doğan kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğan kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2014 Salı

Küçük Bir Kış Masalı

Küçük Bir Kış Masalı, Maeve Binchy tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Doğan Kitap, Roman, 9786050918779, 370 Sayfa, Mayıs/2014

Kitabın 184. ve 185. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


"Monica'yla., ilk eşimle evet, eminim ona âşıktım. Belki de çok genç olduğumuz ve her şeyin çok yeni ve heyecan verici olmasından, bir de Maria Rosa'nın doğmasından dolayı. Ama sanıyorum aşktı..."
"Öyleyse seninki benden fazla."
"Aşk olayından kaçınmaya mı karar verdin?"
"Yok, ama aptal yerine konmamaya ve taviz vermemeye karar verdim. Bunu o kadar çok gördüm ki. Annemle babamın konuşacak çok az şeyi var, daha önce olduğunu varsayarsak tabii... Teyzem Mary sırf büyük bir arazisi olduğu için yüz yaşında bir adamla evlendi, ama adam hangi günde olduğumuzu bile bilmiyor aslında. Chicky gerçekten aşk evliliği yaptı, ama sonra kocası bir trafik kazasında yeryüzünden silindi. Aşk konusunda büyük tavsiyeler değil, bunların hiçbiri değil!"
Corry, "Belki de onlar seni tanıma şansı bulamadan zırhını takıyorsundur" diye fikir verdi.
"Belki. Oyunbozanlık falan yapmak istemiyorum. Sadece kendi kendine bu noktaya gelmiş gibi görünüyor."
"Hayır, benim kastettiğim..."
"Ve sanırım asıl sinir bozucu olan annemle babam. Yaşamımla fazla ilgililer. Onlara bunun ne kadar rahatsız edici olduğunu göstermemek gittikçe daha da zorlaşıyor."
"Ah, anne babalar hep yanlış anlarlar, Orla. Ebeveyn tanımının içinde yer alır." John'un sesi hüzünlü çıkmıştı.
"Sen kızınla bu konuları halletmişe benziyorsun."
"Hiç de öyle değil. Onun için o kadar çok istiyorum ki. Her şeyin en iyisine sahip olmasını istiyorum, ama veremediğimi de biliyorum. O kadar yanlış anlıyorum ki."
"Peki senin annenle baban nasıldı?"
"Yoktu. Babamın kim olduğunu hiç bilmiyorum, annem de beni tekrar almak için geri gelmedi."
"Ah, çok özür dilerim." Orla uzanıp elini onunkinin üstüne koydu. "Amma şapşalım. Bilmiyordum. Özür dilerim."
John, "Yok, önemli değil. Sana neden aileye saplanıp kaldığımı, sıkı sıkı yapıştığımı anlatıyorum sadece" dedi. "İtalyanca konuştuğu ve altmış yıl kadar önce beni sarıp sarmalayıp bir yetiştirme yurdunun kapısına bıraktığı dışında annemle ilgili tek bir şey bilmiyorum. Saatler, haftalar ve yıllar boyu onu merak ettim, iyi olduğunu umut ettim ve neden beni oraya bıraktığını anlamaya çalıştım." Orla'nın eli hâlâ elinin üzerindeydi. Orla onun elini dayanışma duygusuyla sıktı.
"Eminim o da hep seni düşünüyordu. Bahse girerim, düşünüyordu. Ayrıca yaşamını nasıl bir noktaya getirdiğine bir bak! Seninle öyle gurur duyardı ki."
"Duyar mıydı? Tamam, ünlü oldum, ama senin dediğin gibi bundan yeterince keyif almıyorum, yeterince keyif. Annem benim iyi vakit geçirmemi ve daha mutlu, daha az huzursuz olmamı isterdi herhalde."
Orla, "Haydi bir anlaşma yapalım" diye önerdi. "Ben erkeklerle ilgili daha açık fikirli olacağım. Hepsinin insana kabak tadı veren sırnaşıklar olduğunu varsaymayacağım. Yabancıların henüz karşılaşmadığım dostlar olduğunu varsayan şu Amerikan düşüncesi gibi yapacağım!"
John savunmaya geçerek, "Yalnızca Amerikalılara özgü olduğunu sanmam" dedi.
"Muhtemelen değildir. Neyse, Brigid O'Hara'nın o korkunç erkek kardeşleri ya da amcalarından biriyle çıkma düşüncesiyle kusmayacağım. Onlara bir şans vereceğim. Bu sana makul geliyor mu?"
"Çok makul." John onun konuşmasındaki şiddete gülümsedi.
"Öte yandan sen de halinden keyif alacaksın. İnsanlar bir ünlüyle tanışmaya bayılırlar John. Onlara iyi gelir. Biz donuk hayatlar sürüyoruz. Bir film yıldızıyla tanışmak cidden harikadır. Bunu anlayacak kadar yüce gönüllü ol."
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

27 Mayıs 2014 Salı

İsim, Şehir, Artist

İsim, Şehir, Artist  Yılmaz Özdil tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Siyaset, 9786050920499, 475 Sayfa, Mayıs/2014

Kitabın 296. ve 297. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Recepi
Barbun Senegal'den geliyor. Kalamar Hindistan'dan ithal. Ahtapot İspanya'dan. Karides Endonezya'dan. Lagos Mısır'dan. Kalkan Romanya'dan.
Norveç'ten getirilen seyit balığını restoranlarda mezgit diye kakalıyorlar. Lüks otellerimizde yediğiniz kılıç şiş'ler aslında Çin'den ithal köpekbalığı. Mercan Gine'den. Sinarit Gana'dan. Her mevsim dilbalığı olmaz, bizde oluyor, çünkü mevsimine göre, bazen Afrika'nın batısındaki Senegal'den, bazen Afrika'nın doğusundaki Somali'den geliyor. Uskumru, Norveç'ten. Yemek için değil, bakmak için olanları bile yurtdışından getiriliyor, mesela geçenlerde mülteci ayaklarıyla sının geçen kamyonetin kasasında 20 bin tane süs balığı yakalandı, Suriye Japonu deniyor. Karadeniz'de 26 balığın neslini tükettik, Marmara'da 125 balığın neslim kuruttuk. Midye teee Şili'den. Üç tarafımız denizlerle çevrili, Türk havuzu denilen kendimize ait denizimiz var, denizi olmayan Konya'da Uşak'ta Diyarbakır'da tarla balıkçılığı yapıp, arazide levrek yetiştirmeye çalışıyoruz. Cumhurbaşkanımız, Afrika ülkesi Gabon'un sahilinde paçalarım sıvayarak çıplak ayaklarıyla yürüyüş yaptı, resmi temaslarda(!) bulunurken, Gabonlu balıkçı Ayao Nyavor'la tanıştı, sohbet etti, bilahare Ayao Nyavor'a dışişleri bakanlığımız aracılığıyla balıkçı motoru ve balık ağı hediye etti, ki, Gabon'dan bize tekir satabilsinler. Fas'tan Moritanya'dan orfoz getiriyorlar, Kızıldeniz'den karagöz getiriyorlar. İzlanda'da 2010 senesinde volkan patladı, kül ve lav yağmuru nedeniyle kıyılan zehirlendi, toplu balık ölümleri meydana geldi, balıklan analiz ettiler, ağır kurşun, radyoaktif madde ve insana zararlı kimyasallar tespit edildi, bütün dünya İzlanda'dan balık ithalatım durdurdu, Türkiye'nin İzlanda'dan balık ithalatı yüzde 250 arttı, el âlemin almadığı kansere yol açan balıklan, ki, çoğunluğu somondu, afiyetle bize yedirdiler. Istakoz ABD'den Kanada'dan. Bataklıklarda yetiştirilen panga'yı, kılçıksız deniz balığı fletosu diye, taaa Vietnam'dan getiriyorlar. Sardalya festivali düzenliyoruz ama, o sardalya artık Yunanistan'dan geliyor.
E tabii birilerinin bu gidişe dur demesi gerekiyordu.
Balıkçılığımızı kurtarmak için kollan sıvayan Recep Tayyip Erdoğan Üniversitesi, burnunun dibindeki denizde balık arayacağına, taaa Fırat Nehri'nde balık aradı, sazan buldu, "recepi" adını verdi.
Abdullah Gül Üniversitesi de Fırat'a "paralel" akan Dicle'de "fetoli"yi buldu muydu, tamamdır bu iş gari.

Leopar
Diyarbakır'da leopar'ı öldürdüler. Burdur'da vaşak'ı kurşunladılar. Antalya'da karakulak'ı otomobille ezdiler. Kars'ta, uydu vericisi takılan ilk kurt'u vurdular.
İzmir'de pelikanlan mangal yaptılar. Sakarya'da midilli cinsi minik atlan yediler. Sinop'ta köpekleri çöp kamyonunda preslediler. Edirne'de güvercinleri zehirlediler. İstanbul'daki dev akvaryumda vatoz'un kafasına pet şişeyle vuruyorlar. Bolu'da asfalta çıkan ayı'ya çarpıp, postunu yüzdüler. Antalya hayvanat bahçesinden maymun çaldılar. Ankara'da piton kayboldu, akıbetini çevre bakanına sordular, bugünlerde hiç kimseye şiş kebap yemesini tavsiye etmem dedi! Kuş gribinde tavukları yaktık. Kastamonu'da kene'leri imha edeyim derken, evini yakan oldu, köyü zor kurtardılar. İzmir'de caretta'nın önce ayağını kestiler, sonra boynuna beş kiloluk kaya bağlayıp, boğdular. Muğla'da caretta'yı kör ettiler. Antalya'da fok'u döverek öldürdüler. Sivas'ta Dana Ferhat şöhret oldu, fırsat bu fırsat, vaktinden önce iki katı paraya sucukçuya sattılar. Sinop'ta Balina Aydın'ı önce medya maymununa çevirdik, sonra Rus ajanı olduğunu iddia ettik. Sütaş'ın vole atan santrfor ineğini, memeleri görünüyor diye Rtük'e şikâyet ettiler. Anayasa Mahkemesi işi gücü bıraktı, CHP'nin kedisi Şero'yu suçlu buldu. Başbakan kedi diyeni mahkemeye veriyor.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

5 Mayıs 2014 Pazartesi

Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü

Bizi Çağanoz Diye Biri Öldürdü, Bora Abdo tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |   Doğan Kitap, Öykü, 9786050919912, 122 Sayfa, Nisan/2014
Kitabın 104. ve 105. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Karaköy limanına yaklaşıyoruz.
"Gözlerime bakın" demişti.
Perşembe pazarı. Tersaneler. Mendirekler. Yaklaşıyoruz. Nedense ilk ben çekiyorum bıçağı, işlemeli. Değil. Bursa işi değil. Sonra öbürleri. Karnının sağ tarafına saplıyorum. Sola doğru hızla kesiyorum. Organları dökülüyor dizkapaklarına.
Öbürü yanağına döküyor kezzabı. Beyaz bir şişenin içerisin-de. Öbürü çekiçle kafasına vuruyor. Sapı ahşap, demiri olabildiğince siyah ve ağır. öbürü ayak parmaklarım kesiyor de-mir testeresiyle. Tek. Elini kesmesin diye beyaz bir havluyla tutuyor. Gözlerini oyuyor yıldız tornavidayla öbürü. Çin malı. Sarı ile turuncu arasında rengi. Biz, gözlerinin içine baka baka onu öldürüyoruz. Öbürü. Konuşmuyor. Gözlerinden kum taneleri döküyor öbürü.
Sakallarımızı çekiştiriyoruz bir limana yaklaşınca hep biz.
Sonra aramızda anlatmaya başlıyoruz olan biteni. Limanlar, limanlar geçiyoruz.
"Hastaydı zaten."
Ne zaman hasta değildi ki amına koyim, güneylere götürmedikleri mi kaldı, sapak başlarında gözlerini yummalar mı, kasabalara, traktörlere, köylere; bir keresinde kafasını naftalin dolu bir çuvalın içine sokmuşlardı, sanırım beş altı saat kadar da öyle bekletmişlerdi, sırça parmaklarını kıpır kıpır kıpırdatıyor bu kıpırtıyı gören başka sırça bir el, biraz nasırlı, hemen yapışıp kısa aralıklarla birbirilerinin etlerini iyice bir sıkıyor, uzun tırnaklarını hafif hafif ben buradayım, der-cesine avuç içlerine batırıyorlardı, sonra kafası çuvalın içindeyken ensesine sirkeli suyla ıslatılmış bir havlu seriyorlardı, "ruhun senin huysuz" diyorlardı, "bir eşek kadar huysuz, o yüzden hiç iyileşemeyeceksin" ruhunu siktiğimin ibnesi çuvalın içinde bakımsız ve kırçıl sakalıyla kıkır kıkır gülüyordu, seyrelmiş siyah saçlarıyla, geceleri birden uyanıp köydey-se eğer dama çıkıyor yok apartmandaysa çatıya çıkılan küçük kapaktan merdivenle dışarı tırmanıyor orada uyuyordu; kış dâhil, cama önceden bir şeyler yazıyordu, biz anlamıyor-duk, kışı bekliyor camın buğusundaki yazıyı zar zor okuyor ve öfkemiz daha da büyüyordu. Cama. O orospu çocuğu, cama,
"Hasta olmasa da öldürecektik."
Keşke hastalığından ölseydi. Bıyıkları yavaş yavaş solsay-dı öyle kan içinde filan değil de, keşke yapmadığına, böyle nasıl söylesem, yani, aklı başında hiçbir insan, hiç anlatmadı ki, bizi biraz ikna etmek için uğraşsaydı, anlıyorum ve tanıyorum onu, tamam dilsiz olduğunu biliyoruz ama ne bileyim, tamam honuşamamanın ne olduğunu biliyorum, yıldızlı bir gök çizeydi, denize yalpa vura vura düşen örselenmiş bir ay çizeydi, çürümüş keser sapları, ne bileyim, ah be, bir kalem kâğıt isteyeydi, yıldızlı bir gök çizeydi, koca koca bir gece, gecenin içinde aldanmış yapraklar, trenlere hızla çarpan yağmurlar, kale duvarları gibi uzun ve derin bataklıklarda çocuk iskeletleri, ruhu dar ağaçlar, ne bileyim aynı anda akan yirmi tane nehir filan, Adem'i, Havva'yı çizeydi, kız istemelere filan giden annesini, babasının kara paltosunu, baharda, bıkmadan usanmadan her sene düştüğümüz o yolu, varamadığımız o yeri ve bıkmadan usanmadan gördüğümüz buruşuk enselerimizi, ellerimizi, kasketlerimizi, birdenbire susmuş bir sessizliği, kendi gibi bıyıklı bir adam çizeydi, o adam korka korka ve hâlâ bir şeylere yanıyor olaydı.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

2 Mayıs 2014 Cuma

Golem Ve Cin

Golem Ve Cin, Helene Wecker tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9786050919233, 638 Sayfa, Nisan/2014

Kitabın 386. ve 387. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Kapının yanındaki iskemlede iriyarı bir adam oturmuş, giriş ücretlerini topluyordu: hanımlar on beş, erkekler yirmi beş sent. "İşte Mendel" dedi Anna. Adama el sallayıp baş döndüren sıcak bir gülücük attı. Mendel de biraz şaşkın gözlerle ona gülümseyip el salladı. "Yıllardır bana abayı yakmış durumda" diye fısıldadı Anna.
Kapıdan girince birbirlerini öne doğru iten insanlarla dolu karanlık bir koridora geldiler. Golem bir an için telaşlandı, kazara birilerine çarpacağını sandı. Kalabalık dalga dalga arkasından gelip onu yürümeye zorladı ve Golem şimdiye dek gördüğü en muhteşem salona sürüklenmiş oldu. Yüksek tavanlı, görkemli salon tüm misafirleri iştahla kucaklıyordu. Tepeden sarkan cam taşlı pirinç avizeler, aşağıdaki insanlara titrek bir ışık saçıyordu. Duvarlar gaz lambaları ve şamdanlarla parıldıyor, aynalı sütunlarla bu parıltı katlanarak çoğalıyordu. Önünde uzayıp giden, göz kamaştırıcı bir periler diyarına benziyordu burası.
Golem büyülenmiş gibi etrafına baktı. Başka bir yerde olsa böylesi bir kalabalık onu boğardı, ama hiç beklemediği bu gösterişli manzara, dahası dans sevenlerin hissettiği yoğun ortak duygu, yüreğindeki endişeleri söküp, yerine çok daha mutluluk verici bir şey koydu.
"Ee, ne düşünüyorsun?" diye sordu Estelle. Golem'e sesini duyurabilmek için neredeyse kulağına bağırmak zorunda kalmıştı. "Sevdin mi?"
Golem başını evet anlamında salladı yalnızca.
Anna güldü. "Sana demiştim. Hadi gelin, tüm güzel masalar kapılmadan bir yer bulalım."
Şişelerin ve bira bardaklarının istiflendiği uzun, ahşap bir barın yanından geçtiler. Barın arkasında sıra sıra dizilmiş, kumaş örtülerle kaplanmış yuvarlak masalar duruyordu. Ceketli garsonlar masaların arasından dolaşıp bara gidiyor, ellerinde bira dolu tepsilerle geri geliyorlardı. Salonun geri kalan kısmı kadınların ve erkeklerin şimdiden toplanmaya başladığı ahşap parke döşeli, geniş, boş bir alandı. Orkestra bir köşedeki yüksek platformda duruyordu. Solgun fraklı tombul bir adam orkestranın önünde dikiliyor, elinde tuttuğu ince çubukla havayı dövüyordu.
Anna ve arkadaşları dans pistinin yanındaki boş masalardan birine giderken Golem de onları takip etti. Biraz sonra üçü de tanıdıklarıyla selamlaşıyor, onlarla kucaklaşıp gülüşüyor ve son dedikoduları paylaşıyordu. Golem'e rehberlik etmekten büyük keyif alan Anna, onu tüm arkadaşlarıyla tanıştırmaya ant içmiş gibiydi. Golem tanımadığı insanlarla defalarca se-lamlaşıp gülümsemeye ve her birinin adını öğrenmeye mecbur kalmıştı. Ayaküstü sohbet konusunda biraz ağır kalsa da, onu mazur görüyorlardı; ne de olsa ilk dans gecesiydi ve herkes ilk gecesinde nasıl davrandığını hatırlıyor olmalıydı. Dul olduğu kulaktan kulağa fısıldandığında, bu suskun tavrı bir anda kederli, romantik bir gizeme dönüşüverdi.
Kısa bir aranın ardından orkestra yeniden çalmaya başlayınca dans pisti hareketlendi. Kadınlar çiftler halinde piste çıkıp, birbirlerinin omzundan ve belinden tutup dans ederlerken, Golem de onları izliyordu. Minik adımlarla sekerek daire çizerlerken, etekleri ve fırfırları dalgalanıyor, dans pistini çevreleyen erkeklere omuzlarının üzerinden kaçamak bakışlar atıyorlardı.
Estelle pistin yanında dikilen iki erkeği gösterip, "Şunlara bak" dedi Golem'e. "Cesaret topluyorlar." Sahiden de iki adam az sonra piste girip dans eden iki kadına yaklaştı. Kadınlar gülümseyerek birbirlerinden ayrıldılar ve yeni partnerleriyle dansa başladılar.
"Gördün mü?" diye sordu Estelle. "işte olay bu kadar basit. Şimdi sıra sende." Golem'in elinden tutup onu piste sürükledi.
"Ama ben..."

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

30 Nisan 2014 Çarşamba

Çanakkale Olmasaydı O Olmasaydı

Çanakkale Olmasaydı O Olmasaydı, Orhan Karaveli  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Biyografi, 9786050919202, 205 Sayfa, Mart/2014
Kitabın 132. ve 133. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

İstanbul'da Bir İsveç Sarayı kitabının yazarının yukardaki satırlarını okuduktan sonra insan İsveçli diplomatların "Anadolu Hareketi" hakkında ne kadar erken ve ne kadar doğru bir teşhis koyduklarını görüyor ve savaş alanında Mustafa Kemal'i tanıyan Ataşemiliter af Wirsen'in bunda acaba rolü olmuş mudur diye düşünmekten kendini alamıyor:
(İstanbul'daki) İsveç temsilcisi Anckarsvârd, Türklerin yabancı işgaline karşı Anadolu'da etkin bir direniş başlattıklarını bildiren "Kolmodin raporu"nu ülkesine gönderdi. Bu, Mustafa Kemal Paşa ve onun tarihi rolü hakkında Stockholm'e gönderilen ilk diplomatik rapordu. Kolmodin ile af Wirsen, İstanbul'da olup da Mustafa Kemal'in Anadolu'daki seferberliği hakkında somut bilgiye sahip olan pek az Avrupalı arasındaydılar. Aynı şekilde ve bağlantıları vasıtasıyla, Temmuz 1919'da yapılan Erzurum Kongresi'nin "Türk milleti bölünmezdir; Türk topraklarında hiçbir Rum ya da Ermeni devleti hoş görülmeyecektir" ve Eylül 1919'da-ki Sivas Kongresi'nin "Türkiye bütün Arap eyaletlerini bırakmıştır, yeni devlet Anadolu ile Avrupa'daki Türk topraklarıyla sınırlı olacaktır" şeklindeki son derece önemli kararlarını da anında Stockholm'e bildirmeyi başardılar.
"Mustafa Kemal Anadolu topraklarında Türk ulus-devleti'ni yaratıyor"
Af Wirsen anılarında, İsveç temsilciliğinin siyasal raporlarının pek çoğunu kaleme almış bulunan Johannes Kolmodin'in her tür duygusallıktan uzak biri olduğunu da belirtiyor. Saray ve İstanbul'daki başka ülke diplomatları Mustafa Kemal'i "Anadolu haydudu" sözleriyle tanımlarken Johannes Kolmodin, Mustafa Kemal'in Osmanlı monarşisine yönelik eleştirilerine de sempati duyuyordu.
İsveç temsilciliği Kolmodin'in kaleminden çıkmış 19 Nisan 1921 tarihli raporda Avrupa'da bir haydutlar çetesi gözüyle görülen Ankara Hükümeti'ni "milletin meşru ifadesi" olarak tarif ediyor; 14 Temmuz 1921 tarihli raporunda ise şöyle diyordu:
Osmanlı Hanedanı'nın bir vakitler mağrur bir imparatorluk kurduğu Anadolu topraklarında Mustafa Kemal şu sıralar Türk ulus-devletini yaratıyor.
Genç Mustafa Kemal'in savaşın kaderini belirleyecek düzeydeki başarıları kimi yabancıları da etkilerken kendi hükümeti tarafından ne denli saklanmaya çalışılırsa çalışılsın gören
gözler görüyor, duyan kulaklar duyuyordu. Hayranlık dolu subay ve er mektupları ve anlatılanlar O'nun, o tarihe kadar hemen hiç bilinmeyen farklı ve üstün kişiliğini Anadolu'nun en uzak köşelerine kadar taşıyordu.
Devrin Türk yazarlarından Çanakkale yorumları
18 Mart 1915 günü kazanılan deniz zaferi ve 25 Nisan 1915 günü başlayıp 10 Ocak 1916 tarihine kadar sürüp giden kara savaşları hakkında o zamanın ünlü kalemleri neler yazıyordu?
Yalnız Osmanlı döneminde değil Cumhuriyet Türkiyesi'nde de gazeteci olarak hayli tartışmalı bir yeri olan Ahmet Emin (Yalman, 1888-1972) Bey, millet gücünün yüzyıllardır görmezden gelindiğini ve israf edildiğini belirterek şöyle diyordu:
"Millet gücünü tanımak"
Biz o millet gücünü daha önce tanımadık. Onu, çağa uygun örgüt ve araçlarla desteklemek şöyle dursun korumayı bile düşünemedik. Cehalet ve bağnazlığın etkisi altında baltaladık. Çanakkale gözlerimizi açarsa muazzam devletlerin müthiş savaş gücüne çıplak göğüs-leriyle karşı çıkan kardeşlerimizin kanlan boş yere akmamış olur. Dün, özverileriyle başkentimizi ve varlığımızı korudukları gibi yarın da kendimize güvenmemizin ve ileri gitmemizin kapılarım açarlar...
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

29 Nisan 2014 Salı

İnsana Ve Demokrasiye Adanmış Bir Hayat

İnsana Ve Demokrasiye Adanmış Bir Hayat, Şükrü Aslan, hatice Kurtuluş tarafından yayına hazırlanmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Doğan Kitap, Anı Anlatı Biyografi, 9786050919462, 299 Sayfa, Mart/2014
Kitabın 174. ve 175. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Ecevit'le arası açıldı ve tekrar aday gösterilmeyeceği aşağı yukarı anlaşıldı.
1977 belediye seçimlerinde adaylık önerisi ve belediye başkanlığı ile profesörlük arasında zor tercih!
1977'de CHP'nin mutlak kazanacağı bir seçimdi. Fakat Ecevit köşeye sıkıştı, Aytekin Kotil'i parti içindeki karşı ekip istemiyor. Ahmet İsvan'la da arası açıldı. Birisi il başkanı, diğeri de mevcut belediye başkanı. Bunların dışında seçenek aramak Ecevit'i sıkıntıya soktu. Sanırım Amerika'daydı o sıralar. Amerika dönüşünde havaalanında bir Merkez Yürütme Kurulu toplantısı yaptı, artık adayları belirleme dönemindeydi. O toplantıda benim üzerimde duruldu ve "Sözen'i belediye başkanı yapalım" dendi. O toplantıda bulunan yine Merkez Yürütme Kurulu üyesi Orhan Birgit, ki benim örgütte ustam sayılır, çok sevdiğim bir insandır. Onunla temasa geçmeden evvel, Cerrahpaşa'da profesörlük tezimi hazırlıyordum, işte üç-dört asistan arkadaşımız yardım etmezse çok zor biterdi. O zamanlarda böyle makineler, teknolojiler gelişmemişti, her şeyi kendiniz yapıyorsunuz, teksirle çoğaltıyorsunuz tezleri.
Profesörlüğümün başvurusunu yapmaya üç beş ay var, Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda Cerrahpaşa'da Çocuk Kliniği'nin üstü. Bir belediye muhabiri, Hürriyet gazetesinin belediye muhabiri, sonra CHP'den belediye meclisi üyeliği de yaptı, yaşlıca bir adam bana göre, ben o zaman 40 yaşındayım, belediye muhabiri yaklaşık 50 yaşındadır. Asansörü olmayan o merdivenleri çıkıyor, saat işte mesainin bittiği altı, yedi sıraları, ama biz çalışıyoruz. Baktık terler içinde o belediye muhabiri geliyor, böyle nefes nefese. "Hayrola, gel otur yahu şöyle, kendine gel" falan filan dedik, neyse elini yüzünü yıkadı, beni şakır şukur öpüyor o haliyle, "Tebrik ederim, belediye başkanı oldun" falan diyor. "Yahu ne oldu?" diyorum. "İşte belediye başkanı oluyormuşsunuz" dedi. Birgit'in sızdırmış olacağını düşünüyorum. Birgit basına çok yakındı, bir de çok iyi niyetli, bana da çok yakın. Yani Birgit öyle bir adam ki parti kuruluş yıldönümlerinde ağlayacak kadar da duygusaldır. Turizm Bakanlığı yapmış, dört dönem milletvekilliği yapmış. Neyse muhabir çocuk anlattı anlattı, "Merkez yürütme kurulunda İstanbul belediye başkanlığı konusu konuşuldu, sizin belediye başkanı olmanızı Ecevit istedi, işte Birgit'e de görev verildi" falan filan dedi.
O tarihlerde gazetelerdeki yazılar değişik yöntemlerle basılırdi. Yazıyı, haberi değiştirmek zordu. Şimdiki gibi öyle modern ofsetler yoktu. Konuşmalar saat yediyi geçti, sekiz oluyor. "Bu iş bitti" dedi, "yarın gazetemizde de manşet yapacağız, resimler basacağız." Üzerimde beyaz bir gömlek var, böyle kareli gömlekler hafif pamuklu, bilirsiniz. Ondan sonra, yine yün kravatım var, üzerinde de beyaz hastane gömleğim var. Biz çalışıyoruz, bir baktım şak şak fotoğrafımı çekiyor, illa "Bir paragrafta belediyeciliğe ait bir şey söyle" dedi.
O zaman Şehir Tiyatroları parasızlıktan çok kötü durumdaydı, belediye hastaneleri vardı Haseki gibi, ilkyardım gibi, bir sürü belediye hastaneleri var, onlara ilaç alınamıyor ve modernleştirile-miyor, çünkü belediye diğer taraflara para harcamaktan bunları yapamıyor. Ben de dedim ki: "Belediye bunu karşılamayacak-sa hiç olmazsa ilgili bakanlıklara, Kültür Bakanlığı'na diyelim ki tiyatroları, Sağlık Bakanlığı'na hastaneler versin. Çünkü belediye denetleyemiyor." Bazen İsvan bana gönderirdi, tıbbi malzemeler alınsın mı alınmasın mı diye. Belediye başkanının bilgisi yok, çünkü böyle bir kadroları yok onu değerlendirecek. Hastane ne gönderirse onu ödemek zorunda kalıyordu, Haseki tamamen belediyenindi. Fakat kimse belediyenin olduğunu bilmezdi, yani külfeti belediyenin ama hizmet normal Sağlık Bakanlığı'nın gibi. Ben onları da anlattım, çünkü İsvan'ın gönderdiği faturaları görüyordum, üzülüyordum. İsvan'ın hiçbir bilgisi yok, inisiyatifi yok, etkisi yok ama faturaları ödüyordu. Bir taraftan da parasızlıktan perişan, memur maaşlarını ödeyemiyor.
Bu düşüncelerim doğrultusunda bir beyanat da verdim. Gazeteci sarıldı, öptü, tebrik etti. Ertesi gün bu haber ve beyaz gömlekli boy fotoğrafı Hürriyetin, arka sayfasında çıktı. Bizi aldı bir düşünce tabii ki. Tabii ilk olarak Hikmet Altuğ ile konuştum, sonra babamla da konuştum, aşağı yukarı aynı şeyleri söylediler.
Bir taraftan profesörlük tezi hazırlıyoruz; o zaman profesörlük de tezleydi. Herkesin çalışmalarım dolayısıyla beğendiği, sevdiği bir insandım. Profesörlükte de hiçbir kaygım, endişem yoktu. 1977'de profesörlük hazırlığı yaparken pat bu teklif çıktı. Hocama söyledim, dedi ki: "Seni herkes seviyor, her zaman profesör olabilirsin, zaten doçent oldun, her zaman belediye başkanlığı yaparsın, belli ki siyasette de seni seviyorlar, yani bence bu profesörlük kaçırılacak olay değil!" Aile meclisini topladık. Babamın söylediği, daha Anadolu insanı, eğitimsiz bir insan olmasına rağmen hayat tecrübesi olan bir insandı.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

4 Nisan 2014 Cuma

Farklı Rüyalar Sokağı

Farklı Rüyalar Sokağı, Nazlı Eray  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, 9786050919127, 230 Sayfa, Mart/2014
Kitabın 90. ve 91. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

"Hazır koca" dedim içimden. O kadar yakışıklıydı ki, insan onu gördüğü an, beyninden ve ruhundan geçirdiği şeylere şaşılıyordu.
Tuhaf bir aşınmamışlık, yorulmamışlık, duru bir hal vardı üstünde. Ona baktıkça hepimizin yaşam tarafından ne kadar yıpratılmış olduğumuzu fark ediyordum.
"Çevreyi gezdim şöyle bir" dedi. "Çok güzel bir ev."
"Bu evi sen özel çizdirip yaptırmıştın Mehmet Ali" dedi Makbule Hanım. "Her şeyiyle sen ilgilenmiştin. En sevdiğin yer de şu geniş bahçeydi."
"Bahçe gerçekten çok güzel."
"Gel, seni yukarı odana çıkarayım. Şahsi eşyana bir bak. Belki onları görmek hoşuna gider, sana bir şeyler hatırlatır."
"Tamam" dedi genç adam. "Çıkalım odaya."
Onu dikkatle izliyordum. Aslında doğar doğmaz bir kapana sıkıştırılmıştı. Bir kadınla nikâhlıydı, bir evin reisiydi. Sorumlulukları vardı. Belki hiç seçmeyeceği bir yaşamın içine yerleştirilivermişti bir anda.
Bir tür tutsaklık, bir esaretti bu. Acaba farkında mıydı bunun? Farkındaysa bile, henüz hiçbir şey belli etmiyordu.
Başka bir erkeğin uzun yıllar boyunca kendisi için hazırladığı, yaşadığı ve sonra da terk edip gittiği bir hayatın içine monte edilmiş yepyeni bir insandı. Şu çevresindeki hiçbir şey kendi seçimi değildi.
Bir an düşündüm, korkunç bir şeydi bu.
Ama henüz farkında değildi belki de tüm bunların.
Ölmüş gitmiş bir adamın kalıbının içine dökülmüştü sanki. Ne bir anısı vardı bu yeni girdiği hayatla ilgili, ne bir geçmişi... Acaba neler biliyor, neler düşünüyordu? Bir çocuk gibi değildi, davranışları ve konuşmasıyla yaşının adamıydı.
İçinde bulunduğu durum şaşırtmıyor muydu onu?
Bilemiyordum. Yüzünden hiçbir şey belli olmuyordu. Oysa duyguluydu, bunu hissetmiştim.
Koreli doktor yanımızda belirmişti. Sevinçliydi, genç adama dikkatle bakıyor, her hareketini izliyor, eseriyle gurur duyuyordu besbelli.
Elinde tuttuğu birtakım kâğıtları salladı.
"Bazı testler yaptırdım. Kan testleri, kan yağlarını gösteren testler, karaciğer fonksiyon testleri... Hepsi normal çıktı. Sağlıklısınız Mehmet Ali Bey" dedi.
"Teşekkür ederim" dedi Mehmet Ali.
"Ah, ne büyük mutluluk bu Mehmet Ali!" dedi Makbule Hanım. "Nasıl üzülürdün tahlillerin kötü çıktığı zamanlar..."
Bir sessizlik oldu.
Koreli doktor, "Tahliller gayet iyi" dedi. "Mehmet Ali Bey'de şu anda hiçbir sağlık sorunu yok. Şimdiden dikkat ederse sağlığına, herhangi bir sorun yaşayacağını da sanmıyorum."
Genç adam doktorun dediklerini ilgiyle dinliyordu.
"Bir de göz muayenesi yapılsa" dedi.
Doktor şaşırmıştı.
"Hemen yaptırayım. Pek tabii, gayet önemli. Bir problem mi var? Bir şey mi hissettiniz görüşünüzde?"
Telaşlanmıştı.
"Bir bulanıklık, uzağı görememe gibi bir şey mi hissettiniz?"
"Hiçbir şey hissetmedim" dedi Mehmet Ali. "Her şey pırıl pırıl. Ama merak ettim. Okuduğum bir defterde yazılanlar etkiliyor beni."
"Ne defteri?" diye sordu doktor. "Bir defter mi okuyorsunuz?"
"Evet. Okuduğum bir defter var. Görüşünü kaybetmek üzere olan bir insanın yazdığı anıları."
"Etkiledi o defter seni" dedi Makbule Hanım. "Körün defteri."
Doktor, "Hemen göz doktoru bir arkadaştan randevu alıyorum Mehmet Ali Bey" dedi. "Ben de kontrol edebilirim gözlerinizi ama uzman değilim o dalda."
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

10 Mart 2014 Pazartesi

Sayarak Zayıflama 5333

Sayarak Zayıflama 5333, Ayça Kaya  tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Doğan Kitap, Sağlık, 9786050914511, 182 Sayfa, Mayıs/2013

 Kitabın 133. sayfasından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

KADİR BEY

Yaş: 36 Kîlo: 140 Boy: 1.82 cm
Muayene: Tip 2 diyabet hastası.
Kendini bildi bileli kilolu olduğundan yakınıyordu. 30 yaşındayken kendisine Tip 2 diyabet teşhisi konmuştu. Günde 2 tane diyabet hapı ve yaklaşık 60 ünite insülin kullanıyordu. Bununla birlikte tansiyonu için iki tansiyon hapı, ürik asit ve kan yağı yüksekliği için de ilaç kullanıyordu. Beslenme alışkanlıkları son derece kötüydü. Bir şeker hastası olmasına, insülin kullanmasına rağmen tatlıdan hiç vazgeçemiyordu.
Kadir Bey'in ilaçlarını ve insülinlerini daha etkili bir kan şekeri ve metabolik kontrol sağlamak üzere ayarladık. Bununla birlikte Kadir Bey'i yaklaşık bir yıllık takip programımıza aldık. Birinci yılın sonunda 54 kilo vermişti. Şeker kontrolü için, uzun etkili insülini günlük 8 üniteye düşürdük, ayrıca günde bir tane de şeker dengeleyici ilaç alıyordu. Kan basıncı düzenlemesi için kullandığı iki ilaçtan birine zayıfladıktan sonra ihtiyacı kalmadı. Yine ürik asit yüksekliği ve kolesterol için kullandığı ilaçlan tamamen kestik.
Şimdi kendisi bize üç ayda bir şeker hastalığı kontrolleri için geliyor ve sağlık durumu son derece iyi. Son iki yıldır gayet düzenli bir şekilde kontrollerine gelmeye devam ediyor.
Kadir Bey'in beslenme eğitimleri çok başarılı geçti. Birçok doğru bildiği yanlışı düzelttik ve kilo kontrolünü nasıl yapacağını öğrettik. Hatta en son takiplerinden birinde bana, "Doktor hanım, ben bir daha 100 gram bile alacağıma inanmıyorum" demişti. Ben de, "Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz ki?" dediğimde, "Çünkü ben her gece yastığa kafamı koyduğumda, yediklerimi bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiriyorum ve ertesi gün için yeni bir yeme planı yapıyorum. Ben yemeyi planlamayı öğrendim sayenizde" demişti
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

6 Mart 2014 Perşembe

Fiyonklu İstanbul Dürbünü

 Fiyonklu İstanbul Dürbünü, Gül İrepoğlu tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Doğan Kitap, Anı - Roman, 9786051111926, 320 Sayfa, Şubat/2014


Kitabın 251. ve 252. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

"Fesimi getirin! Hemen! Nereye koydunuz fesimi?" Dedesi öfkeyle homurdanıyor. Yaşamı boyunca koşup durmuş adamın o yeşil gözleri hâlâ kıvılcımlarla baksa da artık yatağından kalka-mayışı onu hırçınlaştırıyor. Yaşam dairesi tamamlanırken iyice eski zamanlara gitmiş o. Kırmızı fesini bulamazsa sokağa nasıl çıkacak? Bir zamanlar ayrılmaz parçası olan bu başlığı bulsa, duvarda asılı o sararmış siyah beyaz fotoğraftaki genç adama dönüşebilir mi? Üzerini kaplayan camı atıp zamandan sıyrılarak o eskimiş bağa çerçevenin dışına sıçrayabilir mi?
Eczacı Mektebi'nin toplu mezuniyet fotoğrafı... Bir erkekler topluluğu bu, kız öğrenci yok. Yuvarlak payandalı ahşap çıkmanın altındaki merdivenlere dizilmişler hepsi. Yüz yirmi üç kişi arasında "gran tuvalet" giyinmiş olarak; yelekli takım elbisesi, düzgün kravatıyla kararlı bir duruş genç adamda...

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

14 Şubat 2014 Cuma

Yüzbaşının Oğlu

Yüzbaşının Oğlu, Nedim Gürsel  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Doğan Kitap, Roman, 9786050918236, 246 Sayfa, Ocak/2014


Kitabın 132. ve 133. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Bugün hava öylesine günlük güneşlik, o denli pırıl pırıl ki, içim yaşama sevinciyle dolu. Romatizmalarım olmasa zil takıp oynayacağım. Karşımda sere serpe İstanbul, gökyüzünde küçücük, top top bulutlar var. Ve insanı alıp götüren bir derinlik. Top top deyince aklıma geldi, yaz günleri kışlanın üzerinden de geçerdi böyle beyaz, akça pakça bulutlar. Çıplak, boz tepelere doğru uzaklaşırlardı. O tepelerin ardında dağlar, dağların ötesindeyse Akdeniz vardı. Bir kez olsun görmeye imkân bulamadığım, yıllar sonra limanlarını bir bir dolaşacağım, kıyısında uzanıp yorgunluk atacağım "Ma-re Nostrum", çocukluğumda benim olmayan "Bizim Deniz". Bulutlar hareket halindeyken leylekler de sökün ederdi. Dağları aşıp düze indiklerini, bir süre sazlıklarda oyalandıktan sonra kırmızı kiremitli çatılara yuva kurduklarını hayal ederdim. Buradan da geçiyor leylekler, çok yukardan kanat vurup uzaklaşıyorlar, göğün mavisinde siyah beyaz lekeler bırakarak. Bu lekeler bulut mu, yoksa başka kuşlar mı fark edemiyorum. İçim yaşama sevinciyle dolu ama, hava ne denli güzel dünya ne kadar yaşanası da olsa, gövdemin günbegün güçten düştüğünü hissediyorum. Bulutlar da çocukluğumun leylekleri gibi güneye, sıcak ülkelere mi göç ederler, yoksa rüzgârda savrulup kararır, yağmur olarak mı düşerler yeryüzüne? Bunu bilse bilse coğrafya hocamız Motor Kenan bilirdi ancak, ama onun sözlerinden de hiçbir şey anlaşılmazdı. Hem o da hayatta değil artık. Yaşamıyor ki bulutların akıbetini anlatsın, "Çocuklar" desin her zamanki telaşıyla, "dünya böyle günlerde mavi bir portakaldır." Şairliğim mi tuttu nedir, ama yemin ederim ki öyle, bu sabah gerçekten bir mavi portakal dünya, îstanbul'sa onun küfünün yarısı. Ne varsa bu küfte var, küf meyveyi pas demiri yer, her şey yok olur gider, anılar kalır geride. Onlar da bir gün kaybolur eğer kayda geçmemiş, yağmur olup belleğe yağmamışlarsa. Belki günlük güneşlik ortalık ama belleğim sağanak altında, bir gidip bir geliyor geçmişle şimdi arasında, çocukluğuma, ergenlik yıllarıma doğru savruluyor. Onu dizginleyip hikâyeme bir düzen vermeliyim. Usta meddahlar gibi.
Biliyorsunuz bir zamanlar İstanbul'da kahve kahve, Anadolu'da köy köy dolaşıp hikâyeler anlatan, yeri geldiğinde taklit yapmasını, hatta eşek gibi anırmasını bilen meddah nam sanatçılar vardı. Belde cevgân, omuzda kırmızı renk bir makreme, elde kamış değnek, yüksek bir iskemleye çıkıp anlatmaya koyulduklarında dillerine doyum olmazdı. Kuşkusuz bu nedenle birkaç saatte toparlayıp bitirirlerdi olayı. Benim hikâyemse uzayıp gideceğe benziyor, hem benden başka dinleyen de yok. Kendim çalıp kendim söylüyorum bir köşede. Köşe dediysem sözgelişi elbette, yoksa bu apartman katını, bu geniş salonu, bu eşsiz manzarayı bulana dek karımla birlikte az çile çekmedim, ama o da bir başka hikâye. Kiralık ev arayan körün önce manzarayı sorması gibi bir şey.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

2 Şubat 2014 Pazar

Sende Kendimi Buldum

Sende Kendimi Buldum, Sylvia Day  tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Doğan Kitap, Romanı, 9786050913835, 352 Sayfa, Ocak/2014


Kitabın 264. ve 265. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Perşembe sabahı işe gitmeden önce Cary'nin odasına uğradım. Kapıyı aralayıp içeri baktım. Uyuduğunu görünce geri çıkmaya niyetlendim,
"Selam" diye mırıldandı, gözlerini kırpıştırarak.
"Selam." içeri girdim. "Nasıl hissediyorsun kendini?"
"Evde olduğuma memnunum." Gözlerini ovuşturdu. "Her şey yolunda mı?"
"Evet... işe gitmeden senin nasıl olduğuna bir bakmak istedim yalnızca. Saat sekiz civarında evde olurum akşam. Gelirken yiyecek bir şeyler alırım. O yüzden saat yedide filan bir mesaj atıp ne istediğini..." esnediğim için sözüm yarım kalmıştı.
"Cross ne tür vitaminler kullanıyor?"
"Ne?"
"Ben, ki azgın olmadığım zaman yoktur, ben bile öyle bütün gece git-gel yapamam. Ne zaman 'Eh, artık bitmiştir herhalde' diye düşünsem yeniden başlıyordu herif."
Kızararak huzursuzca kıpırdandım.
Gürültülü bir kahkaha attı. "Bu karanlıkta bile anlaşılıyor yanaklarının kızardığı."
"Kulaklık filan taksaydın keşke" diye bir şeyler geveledim-
"Dert etme. Benim takımların hâlâ çalıştığını anlamış oldum, iyi oldu. Saldırının öncesinden beri bir kıpırtı olmamıştı."
"Iyyy... İğrençsin Cary." Odadan çıkmak için hareketlendim. "Babam bu gece geliyor. Aslında teknik olarak yarın. Uçağı sabah beşte iniyor."
"Sen mi alacaksın havaalanından?"
"Elbette."
Gülümsemesi soldu. "Bu gidişle kendini öldüreceksin. Bütün haftayı uykusuz geçirdin."
"Sonra kapatırım açığı. Görüşürüz."
"Hey" diye seslendi arkamdan. "Dün gece olanlar Cross'la aranızın düzeldiği anlamına mı geliyor?"
Kapının pervazına yaslanarak iç geçirdim. "Ters giden bir şeyler var ve Gideon bunu benimle konuşmamakta direniyor. Ona bir mektup yazıp bütün güvensizliklerimi ve nevrozlarımı kustum resmen."
"Öyle şeyleri asla yazıya dökmemelisin bebeğim."
"Ya, işte... Sonuçta bütün elde ettiğim de neredeyse ruhumu teslim edene kadar düzülmek oldu, üstelik sorunun ne olduğu konusunda da hiçbir fikir edinemeden. Böyle olması gerektiğini söyledi yalnızca. Bunun ne anlama geldiğini bile bilmiyorum."
Cary başını salladı.
"Sen anlamış gibi görünüyorsun" dedim.
"Seksin anlamını çıkardım galiba."
Sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti yayıldı. "Son-bir-kez-yapayım-da-içimde-kalmasın seksi mi?"
"Mümkündür" dedi yumuşak bir sesle.
Gözlerimi kapatıp bu doğrulamayı hazmetmeye çalıştım. Sonra sırtımı dikleştirdim. "Gitmem lazım. Sonra görüşürüz."
Kâbusları kâbus yapan, insanı hazırlıksız yakalamalarıdır. En kırılgan olduğunuz zamanları bulup sessizce yaklaşırlar ve tamamen savunmasız olduğunuz bir anda ortalığı yıkıp geçerler.
Ve bunlar siz uyurken olmak zorunda değildir.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

30 Ocak 2014 Perşembe

Ofiste Aşk

Ofiste Aşk, Lucy Kellaway  tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Doğan Kitap, Aşk Romanı, 9786050912098, 395 Sayfa, Ocak/2014



Kitabın 270. ve 271. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Yönetim kurulu toplantısı Stella ile Rhys arasında o güne kadar yaşanan en şiddetli kavgaya neden oldu. Kavganın nedeni, ikisinin de yakından bildiği sorunlardı; Stella'nın statüsü ve Rhys'ın hırsı. Stella'nın ailesi ve Rhys'ın düzenli bir aşk hayatı yaşama arzusu. Stella'nın ilişkiyi kimseye zarar vermeden sürdürme isteği ve Rhys'ın ona tam anlamıyla sahip olmak isteyip bunu başaramaması.
Bu defaki kavganın büyük bir farkı vardı. Diğerlerinden sonra hep yaptıkları gibi hemen barışmadılar.
Stella özür dilemedi. Bunu ne zaman aklından geçirecek olsa "Beni işinde yükselmek için kullanıyor" diye düşünüyordu. Ama cuma günü geldiğinde Stella'yı dargın geçirilecek uzun bir hafta sonunun telaşı sardı. Herkes çıkana kadar bekledikten sonra Rhys'ın masasına gitti.
"Özür dilerim" dedi.
Ama Rhys aynı karşılığı vermedi.
"Bunu tekrarlayıp durmaktan bıktım. Dayanamıyorum artık."
"Stella, "Gel" dedi ve Rhys'ı odasına götürdü.
"Böyle devam edemez. İlişkiyi bu şekilde, sensiz sürdüre-
mem."
"Ama zaten hep benimlesin."
"Kastettiğim bu değil, istediğim, ara sıra seninle bir otel odasında buluşup sevişmek değil. Seninle vakit geçirmek is-tiyorum. Bana gel."
"Gelemem. Çok isterdim ama yapamam."
Rhys "Gördün mü!" diyerek yerinden fırladı. O kadar hızla kalktı ki koltuğu devirdi.
"Durum ümitsiz."
"Ama acele tarafından bir içki olabilir."
"İstediğim bu değil. Ben seni istiyorum. Lütfen."
"Nerede?"
"Buracıkta. Neden olmasın?"
Stella "Olmaz" dedi. "Sen aklını kaçırmışsın."
Rhys odanın ışığını söndürdü. Stella'nın odası ile koridor arasındaki jaluzileri indirdi.
"Herkes evine gitti" dedi.
Stella kollarını genç adamın boynuna doladı. Omzunun üstünden hâlâ çalışanlarla dolu karşı binadaki aydınlık ofislere baktı.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

27 Aralık 2013 Cuma

Med-cezir

Med-cezir, Elif Şafak tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Deneme, 9786051116020, 274 Sayfa, Şubat/2013
Kitabın 45.46. ve 47. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

TÜRK OLMAK
"Anlatılan senin hikâyendir" derken bunu kastetmemişti Marx. Hikâyeleri, hikâyelerimizi yalıtılmış duvarlarla ayırmamıştı birbirinden. Oysa bilhassa son otuz yıl içinde sol cenahta iyiden iyiye serpilerek gelişen çokkültürlülük söylemi, ironik de olsa, "kendi hikâyendir anlattığın" demeye başladı alttan alta. Diyelim ki bir film yapacaksınız ya da bir roman yazacak, sergi açacaksınız. İzlenebilecek en makbul yol, geldiğiniz köken neyse onun hikâyesini sunmak çokkültürlü topluma, çokkültürlülük adına. Sanat, şimdiye değin hiç olmadığı kadar uzak düşmeye başladı kendi damarlarından. Hakiki olan ile hayali olanı harmanlayabildikçe kendisi olabilen sanat şimdi tel tel, damar damar ayrılmakta içinde. Hayali olanla ilgilenmek, gelişmiş toplumların ayrıcalıklı bireylerine mahsus. Eğer bu grupta değilseniz, payınıza düşen salt ve som hakikati dillendirmek sadece. Kendi bireysel ya da ailevi hikâyenizi. Yani eğer Cezayirli bir kadınsanız Amerika'da yaşayan, Cezayirli bir kadın olmanın sorunlarını anlatmalısınız Amerikan toplumuna. Hayal ya da şiir, esriklik yahut vecd tümden lüzumsuz; kısacası her türlü Diyonizyak damar kapanmış önünüzde. Tüm bunlar ancak ve ancak, anlattığınız kültürün folkloru kapsamına giriyorsa makbul; aksi takdirde tamamen yasak size. Her etnik grup kendi soyağacının meyvelerini toplamakla meşgul; toplayıp toplayıp sergiliyor genel söyleme. Meksikalılar bunca ortak geçmişe rağmen hâlâ kaynaşamamış olmanın zararlarını, Araplar 11 Eylül sonrası karşılaştıkları önyargıları, Yahudiler aidiyet kıskacının sorunlarını, Hintliler de yapısal bunalımlarını dil-lendirmeliler mesela. Sinsi bir sınırlama getiriyor farklılık fetişizmi. En kozmopolit yapılanmalar daha da yerel ve ye-relci olmaya teşvik ediyor bireylerini. Bilhassa kültür ve sanat üzerinden giderek, farkına bile varmadan, yeni bir tür milliyetçiliği besliyor çokkültürlülük söylemi. Tersine dönüveriyor işin özü, "niyet neydi akıbet ne oldu" misali.
Aidiyet mühim mesele. Eğer aidiyetle temelden bir sorununuz varsa, tutunacak bir dal kalmıyor, yuvarlanıyorsunuz boşluğa. Kendim kendi arzum ve ellerimle kaysam bile bu boşluğa, belli ki birileri ille de Osmanlı ya da Türklük dalını uzatarak çekip yakalayacak kimliğimi. Bana Osmanlı'da çokeşlilik hakkında soru soran İrlanda asıllı aktivist bir kadına, bunun geçmişte de sanıldığı kadar yaygın bir pratik olmadığını anlatmaya çalışıyorum ki, bir ses bölüyor içinde "tarihimiz" kelimesi geçen cümlemi.
"Sizin tarihiniz. Sizin sömürgeci tarihiniz" diye düzeltiyor berikinin yanında durmuş dinleyen Filistinli bir feminist. "Tüm bir Ortadoğu hâlâ Osmanlı'nın geride bıraktığı enkazı temizleyemedi. İsrail'den önce İngilizler vardı, İngilizlerden önce Türkler!"
"İyi de güzel kardeşim sen şimdi durup dururken bana niye saldırdın ki?" demeden devam ediyorum laflarıma. İllaki kendi laflarım olmalarına, yani başkalarının hikâyelerine değmemelerine dikkat ederek.
Son zamanların yükselen dalgası bu en-kahraman-demok-ratik-aşure-çeşitlilik söyleminden en çok zarar görecek aidiyetlerden biri de Türklük. Mevcut kategorik yapılanmalar içinde eşikte sıkışmış bir hali var bu kimliğin. Batılıların gözünde yeterince Doğulu değil. Doğuluların gözünde ise asla onlardan değil. Bölgesel çalışmalar yapan uzmanların elinden kaçıyor sabun kalıbı gibi. Sıcak siyasetle ilgilenenler Türkiye'ye pek uğramadan Ortadoğu üzerinde yoğunlaşıyor. İslamiyet'le ilgili konferanslar verenler, kullandıkları kategorilere mutlu mesut sığmadığı için Türkiye'yi kapsam dışında bırakıyor. Ortodoks dini oluşumlar dışındaki dinsel anlayışlarla ilgilenenler, Türkiye üzerinden aktarma bile yapmadan Uzakdoğu'ya seyrediyor. Ulus-devletin yahut geç modernleşmenin sorunlu sonuçlarıyla ilgilenenler, Balkanlar üzerinde durmayı tercih ediyor. Mikrotarihçilik ya da kültürel tarih alanlarında yoğunlaşanlar, daha ziyade Kıta Avrupası'yla ilgileniyor. Akademik çevrelerin çerçevelerinde Türkiye, göze hemencecik çarpmayan küçük bir güve yeniği, hiç kapanmayan bir gedik gibi kalakalıyor arada bir yerlerde. Ne tam Batı'da ne yeterince Doğu'da. Boğaziçi Köprüsü aksine inandırmaya çalışsa da yıllardır, hangi tarafa doğru gidersek gidelim, ne Asya kıtasına hoş geliyoruz ne Avrupa kıtasına.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

4 Aralık 2013 Çarşamba

Malafa

Malafa, Hakan Günday tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9789759914981, 210 Sayfa, Ekim/2005

Kitabın 57. 58. ve 59. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 

Saim, bir an için serbest bıraktığı sakallı köpekbalığının salonda dolaşmasından yararlanıp düz altın takımların durduğu bankoda oturan ve sirkülasyon kağıdını elinde tutan Mina'ya baktı.
"Birinci VlP'e sokacağım. Don Giovanni getir. İnceden tokarlayıp koluna tak."
Mina, Topaz'a yeni gelmişti ama Antalya'da eskiydi. Kevaşelikle işe başlamış, bir elektrik tesisatçısıyla evlenip Türk olmuş, sonra da bir tezgâhtar sayesinde iç turizm hizmetinden dışa yönelmişti. Akıllıydı. Elektrik tesisatçısı da öyle. Mart, eve kendisinden fazla tram getiren ahçiğe karışmıyordu. Mina'nın tezgâhtarlık kariyerinde yükselebilmek için ev dışında geçirdiği saatlerle de ilgilenmiyordu. Her şey taksitleri ödemek içindi. Mina doğru adamlara zurnik çekiyor, büyük oynuyordu. Topaz'daki Rusçacıların başında bir Ahuska Türkü vardı: Haznar. Yirmi altında yaşındaydı ve banka hesabında altı yüz bin dolar vardı. Antalya center'larında çalışan ve Türki cumhuriyetlerden göçmüş bütün tezgâhtarların lideriydi. Kendisinden yirmi yaş büyük Azerilere, Kırgızlara, Kazaklara, Özbeklere, Türkmenlere avucunun içinde tango yaptırıyordu. Sadece üç yıldır Antalya'da olmasına rağmen bütün tatil köylerini ele geçirmişti. Kozan, Haznar'ın arkasında Moskovalı bir ailenin olduğunu düşünüyor ama yanılıyordu. Haznar'ın arkasında cesaretinden ve zekâsından başka hiçbir şey yoktu. Antalya bölgesine gelen ve dolar milyoneri olan Ruslarla ilişkiye girmek için, tezgâhtar çetesinden birkaç kişiyi Kundu'daki tatil köylerine müşteri olarak sokar, ceplerine birkaç bin dolar koyup havuz başında Rus mafyası avına çıkmalarını sağlardı. Ve tatilde tanıştığı Rus'a güvenen Rus, alışverişini yeni ahpariğinin götürdüğü center'da yapardı. Havuz başında tanışılan Rus, üç yüz dolar harcamaya değil, tram aklamaya gelmiş olandı. Yüz binlerce dolarlık alışverişin hanutunu alan Haznar, malların müşteri adresine teslimi ve tramın tahsil edilmesi gibi hizmetler de sunardı.
Ruslar, ülkelerindeki banka düzeneği eksikliği ve tramlannın renginden ötürü nakit harcarlar. Ödeyecekleri miktarı, mal tesliminde elden verirler. Malın, sınırlardan geçip adreslere gitmesi, safarinin başka bir tümdür. Bir zamanlar Batı'yı Doğıı'dan ayıran sadece Berlin Duvarı'yken artık ülke sayısı kadar duvar vardır. Ve o duvarlarda delik açmak için kime ne verilmesi gerektiği çok iyi bilinmelidir.
Haznar biliyordu. O kadar iyi biliyordu ki teslimata giden mallardan çalmasına göz yumuluyordu. Antalya'da bir servet kazanacak ve Ahıska Türklerinden oluşan çetesiyle uranyum işine girecekti. Bunuysa kimse bilmiyordu. Mina, Haznar'ın tatil köylerine yolladığı casuslarındandı. Ahçik iyi eğitilmişti. Saim'in ne demek istediğini hemen anlamış ve birinci kattaki siyah kemerli, altın, el yapımı Raymond Weil marka saati getirmek üzere merdivene açılan kapının ardında kaybolmuştu. Saim, sakallı marta yaklaşıp sordu:
"Yalnız mısınız?"
Mart, gözlerini kısıp Saim'in dudaklarına bakarak konuştu.
"Ne yazık ki evet."
Saim'in sorusu grupta birini tanıyıp tanımadığı üzerineydi ama mart çok yanlış anlamıştı, çünkü pörçtü. Eğer Saim gibi bir mart kendisine yalnız olup olmadığım sorarsa, mutlaka "Evet!" derdi. Hatta değilse bile yalan söylerdi. Saim, martın pörç olduğunu derhal anladı. Mina'yı tokar yapması için çağırdığına pişman oldu. Daha önce anlamadığı için de kendine sinirlendi. Hem de çok. Çünkü Saim'in pörçlerle ilgili anıları gözbebeği kadar karanlıktı.
Bir aile babasının pörç tokarlayarak tram kazandığı, dünya üzerindeki tek bahçe turizmdir. Ve bu bahçedeki çiçeklerin en zehirlisi, gündüz pörç tokarlayıp, gece çocuğunun annesini öpen tezgâhtarın gündelik hazmıdır. Birçok şeyi umursayarak Antalya'ya gelenler tramın umursamamaktan geçtiğini öğrenir ve kendilerini hayal bile edemeyecekleri hallerde bulurlar. Tezgâhtar, satmak zorunda olan kişidir. Eğer müşterisi de kendisi gibi martsa önce konuşur. İkna edemezse patayı kaldırıp, kolye takarken martın voruna dayar. Tecavüze uğrayacağını düşünen turist malı alır ve camperler. Çok diretiyorsa bir tabanca çıkarıp masaya konur. Böylesi satışlar pasan dükkânlarında olağandır. Kimse, komşusu silah zoruyla satıyor diye selamını kesmez. Herkes bilir. Turistin tramını almak için mutlaka bir yol bulunması gerektiği bilinir. Turist, satın almak zorunda olan kişidir.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

25 Kasım 2013 Pazartesi

Şemspare

Şemspare, Elif Şafak  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9786050907995, 248 Sayfa, Haziran/2012

Kitabın 98. ve 99.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 

Zoraki Evlilik
Hiç dikkat ettiniz mi, "Evli çiftler arasında tecavüz diye bir şey olmaz. Koca ne zaman arzu etse, karısı onunla beraber olmaya mecburdur" diye düşünenlerin hepsi nedense erkek. Vicdanının sesini dinleyen ve dünyadan haberdar olan hiçbir kadın böyle bir iddiada bulunamaz. Çünkü öyle evlilikler vardır ki, cehennemden beterdir. Azaptır. Her senesi, her günü, her dakikası... Bunu yaşayanlar bilir. Ama onlar ezikliklerinden çıkıp konuşamazlar, dertlerini anlatamazlar. Hem utanırlar. Küskün ve kırık... Sadece etraflarındaki birkaç kişiye dert yanabilirler, o kadar. Bu kadınların sesi yok. Ama bu demek değil ki kendileri de yok. Demek değil ki, hikâyeleri de yok.
O kadar çok kadından mektup ya da e-mail alıyorum ki. Sadece Türkiye'nin farklı yörelerinde değil, yurtdışında yaşayanlardan da. Gençler de var aralarında, çoktan anne, hatta anneanne olanlar da. Hapishaneden yazanlar da var, gurbetten yazanlar da. Zorla evlendirilenlere de rastlıyorum, gençlikte bir başına sevdiğine kaçıp sonradan pişman olanlara da. "Bir arkadaşımın başından geçen kötü bir evliliği anlatmak istiyorum" diye yazıp aslında kendi hayatlarını anlatanlar var; "Benim hayatımdan roman olur yazarlara" diyenler de.
incinmiş yürekler, anlatılmamışlıklar, anlaşılmamışlıklar... Çoğu bir başınalıktan şikâyet ediyor. Ailelerinden yeterince destek görememekten. Bir kez "koca evi"ne gidince "baba ocağı"nm kapısının kapanmasından dert yanıyorlar. Aralarında, koca dayağından bunalıp ailesinin yanına dönen ama bizzat kendi babaları tarafından gene kocalarına teslim edilenler var. Bir başlarına çocuk büyütmenin zorluklarından bahsediyorlar. Ve evlilik içi şiddetten.
Almanya'da yaşayan tüm göçmenleri, dolayısıyla Türkleri de yakından ilgilendiren bir yasa çıkarıldı. Evlatlarını zorla evlendiren anne babalar hakkında dava açılabilecek ve beş yıla kadar hapis cezası verilebilecek. Bireyler kendi başlarına şikâyetçi olabilecekleri gibi, aileler gözlemciler tarafından denetlenecek.
Elbette burada tek amaç, gençlerin herhangi bir baskı altında kalmaksızın, özgür iradeleriyle hayatlarını çizebilmelerine yardımcı olmaktan ibaret değil. "Toplumun bütününe uyum" göstermeyen göçmen aileler üzerinde yeni bir denetim mekanizması kuruluyor. Göçmenlerin dil kurslarına gidip gitmedikleri, bulundukları ülkenin temel değerlerini yeterince kanıksayıp kanıksamadıkları ölçülüyor. Artık bir anlamda devlet, ailelerin içişlerine müdahale etmeye başlıyor.
Almanya'da sessiz sedasız ama kararlı bir şekilde yeni bir dönem başlıyor. Çokkültürlülük esasına dayalı ve farklı toplulukları mozaik gibi gören "multikulti felsefesi" ayan beyan sona erdi. Bundan sonra tek kriter var: Asimilasyon. Ne yazık ki göç ve göçmen karşıtı aşırı sağ bir söylem, bu zeminde kendine yer açabiliyor. Almanya'daki gelişmeler önemli, düşündürücü. Ve bu model tutarsa, hızla diğer Avrupa ülkelerine de yayılacaktır.
Öte yandan, iğneyi başkasına çuvaldızı kendimize batırmamız lazım. Ortada bir hakikat var. Gerek Almanya'da ve Avrupa'nın çeşitli noktalarında, gerekse Türkiye'nin farklı yerlerinde nicedir zoraki evlilikler kuruluyor ve bundan en çok kadınlar ve çocuklar zarar görüyor.
Türkiye'nin özgürlük, adalet ve eşitlik ilkelerini özümsemiş bir ülke olması herkesin ortak temennisi. Ama unutmayalım ki bazı yasaklar/baskılar hiçbir yerde yazılı olmadıkları halde hissedilirler olanca ağırlıklarıyla. Cinsiyet ve cinsellikle ilgili kalıplarda olduğu gibi.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Ve İhtilal

Ve İhtilal, Altan Öymen tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Anı, 9786050917581, 754 Sayfa, Ekim/2013

Kitabın 28. ve 29. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Yakın komşular dışında, şahsen tanıştıklarım yoktu. Alkışlar, sloganlar, subay oluşum yüzündendi. Beni hiç tanımayanlar da, o nedenle yanıma geliyorlar, elimi sıkıyorlardı. "Hayırlı olsun" diyorlardı, "Yolunuz açık
olsun" diyorlardı.
Bir apartmanın kapısında, çaylarını içmem için ısrar ettiler. Ben de, çok teşekkür ederek "îçemem" demekte ısrar ettim. Alternatif olarak lokum ikram ettiler. Onu aldım.
Olgunlar Sokağı'nın, Atatürk Bulvarı'na kadar giden bölümünde benden başka yürüyen asker yoktu. Dolayısıyla "Silahlı Kuwetler"e yönelik tebriklere ve temennilere karşı, teşekkür anlamında asker selamı verme görevi sadece bana düştü.
Bulvara varınca görevimin yükü azaldı. Tahminim doğruydu. Bulvarın kaldırımlarında hareket halinde subaylar ve askerler vardı. Bazıları, ihtilalin oradaki görevlileri gibi görünüyorlardı. Yanlarında Harp Okulu öğrencileri de vardı. Bazıları araç bekliyordu. Bulvarın o bölümüne bakan binaların kapılarının önünde toplananlardan gelen tezahürata cevap vermek, artık onların da göreviydi.
Atatürk Bulvarı'nın Olgunlar Sokağı'yla birleştiği yer, normal zamanların sabahlarında tüm askeri servis araçlarının durak yeriydi. Bizim okulun servis otobüsü de, belirttim, oraya gelip dururdu. O gün gelecek miydi?.. Yoksa gelip geçmiş miydi? Bilmiyordum.
Orada bekleyen subaylar, bizim okuldan değildi. Başka başka birliklerdendi. Onların da çoğu kendi servis araçlarının gelip gelmeyeceğini bilmiyorlardı. Her birinin amacı kendi birliğine ulaşmaktı. Ama oradaki, harekâtta "görevli" gibi görünen veya "durumdan görev çıkarmış" olan subaylar diyorlardı ki: "Kendi birliğinize gitmek şart değil, hangi birliğe ulaşırsanız oraya gidin."
Bekleyenlerin beklediği araçların bir kısmı geldi. Araçları gelmeyenlerin bazısı da gelen araçlara bindiler, gittiler. Ben bizim servis otobüsünü biraz daha bekledim. Gelmedi. Ama bir askeri cip geldi. Önümde durdu. İçinde asker şoförün yanında bir binbaşı... Arkasında bir Harp Okulu öğrencisi...
Binbaşı bana seslendi:
- Nereye gideceksin asteğmenim? Önce bir selam verip kendimi tanıttım.
- Ordu Donatım Okulu'ndan Altan Öymen... Dışkapı'ya okula gidiyorum binbaşım.
- Biz Harp Okulu'na gidiyoruz. İstersen bin, oradaki araçlar gidip geliyor, senin oraya giden bir araç bulursun belki...
Bu teklif, oradaki subayların tavsiyesine de uyuyordu. Teşekkür ettim. Araca girdim. Arka kısımdaki Harp Okulu öğrencisi sola kaydı. Onun yanına oturdum.

Harp Okulu'nun bahçesi
Askeri araçlardan başkasının geçmediği bulvardan ve saptığımız caddelerden Harp Okulu'na doğru gittik. Yol kısa... Ama nerede bir apartman varsa, önünde bizim mahalledeki manzara vardı. Orduya sevgi gösterilerinden, askeri aracımız da nasibini aldı. Tabii, içinde oturan bizler de...
Binbaşı Harp Okulu'nda görevliymiş. Beni sordu. Mesleğimin gazetecilik olduğunu, birkaç hafta sonra terhis olacağımı söyledim. Ulus'ta, çalıştığımı öğrenince memnun oldu. "Gazetecilere de çok çektirdiler" dedi.
Harekâtın başından beri görev başındaymış. Postane ve radyo ele geçirildikten sonra iş kolaylaşmış. Bakanlar ve bir kısım Demokrat Partili milletvekili Harp Okulu'na götürülüyorlarmış...
Bir kısmı bunu kendileri istiyormuş. Çünkü bazılarının evleri önünde, komşuları olan sivillerden tepkiler başlamış.
İlk bilgileri edindiğim bu kısa sohbetin eşliğinde Harp Okulu'na vardık.
O sabah orası, çoğunluğu subaylardan oluşan çok kalabalık bir askeri merkez haline gelmişti. Fakat bahçe girişinin dışında, subaylara destek sloganları atan sivil vatandaşlar da vardı. Sokağa çıkma yasağına rağmen, oraya kadar gelebilmişlerdi. Subaylar ve Harp Okulu öğrencileri, sivilleri bahçeye sokmamak için önlemler almışlardı.
Bizim aracın durup bizi indirdiği yerdeki subay topluluğu, araçlarla gelip gidenleri izliyordu. Bizim arabalardan da kimlerin indiğine baktılar. Sonradan anlayacaktım, aramızda sivil bulunsa, kim olduğunu soracaklardı. Kim olduğuna göre tepkilerini göstereceklerdi.
Binbaşı, beni bir subay topluluğunun içine götürdü. Oradakilerden bir yüzbaşıyla tanıştırdı. Yüzbaşının yanında bir de üsteğmen vardı. Onlara "Arkadaşımız gazeteci" dedi. "Yalanda terhis olacak. Ordonat Okulu'nda... Oraya gidecek araç arıyor."

"Göç yolda düzelir" hesabı
Ayaküstü sohbetimizde yüzbaşı, binbaşıya bir şeyler anlattı. Getirilip okulun içine alınan Demokrat Partili siyasetçilerden bazısına tepki büyükmüş. Özellikle sertlik yanlısı olarak tanınanlara... Demokrat Partili olup da hükümete muhalif diye bilinenlere ise iyi davranılıyormuş, sevgi gösterileri bile yapılıyormuş.
Tek direniş haberi Çankaya'dan gelmiş. Cumhurbaşkanı Celal Bayar gelenlere karşı koymuş. Ama o da uzun sürmemiş.
Başbakan Adnan Menderes'in durumu hakkında yüzbaşıda kesin bir bilgi yoktu. Geceyi Eskişehir'de geçirdiği biliniyordu. Herhalde Eskişehir'deki havacıların gözetimi altında olmalıydı. Ama o konuda somut bir açıklama henüz oraya da ulaşmamıştı.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

22 Kasım 2013 Cuma

Azil

Azil, Hakan Günday tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9789759917975, 213 Sayfa, Haziran/2013

Kitabın 13.sayfasından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Asil'in mektubu
Bu cümle, yazmayı öğrendiğimin kanıtıdır. Bu cümleyse, okumaya devam ettiğinin kanıtı. Birlikte, iki kanıtı olan bir suç işleyeceğiz. Bir hayata son vereceğiz. Ancak korkma. Doğum yeri belli olmayan ölümün serpilişi o kadar yavaş olacak ki ölenin kim olduğunu anlamayacaksın. İşlediğin bir suçtan ötürü, belki de ilk kez pişmanlık duymayacaksın. Belki de o gün geldiğinde, bir hayata son vermenin suç olmadığına inanacaksın. Ancak şimdi titrediğini biliyorum. Elindeki kâğıdı tutmayı sürdürmekle yırtıp atmak arasında hangi hızla gidip geldiğini rüzgârından hissedebiliyorum.
Tek başına işlenen suç bir göktaşıdır. Sırtında sadece sahibine yer vardır. Ancak suç, var olan en güçlü tutkaldır. Suçun işlenmesinde payı olanların her biri, birbirine yapışır. Her ne kadar birbirlerinden kaçmaya çalışsalar da suç çekimi onların ayrılmasını engeller. Sanıldığı gibi suçun işlendiği yere değil, birbirlerine dönerler. Çünkü suç güvenli ve güvenilir değildir. Güvensizlik, yirmi dört saatlik gözetimler gerektirir. Suç ortakları birbirini gözetler. Bu yüzden, sen ve ben bir suçla yapışacağız. Tutkalımız ne dostluk ne de aşk; güvensizlikten delirmemek için, yalnız kalana kadar, ortaklarının birbirlerini öldürmeye çalıştıkları suç. Kızdıran, acıtan, muhteşem suç. Bütün şahdamarlarını mat eden suç. Ancak bizim ortaklığımızda rahat bir uyku için birinin diğerini öldürmesine gerek yok. Çünkü işlenecek suç gerçekleştiğinde sayımız bire düşecek.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

12 Kasım 2013 Salı

Araf

Araf, Elif Şafak  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9786051114699, 385 Sayfa, Ocak/2013

Kitabın 114. ve 115.sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır. 

Alegre ve ıstırap

Pazartesi sabahı Doktor Marc Fitzpatrick'in muayenehanesindeki masasında oturan Alegre, haftalık kadın dergilerinin yeni sayılarının hepsini okumayı bitirmişti çoktan. Şimdi önünde açık duran sayfada "Okumadan duramayan kız!" başlığı altında altı yaşında bir kız dişsiz bir gururla ona gülüm-süyordu. Kızın beş yaşında okumayı söktüğü yazılıydı ve o günden röportajın yapıldığı güne kadar 2 278 kitap okumuştu, yıl sonuna kadar bu sayıyı 4 000'e çıkarmayı planlıyordu, günde altı kitap okuyarak. "Kızımıza yetişemiyoruz!" diyordu annesi şikâyetçiymiş numarası yaparak; babası da kitapları yerel kütüphanelerden ve kitapçılardan eve kocaman bir çöp tenekesi içinde taşıdıklarını ballandıra ballandıra anlatıyordu. Diğer sayfada kızın başka bir fotoğrafı vardı; bu sefer üzerinde pijaması, iki yanında annesiyle babası yatağında yatmış, sanki hasta ama herkes bu hastalıktan pek bir memnun.
Alegre popüler bir kadın dergisi daha alıp şöyle bir karıştırdı. 600 küsur kadına uygulanan bir anket, bir kadının en sevdiği çorba ve partneriyle ilişkisi arasında sıkı bir bağlantı olduğunu ortaya çıkarmıştı. Tavuk suyuna şehriye çorbası tercihi erkeklerle ilişkilerinizde anaç bir tavuğa benzediğinizi gösteriyordu; etli sebzeli İtalyan çorbası tercihi ise her şeyin açık olmasını istediğinizi; sebze çorbası tercihi becerikli ve daima kendi kendine yeten biri olduğunuza delaletti; yok tercihiniz domates çorbasıysa bu sizi faal bir maceracı yapıyordu. Halbuki Alegre'nin daha başka gözdeleri vardı. Arkadaşlarına ya da ailesine yemek pişirdiğinde baharatlı gazpaço ya da sosisli mercimek çorbası tercih ederdi; Çorba Evi'nde evsizlere dağıtmak için etli fasulye çorbası yapardı; evde tek başınaysa sade-suda-haşlanmış-sade-kabak çorbası yapardı kilo almamak için, lokantalarda başkalarıyla birlikte yemek yerken ise tatlı&ekşi çorbayı tercih ederdi, içmek&kusmak için. Ankette bu seçeneklerden hiçbiri olmadığından o sayfayı es geçti.
Hem erkeklerle ilişkilerini düşünmekten kaçınmayı tercih ederdi. Aslına bakılırsa şimdiye kadar doğru dürüst tek ilişkisi tek bir erkekle, yani Piyu ile olmuştu ama onunla da o kadar çok ayrılıp barışmışlardı ki başından bir sürü ilişki geçmiş gibi hissediyordu. Sonraki sayfada iş hayatında öne çıkmanın beş şaşırtıcı yolu sıralanmıştı. Bir: Yavaş konuşun! Bir araştırma, yavaş konuşan insanların aynı konuda hızlı konuşanlara nazaran yüzde 38 daha bilgili göründüğünü kanıtlamıştı. Alegre bunun yanına bir artı işareti koydu. Teyzelerinin aksine o hep yavaş konuşmuştu. İki: Nazik olun. Bir artı daha. Üç: Hayır işleri için gönüllü olun. Bir başka araştırma, hayır işlerine gönüllü olanların işlerinden yüzde 25 daha memnun olduğunu ve kendilerine daha fazla saygı duyduğunu ortaya koymuştu. Bir sürü artı. Geçen yaz Alegre nisanda emeklilerle bowling oynamış, mayıs ayı boyunca Somali göçmeni bir ailenin çocuklarına ders vermiş, haziranda sığınaklara dağıtılmak üzere kuru erzakları ayırmıştı, temmuzdan beri de Kate'in Çorba Evi'nde muhtaçlar için yemek yapıyordu. Günlük tutun dördüncü öneriydi, zira başka bir araştırma, umutlarını ve rüyalarını düzenli olarak bir günlüğe kaydedenlerin amaçlarına ulaşmasının yüzde 32 daha muhtemel olduğunu kanıtlamıştı. Bir artı daha.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

30 Ekim 2013 Çarşamba

Hayata Tutunanlar

Hayata Tutunanlar, Charlotte Rogan tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Roman, 9786050916997, 234 Sayfa, Ekim/2013

Kitabın 24. ve 25. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Gece
Filikada muhtemelen beş saat kadar geçirdikten sonra gökyüzü önce eflatuna sonra mora kesti ve güneş batıya doğru karanlık sulara alçalırken adeta şişti. Bu büyük mor ve siyah hiçliğin içinde, bizim sulara batıp çıktığımız gibi batıp çıkan diğer filikaların siluetlerini uzakta seçebiliyorduk; topumuzun akıbeti artık durumdan haberdar olduklarını düşündüğümüz diğer kaptanlara ve mürettebata bağlı olduğundan, beklemekten başka çare yoktu.
Karanlığın çökmesini dört gözle bekliyordum çünkü mesanemi boşaltmam gerekiyordu. Bay Hardie, bunun nasıl yapılacağını açıklamıştı. Hanımlar bu işi, asıl amacı tekneye dolacak suları tahliye etmek olan üç ahşap sintine kovasından biriyle görecekti. Bay Hardie epey bir kem küm ederek kovalardan birinin Bayan Grant'e teslim edilmesini, tuvalet ihtiyacımız hasıl olduğunda durumu kendisine bildirerek küpeştede oturan biriyle yer değiştirmemizi ve işimizi bu suretle görmemizi önermişti. "Öf dedi Bay Hardie kalın kaşlarının altından adeta komik bir bakış atarak, "Anladınız işte, söyletmeyin beni." Daha birkaç dakika önce filikada bulunan malzemeleri ve bunların ne amaçla kullanılacağını bir bir sıralarken sergilediği muazzam özgüveni, bu işi anlatmaya sıra geldiğinde adım adım silinip gitmişti.

Güneşin portakal halesi kaybolunca, sintine kovasını ben alayım dedim. Hayal kırıklığıyla fark ettim ki, gök kararmış ve gece çökmüş olsa da karanlığın kendi içinde bir dokusu, ışık kaynakları, gölgeleri ve bunun ardında gözleri vardı. Gecenin beklediğim perdeyi germemesi canımı sıkmıştı; zaten o kadar sıkış tepiş oturuyorduk ki, yaptığım işi gizlemenin bir yolu yoktu. Çevremdekilerin kadın olmasını, bunların da yaptığım işi yapmıyormuşum gibi davranacak kadar hassas insanlar olmasını sağlayan güçlere şükrettim. Kaldı ki hepimiz aynı durumdaydık ve aramızda, fiziksel ihtiyaç hayvanının yüzüne bakılmayacak diye zımni bir kural oluşmuştu. O hayvan hiç yokmuş gibi davranacak, hayvanın görgümüze pençe atmasına izin vermeyecek, neredeyse ölümümüze sebep olan ve kurtulup kurtulamayacağımızın hâlâ belli olmadığı bir felaketin karşısında bile medeniyetimizi koruyacaktık.
işim bittiğinde birkaç bakımdan çok rahatladım. Bu işi nasıl yapacağıma kafamı öylesine takmıştım ki, Bay Hardie'nin durumumuzu ve malzemelerimizi anlatışına dikkatimi hiç verememiştim. Bu iş bittikten sonra, her bir filikada beş battaniye, uzun bir halata bağlı bir can simidi, üç sintine kovası, iki kutu peksimet, bir damacana içme suyu, iki maşrapa bulunduğunu anladım. Bay Hardie bir şekilde bir tekerlek peynir ve birkaç somun ekmek getirmiş, sonra alabora olmuş bir filikadan düştüğünü tahmin ettiği iki damacana suyu da denizden çıkarmıştı. Zamanında Empress Alexandra'nın güvertesinde bir kutu içinde pusulaların da bulunduğunu, ama bir seferde bunların kaybolduğunu, gemi sahibi de Avusturya'da kızışan savaş ortamı nedeniyle bu seferi erkene çekince yeni pusula getirtilemediğini anlattı. "Ne isterseniz deyin ama biz denizciler, başkalarından daha dürüst de değiliz, daha namussuz da" dedi. Filika güvertedeyken yağmur dolmasın diye üstüne örtülen brandanın, kendi kıvrak zekâsı sayesinde dürülüp şimdi filikada yerini aldığını da ekledi. 

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

22 Ekim 2013 Salı

İyi Hisset

İyi Hisset, Patrick Holford tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Doğan Kitap, Sağlıklı Yaşam, 9786050916485, 268 Sayfa, Ekim/2013

Kitabın 27.28. ve 29. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Ne kadar mutlusunuz?
Sabahları yeni bir güne uyanmanın merak ve heyecanıyla yataktan zıplayarak mı kalkarsınız? Kendinize on üzerinden not vermeniz gerekirse -on gerçekten iyi hissedip hayattan zevk almakken sıfır en ait düzey olsun- şu anda bunun neresindesiniz? Muhtemelen yedi üzerinde değilsiniz ve elinizde tuttuğunuz kitabı alma nedeniniz de bu. Bu kitabın amacı, çoğunlukla kendinizi harika hissedeceğiniz başka bir dünyanın kapılarını aralamaktır.
Öncelikle "mutlu ve enerji dolu"dan "bunalmış ve tükenmiş"e doğru olan ölçeği daha detaylı keşfetmeliyiz, çünkü bu sizin iyi hissetmenizi sağlayacak önemli öğeleri bulmanızdaki mihenk taşınız olacak. "Depresyon" çok farklı duyguları tanımlamada kullanılan bir kelimedir: Tuttuğunuz takım kaybettiğinde hissettikleriniz de, hayatın yaşanmaya değmez gibi göründüğü anlarda attığınız umutsuzluk çığlıkları da depresyon tanımına girebilir. "Neşesiz" olmaktan, sizi çalışmaktan ve düzenli bir ilişki kurmaktan alıkoyan en zayıflatıcı hastalıklardan birine varıncaya kadar genel bir duygunun adı olabilir. Birçok insan utandığı için depresyonda olduğunu itiraf etmez, ama iyi hissettiğini de söyleyebilecek durumda değildir.
Psikologlar depresif duyguların genellikle endişe, korku, öfke, sinir bozukluğu, umutsuzluk ve çaresizlik eşliğinde ortaya çıktığını söylerler. Bir birey, insanlara karşı kolayca hırçınlaşıp sabırsızlık gösterebilir ve öfke patlamaları yaşayabilir. Ama bu duygular ne kadar yaygındır?
İki kişiden biri mutsuz olduğunu söylüyor
www.patrickholford.org adresindeki internet sitemde yüzde 100 çekap testi yer alıyor. Bu yaklaşık yirmi dakikada doldurulabilecek bir sağlık anketi. Her soruda "nadir"den "sıklıkla"ya kadar uzanan bir yanıt skalası var ve bunlar 100 puan üzerinden değerlendiriliyor. Şimdi bu anketi doldurun ve kaç puan aldığınıza bakıp ne durumda olduğunuzu görün.
2000 ve 2010 yılları arasında 55.000'ten fazla insan ruhsal durumları hakkında aşağıdaki soruları içeren yüzde 100 sağlık anketini doldurdular:
Ruh halinizdeki değişikliklerden rahatsız mısınız?.......... % 63
Depresyonda mısınız?.................................. % 48
Aniden endişelenip geriliyor musunuz?...................% 66
Aniden hırçınlaşıyor musunuz?.......................... % 66
Genellikle keyifsiz biri misiniz?.......................... % 58
Motivasyonunuzda ya da performansınızda düşüş var mı?... % 62
Enerjiniz daima düşük mü?.............................. % 81
Kolayca sinirlenir misiniz?..............................% 55
İnsanlar ya da olaylar sizi engellerse öfkelenir misiniz?...... % 82
Uykusuzluk ya da uyumakta zorluk çekiyor musunuz?  .....% 55
"Sıklıkla" ya da "ara sıra" yanıtını verenlerin oranı sağ tarafta gösterilmiştir. Nasıl buldunuz? Bu oranlar bu kadar çok insanın nasıl hissettiğini gösteriyor. Çok az insan gerçekten kendini kötü hissettiğinde doktoruyla konuşarak ya da bir danışman veya psikoterapistten yardım alarak bu durumdan kurtulmaya çalışır. Ama çoğumuz bu duruma katlanırız, bunun hayatın kendisi olduğunu varsayarız ve hayat şartlarımızı iyileştirmek için mücadele vermemiz gerektiğini düşünürüz: daha iyi bir eş, daha iyi bir iş, bankada daha çok para, güneşli bir tatil...
Durum gerçekten kötüye gittiğinde bazılarımız ilaç tedavisine başvururuz ve bir süreliğine daha iyi hissetsek bile buna genellikle devam ederiz, ingilizlerin antidepresan alımıyla ilgili doğuştan bir şüpheleri olduğu halde, İngiltere'de NHS (National Health Servise-Ulusal Sağlık Hizmetleri) tek başına antidepresanlara yılda 250 milyon pound'dan fazla harcıyor ve 40 milyon reçete dağıtıyor.

Amerika'da tahminen halkın yüzde 10'una şu sıralar en çok anti-depresanlar reçete ediliyor.
Ruh halinizi ne belirler?
Neden böyle hissediyorsunuz ve nasıl daha iyi hissedebilirsiniz? Genellikle bahanemiz hazırdır ve çoğu kez bizim dışımızda gelişen şeylerdir; daha şanslı olsaydım; doğru kadını/adamı bulabilseydim; daha iyi arkadaşlarım/daha iyi bir işim/daha çok param/kendime ayıracak daha çok vaktim olsaydı; daha farklı bir yerde yaşasaydım; ne yapacağımı bilebilseydim ya da dini bir inancım olsaydı gibi... "Dışarıdan" gelecek şeylerin kendimizi daha iyi hissetmemize sebep olacağını zannederiz.
Çoğunlukla ruh hali değişiklikleri, yaşanan "kötü" bir olay tarafından tetikleniyor gibi görünüyor: kötüye giden bir ilişki ya da belki bir yakının ölümü veya sağlık, ev, eş, iş veya para kaybı; aşağılanma ya da yenilgi hissi. "Tuzağa düşmüş hissetmek" ve yaşamını kontrol edememek depresyona en çok neden olan tetikleyiciler arasındadır ve Derby Üniversitesi'nden Klinik Psikoloji Profesörü Paul Gilbert'ın Overcoming Depression (Depresyonla Başa Çıkmak) kitabında bahsettiği gibi, depresyonda olanların en sık yaşadığı duygulardan biridir.
Bir şeyler eksik
Ne olursa olsun daima bir şeyler eksiktir. Şüphesiz bol "şans" fark yaratacaktır, ama mutluluk bol şans ya da zengin olma meselesi midir? Çoğu zaman mutlu olan insanların bizden daha kötü şartlarda yaşadığını görürüz. Peki, bunun sırrı nedir? Onlar basit, hiçbir amacı olmayan insanlar mı? Öyleyse bu, sizin gibi insanların mutlu olmayacakları anlamına mı geliyor? Sonradan öğrenilen ya da gen programlamamızın bir parçası olarak miras aldığımız bir genel durum, bir insan hakkı veya insanlığın bir yanılgısı mıdır? Hiç şüphesiz bu düşünceleri daha önce aklınızdan geçirdiniz ve kendinizi daha iyi hissetmek için farklı yollar denediniz.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap