hakan günday kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hakan günday kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Aralık 2013 Çarşamba

Malafa

Malafa, Hakan Günday tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9789759914981, 210 Sayfa, Ekim/2005

Kitabın 57. 58. ve 59. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 

Saim, bir an için serbest bıraktığı sakallı köpekbalığının salonda dolaşmasından yararlanıp düz altın takımların durduğu bankoda oturan ve sirkülasyon kağıdını elinde tutan Mina'ya baktı.
"Birinci VlP'e sokacağım. Don Giovanni getir. İnceden tokarlayıp koluna tak."
Mina, Topaz'a yeni gelmişti ama Antalya'da eskiydi. Kevaşelikle işe başlamış, bir elektrik tesisatçısıyla evlenip Türk olmuş, sonra da bir tezgâhtar sayesinde iç turizm hizmetinden dışa yönelmişti. Akıllıydı. Elektrik tesisatçısı da öyle. Mart, eve kendisinden fazla tram getiren ahçiğe karışmıyordu. Mina'nın tezgâhtarlık kariyerinde yükselebilmek için ev dışında geçirdiği saatlerle de ilgilenmiyordu. Her şey taksitleri ödemek içindi. Mina doğru adamlara zurnik çekiyor, büyük oynuyordu. Topaz'daki Rusçacıların başında bir Ahuska Türkü vardı: Haznar. Yirmi altında yaşındaydı ve banka hesabında altı yüz bin dolar vardı. Antalya center'larında çalışan ve Türki cumhuriyetlerden göçmüş bütün tezgâhtarların lideriydi. Kendisinden yirmi yaş büyük Azerilere, Kırgızlara, Kazaklara, Özbeklere, Türkmenlere avucunun içinde tango yaptırıyordu. Sadece üç yıldır Antalya'da olmasına rağmen bütün tatil köylerini ele geçirmişti. Kozan, Haznar'ın arkasında Moskovalı bir ailenin olduğunu düşünüyor ama yanılıyordu. Haznar'ın arkasında cesaretinden ve zekâsından başka hiçbir şey yoktu. Antalya bölgesine gelen ve dolar milyoneri olan Ruslarla ilişkiye girmek için, tezgâhtar çetesinden birkaç kişiyi Kundu'daki tatil köylerine müşteri olarak sokar, ceplerine birkaç bin dolar koyup havuz başında Rus mafyası avına çıkmalarını sağlardı. Ve tatilde tanıştığı Rus'a güvenen Rus, alışverişini yeni ahpariğinin götürdüğü center'da yapardı. Havuz başında tanışılan Rus, üç yüz dolar harcamaya değil, tram aklamaya gelmiş olandı. Yüz binlerce dolarlık alışverişin hanutunu alan Haznar, malların müşteri adresine teslimi ve tramın tahsil edilmesi gibi hizmetler de sunardı.
Ruslar, ülkelerindeki banka düzeneği eksikliği ve tramlannın renginden ötürü nakit harcarlar. Ödeyecekleri miktarı, mal tesliminde elden verirler. Malın, sınırlardan geçip adreslere gitmesi, safarinin başka bir tümdür. Bir zamanlar Batı'yı Doğıı'dan ayıran sadece Berlin Duvarı'yken artık ülke sayısı kadar duvar vardır. Ve o duvarlarda delik açmak için kime ne verilmesi gerektiği çok iyi bilinmelidir.
Haznar biliyordu. O kadar iyi biliyordu ki teslimata giden mallardan çalmasına göz yumuluyordu. Antalya'da bir servet kazanacak ve Ahıska Türklerinden oluşan çetesiyle uranyum işine girecekti. Bunuysa kimse bilmiyordu. Mina, Haznar'ın tatil köylerine yolladığı casuslarındandı. Ahçik iyi eğitilmişti. Saim'in ne demek istediğini hemen anlamış ve birinci kattaki siyah kemerli, altın, el yapımı Raymond Weil marka saati getirmek üzere merdivene açılan kapının ardında kaybolmuştu. Saim, sakallı marta yaklaşıp sordu:
"Yalnız mısınız?"
Mart, gözlerini kısıp Saim'in dudaklarına bakarak konuştu.
"Ne yazık ki evet."
Saim'in sorusu grupta birini tanıyıp tanımadığı üzerineydi ama mart çok yanlış anlamıştı, çünkü pörçtü. Eğer Saim gibi bir mart kendisine yalnız olup olmadığım sorarsa, mutlaka "Evet!" derdi. Hatta değilse bile yalan söylerdi. Saim, martın pörç olduğunu derhal anladı. Mina'yı tokar yapması için çağırdığına pişman oldu. Daha önce anlamadığı için de kendine sinirlendi. Hem de çok. Çünkü Saim'in pörçlerle ilgili anıları gözbebeği kadar karanlıktı.
Bir aile babasının pörç tokarlayarak tram kazandığı, dünya üzerindeki tek bahçe turizmdir. Ve bu bahçedeki çiçeklerin en zehirlisi, gündüz pörç tokarlayıp, gece çocuğunun annesini öpen tezgâhtarın gündelik hazmıdır. Birçok şeyi umursayarak Antalya'ya gelenler tramın umursamamaktan geçtiğini öğrenir ve kendilerini hayal bile edemeyecekleri hallerde bulurlar. Tezgâhtar, satmak zorunda olan kişidir. Eğer müşterisi de kendisi gibi martsa önce konuşur. İkna edemezse patayı kaldırıp, kolye takarken martın voruna dayar. Tecavüze uğrayacağını düşünen turist malı alır ve camperler. Çok diretiyorsa bir tabanca çıkarıp masaya konur. Böylesi satışlar pasan dükkânlarında olağandır. Kimse, komşusu silah zoruyla satıyor diye selamını kesmez. Herkes bilir. Turistin tramını almak için mutlaka bir yol bulunması gerektiği bilinir. Turist, satın almak zorunda olan kişidir.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

22 Kasım 2013 Cuma

Azil

Azil, Hakan Günday tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9789759917975, 213 Sayfa, Haziran/2013

Kitabın 13.sayfasından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Asil'in mektubu
Bu cümle, yazmayı öğrendiğimin kanıtıdır. Bu cümleyse, okumaya devam ettiğinin kanıtı. Birlikte, iki kanıtı olan bir suç işleyeceğiz. Bir hayata son vereceğiz. Ancak korkma. Doğum yeri belli olmayan ölümün serpilişi o kadar yavaş olacak ki ölenin kim olduğunu anlamayacaksın. İşlediğin bir suçtan ötürü, belki de ilk kez pişmanlık duymayacaksın. Belki de o gün geldiğinde, bir hayata son vermenin suç olmadığına inanacaksın. Ancak şimdi titrediğini biliyorum. Elindeki kâğıdı tutmayı sürdürmekle yırtıp atmak arasında hangi hızla gidip geldiğini rüzgârından hissedebiliyorum.
Tek başına işlenen suç bir göktaşıdır. Sırtında sadece sahibine yer vardır. Ancak suç, var olan en güçlü tutkaldır. Suçun işlenmesinde payı olanların her biri, birbirine yapışır. Her ne kadar birbirlerinden kaçmaya çalışsalar da suç çekimi onların ayrılmasını engeller. Sanıldığı gibi suçun işlendiği yere değil, birbirlerine dönerler. Çünkü suç güvenli ve güvenilir değildir. Güvensizlik, yirmi dört saatlik gözetimler gerektirir. Suç ortakları birbirini gözetler. Bu yüzden, sen ve ben bir suçla yapışacağız. Tutkalımız ne dostluk ne de aşk; güvensizlikten delirmemek için, yalnız kalana kadar, ortaklarının birbirlerini öldürmeye çalıştıkları suç. Kızdıran, acıtan, muhteşem suç. Bütün şahdamarlarını mat eden suç. Ancak bizim ortaklığımızda rahat bir uyku için birinin diğerini öldürmesine gerek yok. Çünkü işlenecek suç gerçekleştiğinde sayımız bire düşecek.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

15 Kasım 2013 Cuma

Az

Az, Hakan Günday tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Doğan Kitap, Roman, 9786050900682, 355 Sayfa, Eylül/2013

Kitabın 13.sayfasından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Altı yaşındaydı ve altı yaşında ölecekti. Korkudan titriyor, gözlerini böcekten ayıramıyordu. Ay çekirdeği tarlası kadar bir tavana bakıyor ama sadece onu görüyordu. Ay çekirdeği kadar bir böcek. Sivri ayaklarının etrafındaki tüyleri paça gibi duran, antenlerinin inceliği kirpik kadar olan bir böcek. Bir böcek resmi kadar hareketsiz gövdesiyle, koyu bir loşluğun koyu griye boyadığı betonda simsiyah bir leke. Küçük kızın korkudan sulanmış gözleriyle aynı renkte.
Çenesine kadar çektiği battaniyeyi terli avuçlarının içinde sıkıyor ve böceğin ne zaman yüzüne düşeceğini düşünüyordu. Merdivensiz bir ranzanın üst katındaydı. Tavanla arasındaki mesafe yarım metreden azdı. Elbet uyuyakalacaktı. Elbet uyurken ağzını açacak ve böcek kendini boşluğa bırakıp dişlerinin arasından geçecekti. Ya da önce battaniyesinin üzerine düşüp bir süre orada duracak, karnı acıkınca da küçük yüzüne ayak basıp burun deliklerinden birine girecek ve Önüne ne çıkarsa kemirecekti. Bir saniyeliğine başını sağa çevirip uzattı ve yerden ne kadar yüksekte olduğunu anlamaya çalıştı. Ama bunun için bir saniye yeterli değildi. Tam olarak zemini görememiş, böceği gözden kaçırmamak için bakışlarını yeniden tavana çevirmişti.
Daha Önce de böcek görmüştü. Kendi evinin duvarlarında da, başka evlerin duvarlarında da. Hatta içine adım attığı her evin duvarında en az bir tane böcek görmüştü.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

14 Kasım 2013 Perşembe

Piç

Piç, Hakan Günday tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9789759914943, 224 Sayfa, Mart/2003

Kitabın 11. sayfasından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

İnsanlık, kendini öldüren ilk insan tarafından ihanete uğramıştır. Ancak sadece zamanın lehine işleyen zamanla zekâsının katili ve kurbanı olan insan, intihar etmeyi utanç verici bulmuştur. Ölümsüzlüğün, hayatta kalmaktan geçtiğini Öğrendiği için varlığında yamanamaz delikler açarak kendine tecavüz etmeyi öğrenmiştir. Böylece insanlığın unutamayacağı ve tanık olabileceği en korkunç gösteri başlamıştır. Kendisini hamile bırakan insan kendisini doğurmuş ve bir tecavüz bebeği olarak atasının bıraktığı yerden ihaneti devralmıştır.
2002 yılının eylül ayında iki hain tecavüz bebeği bir labirentin koridorlarında dolaşıyordu. Bu labirentin adı Caddebostan Mig-ros'tu. Sağ elindeki siyah selülozik boya tüpünü sallayarak konuşanın adı ise Barbaros'tu.
"Evet, burada yaşayabilirim. Burası benim evim olabilir. Bir markette yaşamak fena olmaz. Kullanma tarihleri geçtikçe ürünler değiştirilir. Onun dışında bir değişikliğe gerek yok. Raflar, reyonlar, kasalar, kameralar, hepsi kalabilir. Rahatsız olmam. Yalnız, dışarıdaki yazıyı değiştirmek gerek. S harfinin üstüne bir çarpı atıp yanına bir P harfi çizmeliyim. Evin adı Migrop olmalı."
Afgan, montunun iç cebinde duran discman'deki The Best of David Bowie 1974-1979 adlı albümün ilk şarkısı olan "Electric Blue"yu tek kulaklıkla dinlerken mırıldandı:
"Anıtkabir de iyi."
Dört adım önünde yürüyen Barbaros, elindeki sprey boyayı tuvalet kâğıtlarının arasına bırakıp arkasına döndü.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

12 Kasım 2013 Salı

Kinyas ve Kayra

Kinyas ve Kayra, Hakan Günday  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9789759917951, 531 Sayfa, Mart/2013

Kitabın 13.14. ve 15. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 

Asansör dördüncü katta durdu. Kapısında 17 yazan daireye girdik. Tahmin ettiğim gibi evde çok az mobilya vardı. Salonun duvarları fotoğraflar ve afişlerle kaplanmıştı. Ortada, eskiciden alınmış izlenimi veren ceviz yemek masası, ucuz barlarda çıkması muhtemel kavgalarda hasarı önlemek amacıyla yere çakılmışçasına duruyordu. Ve dört adet çelik sandalye tarafından kuşatılmıştı. Yerlerde yüzlerce içki şişesi parkeyi bir halı gibi kaplıyordu. Kapalı perdelerden, pencerelerin çok uzun zamandır açılmadığı anlaşılıyordu. Zaten havaya hâkim olan keskin alkol ve tütün kokusu da bunu gösteriyordu. Masanın üstündeki boş ve dağınık kâğıtlar, cesetler gibi, birileri tarafından toplanmayı bekliyordu. Ve salondaki en değerli eşya kâğıtların yanında duran, üç ayrı köşedeki abajurun ışığıyla hayat bulan, olduğu yere kendini hiç de ait hissetmeyen ve benim çok eskilerden hatırladığım altın kaplamalı dolmakalemdi. Hareketsiz, bir süre ayakta kaldıktan sonra oturmamı işaret etti. Çelik sandalye parkede, yıllar önce üstünde birbirimize hayatı anlattığımız salıncağınkine benzer bir ses çıkardı. O da karşıma oturdu. Arabadan beri hiç konuşmamıştık ve hâlâ sabahın dördünün, o insana kendinden başka kimseyi dinletmeyen sessizliği evi işgal ediyordu. Ayağının yanında duran bir votka şişesini alıp masaya koydu. Gülümsedi. İkimizin de Absolut'le ilgili hikâyeleri vardı. Ve o an, birbirimizi ne kadar uzun zamandır tanıdığımızı düşündüm. Yaptıklarımızı, yolculuklarımızı, kavgalarımızı, her şeyi... Sol elini beline doğru götürdü. Ceketinin arkasında kaybolan eli sandalyelerle aynı parlaklıkta olan bir cisimle geri döndü. Dirseği masada, bana doğrulttuğu bu çelik, içinde 38 kalibrelik yaralama ve ölümler besleyen, Smith ve Wesson ismindeki adamları fazlasıyla zengin etmiş, kısa namlulu bir altıpatlardı. Tabancanın topunda sarı sarı tebessüm eden kurşunları görebiliyordum. Zaten sarıyı hep ölüme yakıştırmışım dır. Öldüren ishalin, sıtma sıcağının, Azrail'in dişlerinin sarısı... Aklımdan geçenler bunlardı, ancak şaşırmam gereken bir durum vardı karşımda. Yirmi yıldan fazla bir süredir tanıdığım biri alnıma doğru silah uzatmış ve ölümümün doğal yollarla olmamasını sağlamaya çalışıyordu. O da, ben de yıllardır hiçbir şeye şaşırmadığımız için herhangi iki insanın ter banyoları içinde yaşayabilecekleri bir sahneyi, ağlarını bininci kez tamir eden balıkçıların sakinliğiyle oynuyorduk. Masadaki votka şişesini kendime çektim. Kalbimin attığı yer olarak hesapladığım bölgenin önüne getirdim. Çünkü yorulan kolu ve dolayısıyla silahın namlusu alnımdan kalbime inmişti. Ve ben, acaba Absolut şişesinin patlama sesini duyabilecek kadar zamanım olur mu, diye düşünüyordum. Aklımızdan geçenler birbirimiz için çoktan birer broşür haline geldiğinden, ufak oyunumu anladı ve kendine has sırıtışıyla namluyu tekrar alnımın hizasına getirdi. Sura-tımdaki bıkkın ifadeyle ben de koca bir yudum almak için şişeyi ağzıma dayadım.
Bir zamanlar, Absolut şişelerinin değişik modellerinin toplandığı bir katalog görmüştüm. Ve dünyada kendine böylesi gereksiz işler yaratabilen insanlar varken neden bu denli işsizlik var, diye düşünmüştüm. Çünkü bir şişe ister kadın, ister kova şeklinde olsun, muhakkak bir deliğe sahip olması gerekiyordu... Ve biliyordum ki, gerçekte işe yarayan tek kısmı da ovdu...
4
Şişenin dibinden şekilsizleşmiş komik yüzünü seyredip tekrar votkayla yıkadım boğazımı. Gözbebeklerimi bulmaya çalışıyordu. Ama siyah gözlerim buna hiçbir zaman izin vermemişti. Sağ elini masanın ortasına bıraktığım şişeye uzattı ama sonra aklına birden kötü bir hikâye gelmiş gibi geri çekti. Saatin sabahı kovaladığı ve yakalamasına çok az kaldığı bu zamanda içinde bulunduğumuz durum için bir açıklama beklemem gerekirdi. Ama beklemiyordum. Hayatımın öyle bir dönemini yaşıyordum ki, hiçbir şeyi beklemiyor ve merak etmiyordum. Ama yine de, normalde sinir bozması gereken pozisyonun anlamını öğrenmek istercesine, yüzüme bilgiye aç bir çocuk ifadesi yapıştırdım...
Yutkundu ve konuşmaya başladı. Sesi sıcak, geceyi üzmeyecek kadar kısık ve beni üzmeyecek kadar da dürüst çıkıyordu.
"Yaz... Bizi yaz. Her şeyin sonuna geldiğimizin kanıtı olan kitabı yaz."
O kadar yavaş söylüyordu ki kelimeleri, sanki her harfi çok uzaklardan bulup bin bir zorlukla getiriyormuş gibiydi. Bu söylediğini elindeki silahtan ötürü bir emir gibi algılamam gerekirken, ben daha çok bir yalvarış olarak misafir etmiştim zihnime. Yanıt vermediğimi görünce devam etti: .
"Bak Kayra, biz herkes olduk. Kendimize en büyük acıları ve zevkleri tattırdık. Ve artık ölüyoruz. Bunu fark etmiyor musun? En yukarıdan aşağı düşüyoruz. Ve yeri öpmemize çok az kaldı. Başladığımız yere dönmeden, yani sermayemizde ve hafızamızda sadece ismimiz kalmadan hatırladıklarımızı yazacaksın. Hayatın suyunu içtikten sonra bir gün işememiz gerekecekti. Ve zihinlerimiz ölmeden önce bunu yapacağız. İnsanlığımızı, ahlakımızı, dünyayı çok uzun zaman önce yok ettik... Hissediyorum. Şimdi sıra anılarımızda ve hayallerimizde. Kafa-tasımızın içini süsleyen bütün bildiklerimizde. Her geçen saniye eksiliyorlar. Çok geç olmadan yazmalısın!"
Duyduklarımla kendimi sarhoş ediyordum. Bitirdiğini ağzını kapattığı zaman anladım. Daha önce de konuşmuştuk yazma işini. Ve ikimiz de bunun bizim için çok yorucu olacağını ve kimsenin hikâyelerimizden bir anlam çıkaramayacağını, çünkü kelimelerin yaşadıklarımızın ve düşündüklerimizin yanında altı aylık bebekler gibi kalacağını anlamıştık. Ama şimdi karşımda bunu yapmak isteyen ve işbirliğine girmediğim takdirde kendi hayatı kadar değeri olmayan canımı almaya kararlı eski dostum oturuyordu...
O an çok yorgun olduğumu hissettim. Kurduğu cümleler beni eskilere götürmüş ve verdiğim mücadeleleri aklıma getirmişti. Sadece bunları yeniden düşünmek bile kendimi ölüm döşeğinde yatan bir yaşlı gibi hissetmeme yetmişti. Ben yazmak istemiyordum. Hiçbir şey istemiyordum. Dünya üzerinde yapılacak işlerim bitmişti. Düşündüğüm her şeyi denemiştim. Şimdiyse sakin bir şekilde ölümü beklemek istiyordum. Zihin yolculuğumun son aşamasındaydım. Dünyanın en güzel sanat eserini yaratıp on dakika seyrettikten sonra yakan bir ressam gibi ben de keşfettiğim düşünce cennetimi tasfiye ediyordum. İki aydır bunu yapmaya çalışıyordum ve bitmesine çok az kalmıştı. En azından ben öyle düşünüyordum. 


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

7 Kasım 2013 Perşembe

Ziyan

Ziyan, Hakan Günday tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9786051113302, Eylül/2009


Kitabın 40. ve 41. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 

Ölü adamdan kimseye söz etmeyi düşünmüyordum. Tatvan'a gitmeye niyetim yoktu. Askeri psikiyatri polikliniği oradaydı. Üstelik oraya varmak için KTM'deri geçmek gerekiyordu. Kabul ve Toplama Merkezi. Stadyum projektörleriyle aydınlatılan üç yüz kişilik koğuşlarda yatmayı düşünmüyordum. Zor bölgede asker nakli için kurulmuş kışlalar. Adındaki baş harflerin açılımını kimsenin merak etmediği PKK adındaki boktan bir örgüt yüzünden böyle bir yol izleniyordu. Birlikte hareket ediliyor ve bir yerden diğerine koruma eşliğinde gidiliyordu. Güvenlik açısından şarttı. Garip olan tek şeyse, iki dağın arasında verilen ihtiyaç molasında, yamaçlardan inen onlarca herifin, ellerindeki çuvallardan çıkarttıkları İran sigaralarını, tarihi geçmiş meyve sularını satmaya çalışmalarıydı. Gizli olması gereken, askeri bir konvoy geçişini takip edecek istihbarata sahip seyyar satıcıların varlığı bölgenin zorluğuna ilişkin inancımızı arttırıyordu. Bölge o kadar zordu ki seyyar satıcılardan bile kaçamıyorduk!
Hayır, ölü adamı kimseye anlatmayacaktım. Karşıma sadece nöbetlerde çıkan bir hayaletle konuştuğumu kimse bilmeyecekti. Nöbet tutmanın ne demek olduğunu biliyordum. Belki de sadece yan etkilerinden biriydi. Saatlerce yalnız kalmanın, sabit durmanın etkilerinden biri halüsinasyon görmek olabilirdi. Nöbet sırasında başına garip olayların geldiği o kadar çok asker tanımıştım ki, buna şaşırmazdım. Hikâyelerini dinlediğimde bir belgesel hayal ederdim. Soru, "Nöbet sırasında ne yaptın?" olacak ve askerler sırayla yanıt verecekti:
Sigara içtim.

"Ağladım."
"Önümden geçen çocuğa para verip, karşıdaki lokantadan yemek
getirtip yedim."
"Kulenin duvarlarına yazılar yazdım."
"Kulenin arkasına diktiğim tohumlar yeşerince sarıp içtim."
"Bir pezevengin getirdiği çingene kadını siktim,"
"Ağladım."
"Mermileri söküp içindeki barutları boşalttım."
"Ağladım."
"326784 seri numaralı silahımın namlusunu ağzıma sokup tetiğe
bastım." "Ağladım." "Kapısında beklediğim cezaevinin mahkûmları tarafından rehin
alındım."
"465382 seri numaralı silahımın namlusunu sağ ayak bileğime dayayıp tetiği çektim."
"Ağladım."
"Bir köpek kulübesini söküp yaktım ve postallarımı ısıttım."
"Kabanı yere serip, üstünde uyudum ve donarak öldüm."
"Karda çukur açıp içine sıçtım."
"Köpeköldüreni şarap zannederdim. Oysa bir soğuk çeşidiymiş. Kışlanın köpeklerinden birinin donarak ölmesini seyrettim."
"Ağladım."
"0906584 seri numaralı silahımı hedef gözetmeksizin ateşledim ve
altı sivili öldürdüm."
"Ağladım."
"Her gün aynı saatte önümden geçip "Hayırlı nöbetler, asker ağa!" diyen bir herif tarafından havaya uçuruldum."
"Cep telefonuyla konuştuğum karımdan, çocuğumun ölü doğduğunu öğrendim."
"Ağladım."
Belgeselin sonundaysa, aynı sırayla hepsi şu cümleyi söyleyecekti:
"Ama nöbet yerini terk etmedim!"

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

28 Ekim 2013 Pazartesi

Daha

Daha, Hakan Günday  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9786050917260, 417 Sayfa, Ekim/2013


Kitabın 22. ve 23. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiye'dir. Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki mesafe Türkiye kadar, ondan eminim. Ve biz orada yaşıyorduk. Her gün politikacıların televizyonlara çıkıp jeopolitik öneminden söz ettiği bir ülkede. Önceleri çözemezdim ne anlama geldiğini. Meğer jeopolitik önem, içi kapkaranlık ve farları fal taşı gibi otobüslerin, sırf yol üstünde diye, gecenin ortasında mola verdiği kırık dökük bir binanın ada ve parsel numaralarıyla yapılan çıkar hesapları demekmiş. 1.565 km uzunluğunda koca bir Boğaz Köprüsü anlamına geliyormuş. Ülkede yaşayanların boğazlarının içinden geçen dev bir köprü. Çıplak ayağı Doğu'da, ayakkabılı olanı Batı'da ve üzerinden yasadışı ne varsa geçip giden, yaşlı bir köprü. Kursağımızdan geçiyor-du hepsi. Özellikle de kaçak denilen insanlar... Elimizden geleni yapıyorduk... Boğazımıza takılmasınlar diye. Yutkunup gönderiyorduk hepsini. Nereye gideceklerse oraya... Sınırdan sınıra ticaret... Duvardan duvara... Tabii dünyanın geri kalanı da boş durmuyor ve bir an önce doğdukları yerden çıkıp ölecekleri yere koşmaları için onlara her türlü çaresizliği sunuyordu. Çaresizliğin bütün çeşitlerini. Her boy ve ende ve ağırlıkta ve yaşta çaresizlik... Biz de bu toprakların enlem ve boylamlarının gereğini yerine geti-riyorduk sadece. Cehennemden kaçanları cennete taşıyorduk. Ben ikisine de inanmıyordum. Ama o insanlar her şeye inanıyordu. Hem de neredeyse doğuştan! Ne de olsa şöyle düşünüyorlardı: Eğer savaştan sağ çıkılsa bile açlıktan ölünen bir cehennem varsa bu dünyada, elbet bir cennet de vardır. Ama yanılıyorlardı. Hepsi de kandırılmıştı. Cehennemin varlığı cennetinkine kanıt değildi! Ama onları anla-yabiliyordum. Böyle öğrenmişlerdi. Hatta sadece onlar değil, herkes... Bütün dünya nüfusuna ezberletilmiş olan, varak çerçeveli ve gösterişli bir tablo vardı. Ve o tabloda, iyiler kötülerle ve cennet cehennemle savaşıyordu. Oysa böyle bir savaş yoktu ve hiç olmamıştı. İyiyle kötünün kıyamet gününe kadar sürecek olan ölüm kalım savaşı, insanlığın yediği en büyük kazıktı. Toplum düzeninin en kestirmeden sağlanması ve otoritenin daima ayakta kalması için atılması gerekmiş olan bir kazık. Çünkü her insanın, aynı anda, hem iyi hem de kötü olduğu gerçeği kabul edilirse, hayranlık duyulup peşinden ölüme gidilen kim varsa, yani gelmiş geçmiş bütün liderlerin kimliğinde lekelenmeler başlayacaktı. Kafalar karışacak, düşünceler çarpışacak ve kimse kimse için hayatını feda etmeyecekti. Ama öyle olmadı ve mutlak iyiyle mutlak kötünün savaşı insanları birbirine kırdırmanın en basit yolu haline geldi. "Sizler iyi olanlarsınız!" diyenler "Gidin, benim için geberin!" demek istiyor, "Sizler cennete gidecek olanlarsınız!" diyenler de "Geberttikleriniz de cehenneme gidecek!" demek istiyordu. Dolayısıyla cennet ve cehennem, iyilik ve kötülük, insan denilen varlığı ortasından ikiye yardı ve bir tarafını diğeriyle kanlı bıçaklı hale getirip bir aptala dönüştürdü. Böylece, geçmişin müthiş tezgâhtarları, kutsal zıtlık teorisiyle ambalajladıkları ömür boyu garantili itaatkârlığı özgür insanlara satmayı becerebildi. İtaatkâr itleri itaatkâr itlere kırdırmaktı bütün hikâye!
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

31 Aralık 2012 Pazartesi

"Harry Mulisch'in bulunamayan kitapları..."


"Harry Mulisch'in bulunamayan kitapları..."

Harry Mulisch kitapları için her yeri arayan okurlar olduğunu biliyorduk. 2000'lerin başında Doğan Kitap etiketi ve Ahmet Arpad çevirileriyle raflarda boy göstermiş olan bu kitapları birkaç yıl sonra bulmak maalesef mümkün olmamaya başladı.

Aradan geçen zamanda Hakan Günday'in kitaplarını okuyan okurlar o kitaplarda başka bir yazarı daha farkettiler: Harry Mulisch!

Hakan Günday özellikle Mulisch'in "Suikast" kitabına yaptığı göndermelerle Mulisch'in adının tekrardan edebiyat ortamlarında anılmasını sağladı.


Doğan Kitap neyse ki bu okurların sesini duymuş olacak Mulisch'in iki önemli kitabı olan "Süreç" ve "Suikast"ın yeni baskılarını Kasım 2012 içerisinde yaptı.

Ne diyelim Mulisch'in kitaplarını dört gözle bekleyen okurlara bu bayram etkisi yaratan haberi ilk biz vermiş olalım.

- Kitap Galerisi -

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap