatı ve varoluşu hiç akla gelmeyen bir yerinden kavramış oluyor. Diyorum ya, fincanlar kahverengi. Tabakların üzerinde sevimli ejderhalar kıvrılmış yatıyor. Böylesini ne Ezop masallarında ne de La Fonten hikâyelerinde görebilirsin. Şehrazat'tan başka kimin hatırına gelir böyle insanın aklını başından alan figürler. Ölmemek için her gün başka bir hikâye.
Üniversiteden atılmış, disiplin suçlarıyla kaydı silinmiş kadınlar için bir eğitim programı başlatıyorlarmış. Haftanın iki günü bir yıl sürecek yoğun seminerler için hiçbir kurum yer vermediğinden, yirmi civarında kadın çocuklarını alıp bizim Nermin'e gelecekmiş. Evini açıyormuş. Sen iyi değilsin Nermin, dedim. Kendini aşmak adına kendini siliyorsun. Sana iyi davranmıyorsun dedim de, hâlâ kendini yiyip bitiri-yorsun diyemedim."
"Nermin de benim hatalarımı tekrarlıyor, dedi Seher yüzü solarak. İlla ki kendi canını koyacak ortaya. Çocukların bir araya gelmelerini bile beklemeden okuldan her gelene teker teker yemek hazırlıyor. Genç kızken mangalda kül bırakmazdı. Hayatı öğrenmeli çocuklar, kız erkek ayırmam diyen Nermin'e bakar mısın, şimdilerde köle gibi çalışıyor. Kız çocuğu da olmadı. Oğlanlar çok tatlı ama sadece yeşil yaprak açan çiçeklere benziyorlar. Durmadan fotosentez yapıyorlar gerçi ama hiç renk yok. Çiçeği olmayan bitkilere ne demeli ki. Doğurganlık, can içinde can, bir rahim sıcaklığı olan kızın yeri başka. Her eve lazım.
Bak Nermin, dedim bir gün. Bizim bu küçük adamlar da tıpkı ötekiler gibi hafif bir soğuk algınlığında oturup ağlayacaklar. Bir gün yemek pişmese panikleyecekler. Elde bir şey yıkamak şöyle dursun, bir düğmeye basıp da çamaşır makinesini, bulaşık makinesini bile çalıştıramayacaklar. Hayat boyu ütülü gömleğim nerede diye yırtınacaklar. Dünyanın bütün kadınlarına dünyanın bütün sabahlarını, bütün akşamlarını dolduracak kadar kahırlı davranacaklar. Hatta bu yüzden durmadan boşanacaklar. Yok mu bir bakan, bir kollayan beni. Çayımı karıştıracak bir şefkat eli."
Bu bahis uzar gider. Yeni arkadaşlar edinmiyor değillerdi. Fakat böyle birbirlerinin tarihini neredeyse ilk günlerden itibaren bilmek müstesna bir durumdu. Ne konuşulurdu ki tarihini bilmediğimiz, tarihimizi bilmeyen insanlarla.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Şehrin Gizli Öznesi

Şehrin Gizli Öznesi, Yıldız Ramazanoğlu tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Kapı Yayınları, Seyahat, 9786055107550, 252 Sayfa, Temmuz/2014
Kitabın 120. ve 121. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Marburg şehrinde toprak rengi her şey. Taşlar epeyce eski. Bir çay evinin duvarına bile kırk yıllık diye yazmaya özen gösteriyorlar. Ortaçağ'dan kalma bir şehir. Evlerin üzeri çizgilerle, taştan işlemelerle süslü. Mimaride taş yapılanma ön çıkıyor. Film platosu mu yoksa Ortaçağ'ın hakiki kasveti mi... Bir an sussak derinlerden gelen sesleri, tartışmaları du-yacakmışız gibi bir his.
Baştan başlamam gerekirse 2008'de Frankfurt'ta hikâye okuma programı için yola çıkmışken Stadtallendorf'ta oturan arkadaşım Havva Çil'i ziyaret etmek istedim. Sohbet bizi An-nemarie Schimmel'e, Schimmel'in komşu şehir Marburg'da yaşamış olduğuna getirince içime bir ateş düştü. Gece bir sohbet toplantısı için bir araya geldiğimizde, Almanya'da yaşayan romancı Orhan Aras da yayınladığı eski bir mektuptan söz edince tevafuklar zincirini hissettim. Küçük bir Alman kızının İslam deryasına, hem de en ince yerlerinden dalış yapma macerasını hissetmeden, gezip dolaştığı, tefekkür ettiği şehrin atmosferini, İkbal'le, Rumî ile dolarak yürüdüğü yolları solumadan Frankfurt'a geçmek istemedim. Mekânların insanları yoğurduğuna yüzüne huyuna suyuna yazısına yansıdığına inanıyorum.
Sabah erkenden Havva ve kafa dengi arkadaşı Cemile ile yola çıktık. Almanya'nın en çok sonbaharını severim. Sararmış kızarmış yaprak ülkesine dönüşür çünkü. Dünyanın en büyük yapraklı ağaçlan buradadır sanki ve hatıra olarak kurutmak istediğinizde hiçbir deftere sığmaz. Öyle bir ağaç denizinde yol alıyorduk. Türkiye Almanya karşılaştırmalarını, yaşam ölüm gurbet hasret konuşmalarını ihmal etmeden küçük Alman kızma yaklaşıyorduk. Yolculuğun kendisi bile büyüleyici, hüzün vericiydi. Arabadaki kadınların yaşamın tam ciğerinden kurdukları olağanüstü cümleler kayıt altına almamadan yolla beraber hızla akıp gidiyordu. Ahmet Ha-şim'in dizelerindeki gibi 'Eteklerimizde güneş rengi bir yığın yaprakla semaya ağlayarak bakacağımız günlerin' yaklaşmasını hatırlatan atmosfer bizi içine almıştı bir yandan. İçimizde bu çılgın ve sonsuzca yaşanacakmış gibi görünen dünyada tek bir sarı yaprağa bakıp ölümü hatırlamanın kuytu coşkusu vardı.
Allah Teala dileyince her şey birbirine ekleniyor ve bir düşünce seline kendinizi bırakmaktan başka yapacak bir şey kalmıyor. İnsanlar, duygular, şehirler, dilekler nasıl da akıl almaz tevafuklarla birbirine karışıyor...
İğdır'da doğup Erzurum'da liseyi, İstanbul'da üniversiteyi okuyan bir gencin bir sahafta rastladığı sararıp solmuş dergiyi almasıyla başlamış her şey. 1954 yılına ait İstanbul dergisi.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

19 Şubat 2014 Çarşamba

Çiçekli Bir Boşluk

Çiçekli Bir Boşluk, Yıldız Ramazanoğlu tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Kapı Yayınları, Öykü, 9786055107376, 125 Sayfa, Şubat/2014


Kitabın 28. ve 29. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Hayatımın en can sıkıcı gecesi. Mahallenin nöbetçi işkembecisinin en dip köşesinde gelip beni bulmuş yaşlı başlı insanlar, artık yapacak bir şey yok. Çaresiz indik Beyoğlu'na. Sıcak salonda arkadaşlarla muhabbet ederken, hiçbir şeye bulaşmadan olanca masumiyetimizle okeyimizi oynayacakken al sana bir bela. Selim eve dönmemiş hâlâ, gecenin üçü ve telefonu da kapalı. En yakın arkadaşı beni biliyorlar, tamam da yerimi nasıl buldular.
Kadın başını şalıyla iyice örtmüş, sımsıkı yapışmış kocasının koluna, ürkünç bir dehlizde ilerliyormuş gibi korkuyla sürükleniyor peşimden tekinsiz dediği sokaklarda. Tekinsiz-lik kime göre, insanlar normal hayatını yaşıyor burada. Bazılarının gece yaşayıp gündüz uyuduğunu hiç duymamış mı bu insanlar, yoksa bilmezden mi geliyorlar.
Burası geceleri de ışıl ışıldır lafı bir efsane gerçi. İnsanların varlığı çekilince ışıltı karanlığa dönüşüyor, parlaklığını kaybediyor, soğuk bir mavilik kaplıyor ortalığı, buzlu cam gibi. Bazen de sert bir berraklık.
Baba vakarını hiç bozmuyordu. Nerede yanlış yaptığı meselesiyle kavruluyordu ama yok yapmamıştı bir hata. Gece gündüz çocukları için çalışmak ve sırtı kolayına yatak görmemek bir kusursa o başka. Sakin, anlayışlı bir adammış da oğluyla her daim iletişim içindeymiş gibi kendinden emin görünmeye, işi şaşkınlığa vurmaya çalışıyor. Bir mana vere-miyormuş gibiydi olanlara. Vücut dilinin uyumsuzluğundan hemen anlaşılıyordu buralara yabancılığı. Karanlıkta bile seçiliyordu ayrıksı duruşu, yoldakiler gözlerini kaçırıyorlardı bu patlamaya hazır tabanca gibi zulaları aramaya çıkmış öfkeli adamdan. Bakışlar çevrildi başka yanlara, adam kolunda kuşkulu ve nefret dolu bakışlarla etrafı tarayan kadınla geçip giderken. Herkes sezmişti âlemin başında dolaşan felaketi. Adam kızını ya da bir yakınını arıyordu besbelli. Rüzgâr fısıltıyı en ücra kuytulara kadar taşımış bile. Utanç vericiydi benim için buralarda böyle herkesi itham eden, ortamı toptan karalayan, mahkûm edici bakışları gezdirmek.
Rock Bar'ın kapısında durduğumuzda saat 03.30'du. Kadın yatsı namazından sonra duasını toplayamamış, cebindeki küçük kımıltılarla el-Azim çekiyordu Allah'ın inayetine güvenerek, birbirine vuran dişlerinin arasından sesin dışarı taştığını fark edemeden.
"Gördünüz mü oğlumu, birkaç kez gelmiş buraya kafa dağıtmaya." dedi, bu kelimelerin ağzından nasıl çıktığını kendisi de bilemeden.
Kafa çekmeye demek zordu. İnce bir ayrım vardı iki söyleyiş arasında. Öyle söylemişti Selim burayı tarif ederken, şok geçirseler de söylemeden edemezdim bu insanlara, içleri böylesine yanarken.
Kadıncağız mavi mor kapkara barları dizlerinin bağı çözülerek dolaşıyor. Onların gözüyle bakınca hakikaten içlere doğru insanı yutacak gibi duran kesif bir karanlık var. Canlı müzik iniltileri, sesler sağa sola kaymış biraz.
Suçluluk duymadan ama kadınla da göz göze gelmemeye özen gösteren bir sıkıntıyla, doğrudan babanın gözüne bakarak konuşmaya çalıştı müessese müdürü, karşımıza dikilen üç adamdan orta yaşlı, keçi sakallı, parlak yüzlü ve kendinden en emin gözükeni. İşletmesinin sorumluluğunu taşıyan, saygın bir aile reisi gibi davranmaya çalışarak.
"Burada bir şey olmaz. Biz görevimizin başındayız, gelenler efendice müziğini dinler, içkisini içer ve çıkıp gider. İzin vermeyiz yanlış bir şeye."

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

13 Ekim 2013 Pazar

İçimden Geçen Şehirler

İçimden Geçen Şehirler, Yıldız Ramazanoğlu   tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Kapı Yayınları, Gezi, 9786054683970, 147 Sayfa, Ekim/2013


Kitabın 1.2. ve 3. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Daha yazdıklarımı şöyle bir okumaya başlayınca hızla başka türlü yazılmaya başladılar bile. Çünkü anlık duygularımı, hemen gelen çağrışımları, izdüşümleri yazmaya çalıştım.
Şehirleri her zaman canlı organizmalar olarak görürüm. Onlara, önceden bize söylenen bütün uyarı ve ön yargıları bir yana bırakmaya çalışarak pozitif yaklaştım. Zamanın besleyip büyüttüğü, şekil verdiği mekânlar olarak şehirleri bir resim gibi değil nefes alan, emek isteyen, yaralanıp sonra iyileşen sevgi ve şefkat bekleyen canlılar olarak gördüm. Ağırbaşlı, dikbaşlı, yumuşak başlı ya da başına buyruk şehirler. İçine adım attığımız andan itibaren bizi derinden etkileyen, şeklini birbirimizi karşılıklı sararak, dışlayarak, yeniden yoğurmaya başladığımız ele avuca sığmaz canlılar.
Şehirlere adım atar atmaz kaynayanlayız hemen; izlemeye alırız daha çok. Direnmeyi, anlamayı, sonra yerine göre karışıp gitmeyi Öğreniriz. Gittiğimiz şehirleri gezeriz ya da bir vakte kadar yaşarız içinde ama aslında bütünü hiç bilemeyiz. Şehir tam bir insan yüzü gibidir de, biz sadece belli yerlerin farkına varırız. Yüzün tamamını göremeyiz bir türlü. Yerleşik olduğumuz beldeler için bile budur durum. Şehirlerin içinde bir güzergâhımız vardır, onu yaşar onu biliriz. Herkes kendi kısmım yaşar yani. Herkesin çemberi kendine.
Yeryüzü kabuğunun üstündeyiz. Farz edin yürüyüp gidiyoruz. İlerledikçe bu kabuğun aldığı biçimlerdir şehirler. Mimariden şiire, sanattan siyasete her şey bir bütünlüğün, insan yoğunluğunun ve yolculuğunun kesik kesik parçaları. Kabuk, üzerine basan insanların derinliğine ve insanlığına göre türlü türlü şekiller alır.
Bazen de şekilleri yanılsamalar halinde bizim hayal gücümüz, değişken ruh halimiz yaratır. Gece bize geniş mi geniş görünen meydanlar, her an her şey olabilir hissi yaratan, bizi heyecana boğan, nefesimizi kesen sokaklar, günün ağarmasıyla şaşkınlık yaratacak kadar sıkıcı ve sıradan bir yer oluverir. Hepsini uyduran ve vehmeden bizim muhayyilemizdir.
Şehrin sinir uçlarını kısa sürede keşfetmek gerçekten zor. Sinir uçları şehrin efendileri ile gözden çıkarılmış insanları arasındaki sınırlardadır. Ana caddelerdeki dijital kafalı, kredi kartlı, işi acelesi olan, bir örnek mutluluklar peşinde koşturup duran, nasıl muhalefet edecekleri bile bir merkezden söylenen insanlara karşılık, bir de dipte, ara sokaklarda gezerler göçerler, sisteme dâhil olamamış insanlar var. Bu genel bir şehir hali. Bu yüzden şehirleri doğu-batı diye ayırmak istemedim. Bu ayırım hiçbir şeyi netleştirmiyor, daha iyi anlamamıza yol açmıyor gibi geldi bana,
Karar veremiyor insan. Şehir bir parlayıp bir sönüyor. Nereden baktığımıza bağlı. Paris'in en çok parıldadığı, övüldüğü, kadınların şen şakrak sokak kafelerini doldurduğu ve Osmanlı aydınlarının bu ışıltılı keyifli şehri kendilerini kay-bedercesine keşfetmeye başladığı bir dönemde Victor Hugo Sefilleri yazıyordu. 1868'de yayınlanan eserde yüzlerce sayfayı Paris'in varoşlarına ayırmıştı. "Burası korkunç bir yerdir. Burası karanlıkların kuyusudur. Körlerin çukurudur burası. Cehennemin ta kendisidir."
O günden bugüne şehirler için söylenen şeylerin hepsi birden doğrudur, iddiaların tümünün bir toplamıdır bu mekânlar. Şehir en çok da büyük bir yalandır, oyalanıp durduğumuz, bizi evrenin genel ahenginden koparan, şu dünyadaki sınırlı vaktimizi, en değerli mülkümüzü yiyip bitiren yerdir.
Şehirler de kitaplar gibi. Bazı kitapları tekrar tekrar okuruz; yaşımız ilerledikçe, hayata dair deneyimlerimiz genişledikçe her seferinde kitap bize başka türlü görünür. Cümleler sanki öncekinden farklı kurulmuştur. Şehir de böyle. Her gidişte algımız değişir. Çünkü biz değişmiş oluruz, şehir değişmiş olur, güzel Rabbimiz gezegenine yeni bir ruh üflemiş olur.
Şehirler üzerine öyle güzel kitaplar var ki, neden bir de ben yazmaya kalkıştım? Şehirlerin güzelliklerini, özelliklerini değil daha çok 2000'li yıllarda Türkiye'den bir kadının belleğinden, kalbinden nasıl geçtiğini yazmak istedim. Daha doğrusu otel odalarında geceleri yazılmış notlarımı derledim.
Bu şehirleri özel olarak seçmedim. Sadece notu tutulmuş şehirler oldukları için buradalar. Diğerleri içimde. Medine'deki atmosferi, Strasbourg'da nasıl saldırıya uğrayıp çantamı ve onunla birlikte on yıllık günlüğümü çaldırdığımı, Paris'ten ayrılırken şehrin çıkışını bir türlü nasıl bulamadığımızı, Kahire müzesinde II. Ramses'le karşılaşma ânını, Meşhed'de yakalandığımız muhteşem kar yağışını, Venedik'in insanın içine işleyen rutubetli derinliğini, Boston'un aşırı "cool" entelektüel havasını ve daha birçok şeyi yazmak isterdim ama sabrım yetmedi açıkçası.


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

4 Haziran 2013 Salı

Yıldız Ramazanoğlu - İçimden Geçen Şehirler | Kitaptan okuma parçası

# Yıldız Ramazanoğlu - İçimden Geçen Şehirler #


Ankara

Burada her hareketin kendi ağırlığı var. Bir sigara yakılıyorsa, bir kadın eğilip evrak çıkarıyorsa, çocuk annesinin elinden kurtulup bir oyuncağa doğru ilerliyorsa bir anlamı vardır bütün bunların. Kılınan iki rekat namaz sizi değiştirip başka biri yapabilir örneğin. Öyle etkilidir her eylem.

Ankara bir proje şehri. Yeni bir kentsoyluluk üretme isteğinin getirdiği bir dikkat ve iddia var hâlâ. Onun için İstanbul'da dindar olan ya da olmayan çoğu kişi için geçerli tanrı olan para, burada çokça konuşulan bir şey değildi bir zamanlar. Kitaplardan, kitaplardaki cümlelerden hatta tek bir kelimeden bahsedebilirdik.

Ankara geçilip gidilen bir mekân değil benim için. Poz verdiğim bir yer değil. Bir yeri sadece mekân olarak ele almak, yalnızca resim olarak görmektir bir bakıma. Zamanın mekânı nasıl şekillendirdiğine tanıklık edecek kadar içine girmişseniz bir şehrin, durup resim çektirirsiniz. Öyle güçlü imgeler, hafızaya yoğun bir hissedişle eşlik ederek kazınmış mekân ritimleri vardır ki, fotoğrafla bu anların dondurulmasına izin verilemez.

Doğup büyüdüğümüz şehirde ilkgençliğimizi de geçirmişsek şehrimiz odur artık. İstanbul'dan Ankara'ya gelenlerin ürettiği binlerce küçümseme sözcüğüne karşılık Ankara'dan İstanbul'a sürgün gidenlerin de bir sözü olacak elbet.

Ankara'nın savunmaya ihtiyacı yok. İstanbul'a gelir gelmez işlerini hemen bitirip Ankara'sına koşmak isteyen yeterince insan var. İnsanı kaba rekabete boğan, hiçe sayan, yutan, oldu bittiye getiren, kendinizi bir türlü adam gibi hissedememenize yol açan bir şehir değil Ankara.

Üzerinde değil, içinde yaşadığım bir şehirdi Ankara. Kaldırımlar elli kere sökülüp yeniden yapılmış olsa da, bu yolların altından çok sular geçse de, şehriniz çocukluğunuzun ilkgençliğinizin izlerini öyle emmiş ve içine çekmiştir ki, derinlerde öylece durur ayak izleriniz, öyle bir şey işte.

Birden başka bir şehre, mesela İstanbul'a geldiğinizde, yaşanacak her şey yaşanmış ve bitmiştir sanki. Zamanı doldurmaktır artık yapılacak iş. Dünyada görülecek her şey görülmüştür de, artık ne yaşasanız, öncekilerin tekrarından, aynı yazgının bir kez daha öteki yerde açılımından başka bir şey değildir yeni yaşantı.

Şehrinizde olmadığınızda, oturarak değil belki ama, sürekli hareket ederek ne olduğunu bilmediğiniz bir şeyi beklerken bulursunuz kendinizi. Böyle bir belirsizlik hissi vardır. Bir nevi manevi uyuşukluk içinde, haftaların müdahil olamadığınız akışına izin vermek.

---

Yıldız Ramazanoğlu - İçimden Geçen Şehirler | Kapı Yayınları, Gezi / Deneme, 146 sayfa, Haziran 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

6 Mart 2013 Çarşamba

Günümüz Türk Öyküsünde Kadının Sesi Sempozyumu (7-8 Mart)

# Günümüz Türk Öyküsünde Kadının Sesi Sempozyumu (7-8 Mart) #

Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi ve Küçükçekmece Belediyesi’nce ortaklaşa düzenlenen GÜNÜMÜZ TÜRK ÖYKÜSÜNDE KADININ SESİ SEMPOZYUMU 7-8 MART 2013 tarihleri arasında ilgili üniversitelerle belediyeye ait mekanlarda yapılacak yedi ayrı oturumda gerçekleştirilecek.

                                               

Doğan Hızlan, bugünkü köşesinde bu sempozyumu "Kadının Sesi"ni duyun başlıklı bir yazıda duyurdu.

Oturuma katılacak bazı yazarlar ve konu başlıkları:

- Fatma Barbarosoğlu: "Kadın Yazar Ne Yazar?"

- Hatice Meryem: "Mutfak Dedikoduları ile Kocakarı Hikâyeleri Arasında Bir Ses Gezintisi"

- Sevinç Çokum: "Kadın ve Hayatın Olduğu Yer"

- Yıldız Ramazanoğlu: "Kadın Öykücülerin Kadını Edebileştirme Biçimi"

- Müge İplikçi: "Yazarın Serüveni: Yaşam ve Yazmak Arasındaki Köprü"

- Karin Karakaşlı: "Ses ve Nefes Olarak Kadın"

- Sibel Eraslan: "Kadınlar Niçin Yazarlar?"

Yazarların konuşmalarının gün ve saati için buraya tıklayınız.

---- KitapGalerisi ----

3 Aralık 2012 Pazartesi

19 Kasım 2012 Pazartesi

"Yıldız Ramazanoğlu'ndan çarpıcı bir kitap: İşgal Kadınları"


"Yıldız Ramazanoğlu'ndan çarpıcı bir kitap: İşgal Kadınları"

"Bir mumu söndürdüğümüzde ışığı nereye gitmektedir?"

Kadın sorunsalı hakkında söyleyecek çok sözü var Yıldız Ramazanoğlu'nun. Ne ki, konuyu cinsiyetli olmayan bir insanlık ve vicdan düzlemine taşımanın daha insaflı olacağından yana.

İşe; Avrupalı düşünürlere atıfla, 3. milenyumda dünya insanının temel kriter yitimini tespit ederek başlıyor:

"Şu anda en kaygı verici olan şey; bütün tarihimiz boyunca toplumsal çıkarlar da dâhil olmak üzere her şeyin üzerinde bir şey olduğu -din, millet, devlet, toplumsal mücadele, sınıf çatışması, sınıfların/sömürgelerin özgürleşmesi- düşüncesiyle yaşadık. Her zaman için 'iyi'nin ve 'kötü'nün bir tanımı, toplumsala hükme¬den bir ölçüt vardı. Bu ortadan kalktı."

Ramazanoğlu hem edebî hem metodolojik üslubuyla, iki arada sıkışmış ama kurtarılmaya karşı koyan kadınların sesini taşıyor satırlara. Türkiye ve dünyanın kamusal alanlarından, sokak aralarından, ev odalarından, yadsıdığımız ve kanıksadığımız durumları, zaman zaman grafiti sertliğiyle göz önüne koyuyor. Bunu yaparken modernleşme ve gelenek arasındaki duvar çatlaklarını sıvayıp örtmeye girişmiyor.

"Modern yaklaşımlar, ayıklanamayan kimi geleneksel tortulan yerinden etti, evet, din adına ortaya konan adaletsizlikleri teşhir etti, çok da iyi oldu böylesi, fakat züccaciye dükkânına giren bir fil misali iyi, doğru ve güzel olanı da alıp götürdü."

Yıldız Ramazanoğlu, İşgal Kadınları, Kapı Yayınları, Kasım 2012.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap