alev alatlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alev alatlı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ağustos 2014 Perşembe

Viva La Muerte Yaşasın Ölüm

Viva La Muerte Yaşasın Ölüm, Alev Alatlı tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9789752893023, 628 Sayfa, Nisan/2013
Kitabın 288. ve 289. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Şimdi, bize bak. Bizde zaten bu endüstrilerin hepsi devletin elindedir ve en özel sektör yanlısı hükümet bile tersini yapamaz, yapamadı. Adnan Menderes bile, 1950'de amme hizmeti görenlerle temel sanayiler hariç, diğer KİT'leri özel teşebbüse devredeceğini söyledi ama yapmadı. Yapamadı bir tarafa, yenilerini de kurdu.
Şimdi bugün bakıyorsun, Margaret Thatcher, 'Devletin sahipliği ile halkın sahipliği aynı şey değildir. Bugün artık İngiliz devlet teşebbüslerinin ne müşterilerine, ne çalışanlarına ne de vergi mükelleflerine iyi hizmet vermedikleri kanıtlanmış durumdadır' diyor, İşçi Partisi lideri de onaylıyor. 1983'te bir manifesto yayınladılar, seçim kazanırlarsa, kamulaştırılan kuruluşları, eski sahiplerine satın aldıkları fiyattan geri vereceklerini söylediler ki, bu inanılmaz bir aşamaydı. Sovyetler çözülüyor. Doğu Avrupa gitti gidecek; bir sosyal devrim yaşanıyor. 'Halk kapitalizmi', efendim, 'halkçı pazar ekonomisi', 'endüstriyel demokrasi' gibi kavramlar ortaya atılıyor. Bunlar eninde sonunda, kapitalizmin kişinin becerisini ödüllendirmekten doğan üstünlüğü ile hakça bölüşüm ilkesini gözeten bir sistemde bütünleştirilecek. Yeni bir sentez ortaya çıkartılacak. Emekle kazancın doğru orantıda artması m sağlayan bir sistem kurulacak. Geçen yüzyıldan bu yana ilk kcz? sosyalistler, özel teşebbüsün daha verimli olduğunu kabullenirlerken, piyasa ekonomisi yanlıları mülkiyetin halka yayılmasının daha da verimli olacağı konusunda birleşiyorlar!
Hal buyken, sizin tüzüğünüzdeki gibi, 'SHP, KİT'leri hızlı ve belirli yapıda bir sanayileşmenin gerçekleşmesi için en güçlü araç görmektedir' türünden bir çıkış, sizi köhne yargıları savunan bir cmüze bekçisi' yapar! Kadının, Thatcher'ın, çok haklı olduğu bir sözü var, diyor ki, 'Bir şeyin sahibi devlet ise, o şey kimseye ait değildir, demektir. Kimseye ait olmayan bir şey de, kimsenin umurunda değildir!"'
"Doğru söylemiş."
"Tabii, doğru. Gorby boşuna ortaya çıkmadı. Demin, 'obskürantizm' derken, anlatmaya çalıştığım bu. Bugün Türkiye'de kimse ekonomik verimlilik açısından KİT'leri savunamaz. Bu böyle olduğu halde, SHP en statükocu haliyle böyle bir politika güdebiliyorsa, bu KIT rezaletinin üstünü örtmekten başka işi varamaz. Örter de ne olur? İşte Sümerbank olur. Biliyor musun, bugün Sümerbank'ın kaç tane iştiraki olduğu bile bilinmiyor? Vallahi, kayıt yok! İnanabiliyor musun? Mesela, şimdi, sen kalksan desen ki, 'Efendim, bunlara Kamu İktisadi Teşebbüsleri deniyor ama, uygulamada mal sahipliği kamunun değil, bu kuruluşları yöneten bürokratlarındır' desen, yalan mı söylemiş olursun? Ben PTT değil, Posta Terör Teşkilatı' desem, yalan mı? Bir tüketici olarak, özel sektör üzerindeki etki ve denetimimiz, sözde sahibi olduğumuz devlet tekelleri  üzerindeki  denetimimizden  daha  fazla!  Yalan   mı? Bazen ne düşünüyorum biliyor musun, daha doğrusu, Sümerbank ilk kurulurken, kuruluş yasasında, kendisine bağlı fabrika ve işletmeleri sınırlı sorumlu şirketlere dönüştürmekle yükümlendirildiğini düşündüğüm zaman tabii, sadece Sümerbank'ın değil, Etibank, Ziraat Bankası, Denizbank'ın da bunun bir türlü yapılmamış olmasının bu kuruluşları kendilerine otlak yapan devlet memurlarından olduğunu düşünüyorum. Dünyanın hiçbir yerinde, devlet memurları imparatorluklarının küçülmesine razı olmuyorlar. Düşünsene, bir KİT umum müdürünün saltanatı kimde var?"
"Niye ANAP'lılar söylemiyor?"
"ANAP'lı dediğin kim? Sizinkilerden farkı yok ki! Ama, neden Deniz söylemiyor? Onu düşünmek lazım."
'Olur mu, gülüm, KİT'lere ters düşmek, devletçiliğe ters düşmek olur. Atatürk inkılaplarına ters düşmek, altı oka ters
düşmek olur."
"Diyorum ya işte, statükoculuk bu." "Ne statükoculuğu, bağnazlık bu."
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

9 Mayıs 2014 Cuma

Yaseminler Tüter mi Hala

Yaseminler Tüter mi Hala, Alev Alatlı tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9786052893030, 223 Sayfa, Mart/2013

Kitabın 152. ve 153. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Antalya sahillerinden Kıbrıs görünür denilirse de "inanmayın." Arif hiç görmedi çünkü. Görünseydi, o mutlaka görürdü. Bir buçuk ayından fazlasını geçirdi ömrünün orada. Bu da takvimin söylediğiydi. Santim santim yürüdü kumsalları. Torosla-r'ın tepelerinden baktı.
"Ah, Naciyem, ah gözelim Naciyem, ne ettin de etmedin ba-na? Öleydin mezarın başında ağlardım, sarınır yatardım yastığım diye taşına. Güller dikerdim şakağına saçlarının. Direğe ampul takardım korkmayasın diye karanlıktan. Geceleri başında otururdum, yasin okurdum sana sıkılmayasın diye yanlızlıktan. Çocukları da getirirdim her daim. Gösterirdim büyüdüklerini sana. Esbablarını beğendin mi diye gösterirdim. Aldıkları kızları, herifleri gösterirdim. Defterlerini, kalemlerini gösterirdim. Şimdi ne edecen bir başına? Kim bakar, kim toplar seni? Kim ısıtır ayaklarını? Kim getirir yemeğini? Kim alır kunduralarını? Ah, pamuk götlü, sarı tüylü Naciyem. Ganin yanar da yaşlarını saklarsın. Zaman olur anam olur okşarsın, zaman olur paralarımı saklarsın. Kim unacak sırtını şimdi? Kime kaçacan şimşek çaktığında! Ne ettin de etmedin bana?"
"Her gün ağlar mı bu adam böyle zırıl zırıl?"
"Her gün," dedi şef garson, otelin sahibine.
"Müşteriler rahatsız oluyorlar artık."
"Biliyorum da, acıyorum adamcağıza. Bir derdi var besbelli."
"Karı-kız işi mi?"
"Sanmam. Efendiden bir adama benziyor. Daha bu sabah elli sterlin bozdurdu. Niye ağlasın karı kız uğruna?"
"Şikâyet ediyor müşteriler. Burası bir aile otelidir. Çoluğu çocuğu var milletin. Rezalet çıkarmadan göndersek iyi olacak."
"Sen bilirsin patron ama iyi adamdır. Kimseye zararı yok. Parası pulu da yerinde."
"Müşteriler şikâyet ediyor," dedi otel sahibi yeniden, ama kararsız.
"Belki de Rumlar kardeşini, babasını filan öldürmüşlerdir."
Karı-kız davası belki de, işte bunu anlamazdı otel sahibi.
"Ne yapalım be Osman? Ölüm Allah'ın emri. Erkek adam böyle ağlar mı ölünün arkasından? Ne kadar oldu bize geleli?"
"İki haftayı geçti."
"Yetmiş de artmış bile. Bir çaresini bul gönder."
"Ne deyim adama? Allah vurmuş bir de ben mi vurayım?"
"Rezervasyon de. Yerinizi bir başkası için ayırmıştık de. Bul bir başka otel, gönder. Bizim Ahmet'in oteline gönder."
"Peki," dedi şef garson. Çaresiz.
Bir otelden ötekine aktarıla aktarıia dolandı Arif. Acısı içinde doğal karşıladı. Odaların kalitesinin giderek düştüğünü fark etmedi bile. Sonunda güngörmüş bir pansiyoncu hatırlattı zamanı.
"Biz üç güne kadar kapatıyoruz Arif Efendi," dedi, "Mevsim
bitti."
"Kış mı geldi, öyle mi?"
"Gelmediyse de eli kulağında. Leylekler çoktan gitti."
Arif gökyüzünde leylek aradı, bulamadı. Üşüdü birden.
"Serinlemiş ortalık!"
"Senin gözün şişeden başka bir şey görmüyor be oğlum! Bana söz düşmez ama, efendi bir adama benziyorsun. Bu meretin azı karar çoğu zarar. Ne derdin var bilmem ama, nerede duyulmuş içkinin dert hallettiği? Sıkar da sonunda limon gibi atar adamı. Gideni geri getirmez ki!"
"Gideni getirmez!" doğruladı Arif, "gitti mi getirmez, bak bu doğrudur guzıım."
"Gitmediyse bilemem," şakaya sıvandı pansiyoncu.
"Yok gitti, gitti herhal," dedi Arif.
"Sen benimle kafanı buluyorsun galiba! Adam kardeşinin
ölüp ölmediğini bilmez mi?"
"Kardeşim ölmüş mü ki? Hangi kardeşim, kim söyledi?" telaşlandı.
"Fe supanallah! Ne bileyim kardeşin mi ölmüş, kimin ölmüş!

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

11 Nisan 2014 Cuma

Batı'ya Yön Veren Metinler IV

Batı'ya Yön Veren Metinler IV, Alev Alatlı tarafından derlenmiştir. http://kitapgalerisi.com'da % 30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |   Alfa Yayınları, Başvuru, 9786051068671, 450 Sayfa, Nisan/2014

Kitabın 1688. ve 1689. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

4. Yaratıcı Evrim Henri Bergson
Yirminci yüzyıl sadece mekân, zaman ve "madde" hakkında yeni anlayışlar açısından değil, aynı zamanda hayat ve evrim hakkında yeni spekülasyonlar açısından da gayet üretken olmuştur. Bu spekülasyonlardan bazılarını burada göreceğiz, bunları yaratanların ilki Fransız filozof Henri Bergson'dur (1859-1941), Kendisinin en etkili çalışması olan Yaratıcı Evrim'den (1907) alınan bölümler aşağıda yer almaktadır. George Bernard Shaw, 1921 yılında yaratıcı evrimi şöyle tanımlamıştır: "Sahte Hıristiyanlığın ve şüpheciliğin küllerinden ve mekanikçilerin ve neo-darvincilerin ruhsuz tasviplerinden ve kör inkârlarından doğan yirminci yüzyılın dini." Evrime dair yeni bakış açıları hakkında okuyucu aynı zamanda Teilhard de Chardin'in eserinin sonuç bölümünü de okuyabilir.
Yaşamın evrimine dair tarih, şimdiye kadarki tamamlanmamış haliyle bile, kesintiye uğramamış bir ilerlemeyle, insana varana kadar tüm omurgalılar arasında yükselen bir çizgide aklın nasıl biçimlendiğini zaten göstermekledir. Bize ayrıca anlama kabiliyetinin, davranış kabiliyetinin bir alt kolu olduğunu gösterir; yaşayan varlıkların bilincinin, onlar için oluşturulan varoluşun şartlarına çok daha kesin, çok daha kompleks ve esnek olarak uyum sağlamasıdır bu. Bunun sonucunda aklımız, kelimenin dar anlamıyla, bedenimizin çevresine mükemmel biçimde uyum sağlamasını güvence altına almak, kendisine göre dış eşyalarla ilişkileri tasvir etmek - kısacası eşyayı düşünmek - amacındadır. Bu denemenin varacağı sonuçlardan biri de budur. İnsan aklının kendini cansız nesneler arasında, daha kesin olarak söylemek gerekirse katı cisimler arasında rahat hissettiğini görmeliyiz. Hareketlerimiz dayanak noktasını ve çabalarımız ise ihtiyaç duyduğu aletleri katı cisimler arasında bulur; düşüncelerimiz katı cisimlere göre şekillenir; mantığımız esas olarak katı cisimlerin mantığıdır ve bunun neticesinde zekâmız geometride zafer kazanır. Zira geometride mantıksal düşünceyle düzensiz maddelerin arasındaki bağlantı açıklanmaktadır ve akıl, deneyimle olası en ufak temasın ardından sadece doğal izleğini takip etmektedir, çünkü keşiften keşfe gidecektir ve şurası kesindir ki deneyim onu takip edecek ve değişmez biçimde haklı çıkaracaktır.
Ama buradan yola çıkarak şu sonuca da ulaşmak gerekir: En saf mantıksal haliyle aklımız yaşamın gerçek doğasını, evrim hareketinin tam anlamını temsil edecek yetenekten yoksundur. Belli koşullarda, belirli şekillerde davranmak için yaşam tarafından yaratılmış olduğuna göre, kendisinin içinden çıktığı ve sadece bir yanını oluşturduğu yaşamı nasıl kavrayabilir ki? Kendi yoluna devam eden evrimsel hareket tarafından yaratılan şey nasıl olur da evrimsel hareketin kendisine uygulanabilir? Aynı şekilde parçanın bütüne eşit olduğu, etkinin sebebini içerdiği veya kumsaldaki çakıl taşının, onu oraya getiren dalganın biçimini gösterdiği de iddia edilebilir. Aslında, düşünce kategorilerimizden hiçbirinin - birlik, çokluk, mekanik nedensellik, zekânın kesinliği v.b. - hayattaki şeylere tam anlamıyla uymadığını hissederiz: kim bireyselliğin nerede başlayıp son bulduğunu söyleyebilir - canlı varlık tek midir çok mudur, birçok hücre birleşerek bir organizma mı oluşturur yoksa organizma hücrelere mi bölünür? Beyhude şekilde hayatı bu ya da şu kalıba uymaya zorlarız. Tüm kalıplar kırılır. Bizim onların içine sokmaya çalıştığımız şey için çok dar ve her şeyden önce çok serttirler. Cansız şeyler arasında kendinden son derece emin olan düşüncemiz bu yeni zeminde rahatsız olur. Sadece düşünceyle yapılan biyolojik bir keşiften bahsetmek zordur. Ve sıklıkla, deneyler sonunda bizlere hayatın belirli sonuçlar elde etmek için nasıl çalıştığını gösterdiğinde, hayatın hiçbir zaman düşünmediğimiz çalışma yolunu görmüş oluruz.
Şimdilik evrimci felsefe, düzensiz maddeler alanında başarılı olmuş yöntemini hayata ilişkin şeylerde de kullanmakta tereddüt etmiyor. Buna da, bize akılda bölgesel bir evrim etkisi göstererek başlıyor; yaşayan varlıkların, kendi eylemleri için açılan bir geçitteki geliş ve gidişlerini aydınlatan, belki de tesadüfen bulunan bir ateşi gösteriyor! Ve bizlere az önce söylediği şeyi unutarak, tüneldeki bu soluk ışıklı feneri dünyayı aydınlatan bir güneşe dönüştürüyor.

* * *
Akıl, sadece sürekli olmayan şeylere dayanarak berrak bir düşünce biçim lendirir.
* * *
Akıl, sadece hareketsizlikten bile berrak bir düşünce biçimlendirir.
* * *
Akıl, yaşamı kavramada doğal bir kabiliyetsizinde karakterize edilmiştir.
Bunun aksine, içgüdü, yaşam biçiminin kalıbına dökülmüştür.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Batı'ya Yön Veren Metinler II

Batı'ya Yön Veren Metinler II, Alev Alatlı tarafından derlenmiştir. http://kitapgalerisi.com'da % 30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Alfa Yayınları, Başvuru, 9786051068657, 500 Sayfa, Nisan/2014

Kitabın 788. ve 789. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


2. İki Yeni Bilim
Galileo Galilei


Galileo Galilei (1564-1642), İtalya'nın Piza şehrinde, asil bir ailenin oğlu olarak doğdu. Bir manastır okulunda eğitime başladı ve Piza Üniversitesi'nde tıp okudu ama ilgi alanı daha gençliğinde matematiğe ve fiziğe kaydı. Kırk yaşına geldiğinde yer çekimi, hız ve astronomik yörüngeler konusundaki keşifleriyle ünlendi. Güneş sistemi hakkında yazdıklarının Kilise otoritelerini kızdırması kaçınılmazdı. İki defa Engizisyon mahkemesine çıkarıldı. İlkinde, kuramlarını resmi olarak inkâr etmesi istendi, ikincisinde kısa süre hapsedildi (1633). Ne ki, bu yıldırmalara rağmen Galileo'nun fevkalade parlak ve özgün idraki durdurulamayacaktı. Aşağıdaki metin, yetmiş dört yaşındaki bilimadamının ikinci davasından beş yıl sonra yayınlanmıştır. Son büyük eserinden alınan bölümde Salviati, Sagredo ve Simplicio adlı üç kişinin Venediklilerin gemi inşa ettiği silahhaneyi ziyaretlerinden hemen sonra aralarında geçen bir diyaloğu hikâye eder.

Yayımcıdan Okurlara Not

Toplumları bir arada tutan şey, insanların birbirine karşılıklı olarak verdiği hizmetler olup sanat ve bilimler buna büyük katkı sağladığından, bilgeliğiyle ünlü atalarımız bu alanlardaki araştırmalara büyük saygı göstermişte. İcadın sağladığı fayda ve mükemmeliyeti ne kadar büyükse, mucitlere sağladığı onur ve övgü de o kadar büyüktür. Gerçekten de insanlar böyle kişileri ilahlaştırmış ve kendilerine bu büyük iyilikleri eden kişilerin anısını devam ettirmek için onlara büyük bir onur bahşetme düşüncesinde birleşmişlerdir. (...)
Yaratıcının bilgeliğinin, gücünün ve iyiliğinin en çok göklerde ve göksel 'cisimlercle göründüğünü hatırladığımızda, bu cisimler hakkında bize bilgi
"sağlayan ve sonsuz bir uzaklıkta olmasına rağmen bu cisimleri görünür kı-kişilerin ne  kadar büyük bir erdeme sahip olduğunu kolayca görebiliriz.
Çünkü herkesin bildiği gibi, bir günde görülen bir şey bin kere tekrarlanan
.  emirden çok daha fazla ve daha kesin biçimde öğretir; yahut diğeri gibi,
sezgisel bilgi doğru tanımlara ayak uydurur. Ancak insana bahşedilen ilahi ve doğal hassalar en çok, bu iki bilimin keşfedilmesini anlatan bu serin yazılma sırasında fayda sağlamıştır ve bunu katı, yani geometrik biçimde oraya koymuştur. Hu eserde daha da dikkat çekici olan şey, bu iki bilimden birinin asla bitmeyen bir ilgiyle takip  edilen bir alanla ilgilendiği gerçeğidir, belki de doğadaki en Önemli alanı ele alan bu bilim tüm büyük filozofların zihinlerini meşgul etmiş ve bu konuda olağandışı sayılabilecek kadar çok kitap yazılmıştır. Kastettiğim şey harekettir, çok sayıda muhteşem özelliğe sahip olan bu fenomenin hiçbir Özelliği bugüne kadar hiç kimse tarafından keşfedilmemiş ve ispatlanma-mıştır. Temellerinden başlayarak inşa edilen diğer bilim ise katı cisimlerin harici güçler karşısında kırılmaya karşı gösterdiği direnci inceler; özellikle bilimlerde ve mekanik sanatlarda çok büyük fayda sağlayacak olan bu konu, ayrıca bugüne kadar gözlemlenmeyen özellikleri ve teoremlerin de sayısını artıracaktır.
Bu ciltte bu iki bilime ilişkin, yetenekleri düşünürlerin ileride sayısını çoğaltacağı önermeler mevcuttur; ayrıca yazar çok sayıda açık ispat vasıtasıyla zeki okuyucuların hemen göreceği ve anlayacağı çok sayıda teoreme götüren yolları göstermektedir.

İlk Gün. Konuşanlar: Salviati, Sagredo ve Sımplicio

SALV: Siz Venediklilerin meşhur silahhanenizdeki sürekli faaliyetleriniz çalışkan bir zihnin geniş bir alandaki incelemelerini gösteriyor, özellikle de mekanikle ilgili işlerde, çünkü bu alandaki tüm aygıt ve makineler sürekli olarak birçok zanaatkar tarafından imal ediliyor, bunlardan bazıları, kısmen nesiller boyunca devreden deneyimler ve kısmen de kendi gözlemleri saye-sinde, iyice uzmanlaşmış ve zekice açıklamalar yapıyorlar.
SAGR.; Çok haklısın. Gerçekten de ben doğam gereği meraklı olduğumdan, sadece diğer zanaatkarlardan daha üstün oldukları için "birinci sınıf adamlar" olarak adlandırdığımız çalışanları seyredebilme zevki için burayı ziyaret ederim.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Batı'ya Yön Veren Metinler I

Batı'ya Yön Veren Metinler I, Alev Alatlı tarafından derlenmiştir. http://kitapgalerisi.com'da % 30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Alfa Yayınları, Başvuru, 9786051068640, 470 Sayfa, Nisan/2014
Kitabın 344. ve 345. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

2. Hıristiyanın En Büyük Kahramanı Kimdir?

Yüzyıllar boyunca savaşı ululamış olan Alman kavimlerini barışçıl ve daha huzurlu bir yaşam için dine davet etmeye çalışan misyonerler, bu amaçla Hıristiyan öğretisi kadar Latin dili ve edebiyatına da başvurmuştur. Nitekim keşişler, Hz. İsa'nın ya da O'nun seçtiklerinin gücünü tasvir etmek veya Hıristiyanlığın ilkelerini kolay anlaşılabilir bir dille aktarmak için, binlerce azizin örnek alınacak yaşamlarını kaleme almıştır. Hıristiyan azizlerinin, Alman efsanelerindeki kahramanların muadili olduğu söylenir. Hıristiyanların vermek istedikleri mesajları, basit bir dille yazılan biyografiler aracılığıyla yaymalarının nedeni hedefledikleri okurların sade insanlar olmalarıdır.
Batı manastır sisteminin kurucusu Aziz Benedictus (480-543) iyilik ve fedakârlığa dayalı örnek yaşamıyla hatırlanır. Hayırsever kişiliğinin insanları zor manastır koşullarında yaşamaya teşvik ettiği anlatılır. Aziz Benedictus'un yaşam hikâyesinin, ölümünden yaklaşık yüz yıl sonra Aziz Gregorius tarafından kaleme alınmış olmasının bir nedeni yazarın kendisine duyulan saygı, diğeri de Benedictus'un manastır yaşamının Hıristiyanlığa geçmeyi düşünenlere örnek teşkil edebileceğine dair inancıdır.
Aziz Gregorius gibi, Aziz Benedictus da iyi bir ailenin çocuğu olarak zamanının mümkün olan en iyi eğitimini almış olmasına rağmen, beşinci yüzyılda onun sınıfından biri için hâlâ iyi bir kariyer olarak görülen devlet memuriyetini reddedip erken yaşta Alp Dağları'nda Subiako yakınlarındaki bir mağaraya çekilir. Burada iffet ve liderlik yetisiyle tebarüz eden Aziz Benedictus, cezbettiği müritlerini on iki cemaat halinde örgütler. Benedictus'un cemaatleri için kaleme aldığı Kural, ibadete ve çalışmaya adanmış keşişler için günümüzde bile rehber niteliğindedir. (PR)

Aziz Benedictus'un Yaşamı
 Aziz Gregorius

Bir zamanlar, Benedictus veya Bennet adında biri ve Tanrı'nın lütfuyla kutsanmış saygıdeğer bir yaşamı vardı. Ona gençliğinden itibaren yaşlı bir adamın aklı bahşedilmişti; sahip olduğu erdemler itibariyle hep yaşından büyüklü. Bu dünyada yaşadığı ve önüne çıkan fırsatlardan özgürce nasibim alabileceği halde, bunlara itibar etmedi, hep küçümsedi. Nursia'da saygın bir aileye doğdu, Roma'da beşeri bilimler eğitimi alarak yetişti. Bu süreçte uçarı, sefih bir yaşam süren insanları gördükçe geri çekildi, çünkü o da dünyevi yaşama adım atmak üzereydi ve onlarla ilişki kurarsa, onlar gibi Tanrısız, tehlikeli bir girdaba kapılmaktan korktu. Bu nedenle kitaplarını kapayıp baba evine ve aile servetine sırt çevirerek, kararlılıkla, sadece Tanrı'ya hizmet etmek üzere ilahi amacına uygun bir yer aramaya başladı. Öğrenilmiş cehalet ve eğitimsiz bilgelikle11 donanımlı olarak yola çıkmıştı. Hayatına dair kayda değer her olayı öğrenemedim, ama dört müridinden öğrenebildiklerimi burada anlatmak islerim.

Kırık Kevgiri Nasıl Eski Haline Getirdi

Bennet, okulunu bırakıp vahşi doğada yaşamak üzere ayrılırken, kendisine, onu asla yalnız bırakmayacak kadar çok seven dadısı eşlik etti. Önce Enside adlı bir yere geldi ve burada, kendisi gibi hayırsever bir adamla bir-likte, Aziz Petrus Kilisesi'nde kaldı. Öylesine yokluk içindeydiler ki, dadı masanın üstündeki buğday artıklarını toplayıp yıkamak üzere komşudan bir kevgir ödünç aldı. Kevgir kazaen kırılınca dadı ağlamaya başladı, çünkü ödünç almıştı. Dadısının ağlaması takva sahibi Bennet'in içine dokundu. Kevgirin kırık parçalarını aldı ve yaşlı gözlerle dua etmeye başladı. Duadan kalktığında kevgirin parçaları, kırık belli olmayacak şekilde bir araya gelmişti. Dadısına koştu. Kevgiri verip onu güzel sözlerle teselli etti. Bu mucizevi olayı çevredeki herkes duydu. O kadar etkilenmişlerdi ki, sonsuza dek unutulmasın ve ölünce Tanrı tarafından nasıl ödüllendirildiği bilinsin diye, kevgiri kilisenin kapısına astılar. Kevgir yıllarca kilise kapısına asılı kaldı.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

12 Mart 2014 Çarşamba

Dünya Nöbeti

Dünya Nöbeti, Alev Alatlı tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9789752892019, 505 Sayfa, Mart/2013

Kitabın 240. ve 241. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

"Konuşurken hiçbir jest yapmadı. Yüzünün her zaman kapalı kalan ifadesi hiç değişmedi. Yumruğunu masalara vurmadı. Nutkunun en hararetli yerlerinde zaman zaman parlayarak dinleyicilere alkışlama kumandası verir gibi tertiplere müracaat etmedi. Marks'ın, Lenin'in cümlelerini aynı monoton ifadesiyle fakat ezberden ve tam sadakatle nakletti. Her haliyle, kararlarında ve inandıklarında münakaşa kabul etmez mutaassıp bir mümindi. Kasketini başına geçirip masadan ayrılırken de galiba biraz gülümsedi.

"Dinleyiciler, onu herhalde biraz anladılar. Zaten görünüşe göre bunlar onun dilini anlayan adamlardı. Stalin'in de yaldızlı tiyatrolar yerine kaba saba binaları seçmesi de herhalde sebepsiz değildi. Nutku bitince dinleyenler onu alkışladılar. Hatta bunların bir kısmı da ayağa kalkarak alkışladılar. Fakat bu alkışlarda mübalağalı bir taşkınlık yoktu."

Aydemir, "Kafkasya'dandı. Rusça'dan başka yabancı dil bilmiyordu. Dış memleketlerde bazı kısa seyahatları olmakla beraber, hiçbir yabancı memleketi esaslı tanımıyordu" dediği Stalin'i klasik aydınlar dediği diğer liderlerinden daha gerçekçi bulmuştu, "Orjonikidze, Mikoyan, Kaganoviç, Karahan, Yenodkidze, Serkis ve sonra Teosyan ve Bcriya gibi arkadaşları da hep kendi gibi Kafkasyalılardı. Gürcü ve Ermeni'ydiler. Bunlar da Stalin gibi halkın kalabalığından gelmişlerdi. Ne yabancı memleketleri ne de yabancı dilleri biliyorlardı. Kendi sosyal kavnaklarından yani sokaktan gelen fakat bütün iç teşkilatı ellerinde tutan, tabiat, lisan ve formasyonları kendilerinkine benzeyen Rus veya yerli unsurlarla bağdaşıyorlardı. Bunların kaderi de, Rus inkılâbının kaderine bağlıydı. Öyle denebilir ki, Rusya ve Sovyet hükümeti bunlar için her şeyin başında geliyordu. Bunlar için dava, artık Rusya'nın inşasıydı. İhtilâl olmuş bitmişti. Şimdi tesviye edilecek zeminin üzerinde hemen yeni nizamın kurulması lazımdı. Yabancı mümessillerle yabancı diller konuşarak, Marksizme ait sonu gelmez teorik münakaşalar yapmaktan ziyade, ihtilâlden sonra kendilerini çarlığın tasfiyesi ve teşkilat gibi meselelere, üretimin tanzimi, parti disiplini, inşa işleri gibi çetin davalara vermişlerdi.

Artı değerin denetlenebilmesi için tarım ortaklaştırılıyor. Köylüler zoraki ortaklıklara, harmanlarını yakarak, sürülerini itlaf ederek direnmeye çalışıyorlar. 1928-1929'da Rusya, yakın tarihin en büyük iradi yıkımına sahne olurken korkunç bir kıtlık baş gösteriyor. Aleksî'nin babasının rekolteyi artıracağını umduğu her yola başvurması biraz da bu görülmedik kıtlık yüzünden. 1929 Ocak'ında şimdi artık Leningrad olan St. Petcrsburg'daki Tarım Kongresi'nden sonra yarovizatsiya tekniğini ittiren büyük bir kampanya başlatıyor. '30'da Pravda'da öncü bilim adamı olduğuna dair o yazı çıkınca, Lîsenko'nun basının gücünü fark ettiğini, Sovyet toplumunda ilerlemenin yolunun akademik olmayan dergilerde yazarak meşhur olmaktan geçtiğini anladığını söylüyorlar. Köylü geçmişi, ve asla kanıtlanmadığı gibi, tekrarlanamayan mucizevi buluşları sayesinde pek kısa bir sürede proleter bilim adamı hüviyetine bürünüyor.
Lîsenko'nun buluşları gerçekten de kanıtlanamıyor çünkü matematik ve istatistiğin kaypak bilimler olduğunu ileri sürerek, deneylerinin sonuçlarını ölçmekte kullanılmalarına izin vermiyor.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

5 Aralık 2013 Perşembe

Rüya

Rüya, Alev Alatlı tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9789752893627, 454 Sayfa, Mart/2013

Kitabın 168. ve 169.sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


SCHRÖDINGER'İN DENKLEMİ

İki metre çapındaki yuvarlak masanın etrafında başlarında haleleri olduğu halde oturanların göreceli itibarlarına göre sıralanmış olmaları mümkün olmamalıydı, buna karşın Kara Kalpaklı Adam'ın neşrettiği çekim en tarafsız gözlemcinin bile bigâne kalamayacağı kadar güçlüydü.
"Çünkü gözleri!.."
İster madde, ister ışık, olay ufkunun içinde yer alan hiçbir şeyin çekiminden kaçamayacağı kara gözleri. Geçmiş asırların çökmüş güneşlerinin, Amaterasu-omikami'nin, Cengiz'in, Mete'nin terekesi, nihai sonuçları. Bildik zaman-uzay ilişkilerinin, bildik fizik kanunlarının burada geçerli olmadığını söyleyen gözleri. Bu gözlerin çekimi altında fiziki olasılıklar sonsuz değerler kazanabilir, bu gözlere dalındığında her şey ama her şey mümkün olabilirdi. Kuantum tünelleriyle yepyeni dünyalara geçmek de dahil.
Abus değildi. Sesinde sertlik ya da hamaset yoktu. Cüssesi Turnacıbaşı ya da Kürşat Urallar'ınkinden daha büyük, giysileri daha albenili ya da daha özgün değildi. Ama bir cümlesi olan, cümlesine sahip çıkan kalpağı vardı. İmre Kadızade, bu kalpakta karı, boranı, Anadolu'yu, namusu ve haysiyeti okudu. Apaçık bir gönderme olduğunu bildi.
"Kimlere?" diye fısıldadı içinden. "Kimlere olacak, Eril Ruhlara!" diye kendi kendisini cevapladı, "Gelmiş geçmiş tüm yiğitlerine Mağdurlar'm!"
Zihni kanatlandı, o tanıdık sancı geldi, kasıklarına oturdu.
2
Kadızade'nin altın gözleri Kara Kalpaklı Adam'ın elmas gözlerini buldu, "Gördüğün gibi, yatağına girdim de çıktım bile." Kara Kalpaklı Adam, kadının bakışlarını kucakladı, "Ben de oradaydım! Unuttun mu yoksa? Havayı kokla bak, dumanımız hâlâ üzerimizde."
3
Konuştuğunda, "Geçmiş olsun. Kötü bir kâbustu," diyordu. Kadızadc, "Sizinki kadar kötü olmasın," diye fısıldadı, "Sizinkinin yanında benimki hiçbir şey değil." TÜNEL'in tayflarından kurtulmak için silkindi, sesinin duygularını yansıtmayacağından emin olana kadar bekledi,
"Ne ki, ateş düştüğü yeri yakıyor," diye gülümsemeye çalıştı, "Ne yazık ki, yeniden yaşadım."

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

31 Mayıs 2013 Cuma

Alev Alatlı - Aydın Despotizmi | Kitaptan okuma parçası

# Alev Alatlı - Aydın Despotizmi | Kitaptan okuma parçası #


Önsöz'den;

Yalçın Küçük'ün, Latife Tekin'in yapıtlarının "roman" olduğunu tescil eden kitabının "Önsöz"ünün ilk cümlesi: "Bu çalışmamın boyutu, kitap imza günlerinde doğdu."

Bir daha okuyorum: "boyutu.. doğdu"? Doğan bir boyut? Nasıl bir boyut? Yoksa, düpedüz en, boy, yükseklik anlamında, "ebatları" mı?

İkinci cümle, Küçük'ün imza günlerinde saptadığı okuyucu nitelikleri; "pek çok", "parası yetişmediği için kitap alamayan", "üniversitenin ilk yıllarından ya da lisenin son sıralarından öğrenciler". "Lisenin son sıralarından"? Nasıl yani? Arka sıralarda mı oturuyorlar? Birinci paragraf böyle sona eriyor.

İkinci paragrafta, Küçük'ün "hızlı kitap okumak" gibi bir meziyeti olduğunu öğreniyoruz ve bunun bir nedeninin de kiralık kitap veren küçük kitapçılardan ödünç aldığı kitapların bir gün içinde geri verilmesi zorunluluğu olduğunu çıkarıyorum. "Çıkarıyorum," diyorum, çünkü çıkarsamaya cevaz veren, cümlenin kendisi değil, okurun "feraseti". Cümle şöyle: "Hızlı kitap okumanın bir nedeni de, çocukluğumda, günlüğü beş kuruştan kitap okumam oluyor." "Hızlı kitap okumanın bir nedeni de.." diye başlayan cümle, "Çok yemek yemenin bir nedeni de pankreas kifayetsizliğidir" türünden bir hüküm cümlesi olmak gerekirken, "çocukluğumda, günlüğü beş kuruştan kitap okumam oluyor" yapısında sürüyor. "Olmak" yardımcı fiilinin bir isim fiille kullanılmasını yazarın özgünlüğüne ve özgürlüğüne vermek belki mümkün, ne var ki, "Şöhretin bir başka nedeni de genç kızlığımda günlüğü beş liradan sahneye çıkmam oluyor" gibi aynı yapıda bir cümlenin Türkçesini, Tekin'e "diline özen göstermesi"ni hatırlatan Küçük nasıl değerlendirirdi diye merak etmemek mümkün değil. İkinci paragrafın son cümlesi yazarının bir başka meziyetini dile getiriyor: "Sınırlı harçlığımla daha çok kitap okuyabilmek için, çocukluk yemeklerimi ihmal ettiğimi hatırlıyorum." "Büyüklük yemekleri" nasıl oluyor?

Sonra bir hüküm: "Öğrenci yurtları kitap okumayı suç sayan bir havaya büründü."

Sonra da: "Bu çalışmamı elimden geldiğince küçük boyutlu tutmaya karar verdim." Nihayet anlıyorum, "Bu çalışmamın boyutu, kitap imza günlerinde doğdu," demek, "Bu çalışmamı kısa tutmak gerektiğini imza günlerinde anladım," demek. Kısalığın gerekçesi ise okurların mali durumları.

---

Alev Alatlı - Aydın Despotizmi | Everest Yayınları, İnceleme, 70 sayfa, Haziran 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

20 Mart 2013 Çarşamba

Alev Alatlı - Beyaz Türkler Küstüler

# Alev Alatlı - Beyaz Türkler Küstüler #

Kırmızı halı paçozluğu

(1)

31 Aralık 2010. Günay Rodoplu'nun ölüm yıl dönümü. Karanlık, ıslak bir sabah. Mehmet beni uyandırmamak için usulca kalktı, yatak odamızın perdesini araladı, Teşvikiye Camii'ni seyretmeye durdu.

Sessiz, abartısız, palavrasız ve tümüyle kişiye özel, her yıl tekrarlanan bir anma törenidir bu. Sabah ezanından hayli önce başlar, müezzinin o son la ilahe illallah yakarışıyla hitam bulur. Yatağımıza döndüğünde hayli üşümüştür, sakat bacağı yaprak gibi titrer. Telaşa vermeden yaklaşmaya, ısıtmaya davranırım. Ne Mehmet yüzler kapalı gözlerimin ardından kendisini seyrettiğimi, ne de ben ikrar ederim. Yıllar içinde geliştirdiğimiz bir mutabakattır, Rodoplu'nun ölümü üzerine konuşulmaz. Mezarı ziyaret edilmez. Melali avutmaya çalışmanın nafileliğini nicedir kabullenmişizdir, matemini mahrem bir sır gibi paylaşırız. Bakışlarımız bile karşılaşmaz. Buna karşın, fikriyle zikriyle kesintisiz bir varoluştur Günay. Bizimle yaşar. Mübeccel Atıye Hanım, annem, "Hitchcock'un Rebecca'sı!" diye takılır. 1940'lı yıllarda, Ankara Dil Tarih'te okurken izlediği gerilim filmidir Rebecca. Alfred Hitchcock'un ilklerinden birisi. Başroldeki Laurence Olivier'ın müteveffa ilk eşinin hayaleti, ikinci eşine musallattır. Kendisinin durduğu yerden bakıldığında bütünüyle haksız da değildir, Mübeccel Atıye. Lakin, Mehmet'i birinden kıskanacak olsam, Yasemin'den kıskanırdım. Mehmet'in ilk eşi Yasemin, efsanevi bir militandı THKP-C'de. Günay Rodoplu ise bir "ahir zaman piri, bir üstade." Annem bunu bilmez ama aslında kişiliği itibariyle Rodoplu öz kızı ben Meral'den daha yakındır kendisine. Hatta Mehmet Sedes'in "ben"imle değil, Mübeccel Atıye ve Günay'ın da içkin olduğu "biz"imle evli olduğunu düşündüğüm olur.

                                                

Enderdir ama bazen Nişantaşı semalarında atmosferik bir durum oluşur, Şişli camilerinin kametleri bizim dairede patlar. O sabah da öyle oldu. Teşvikiye, Muradiye, Osmanbey, hatta Maçka Camii müezzinleri, camın önünde ihtirama duran Mehmet Bey'e katılmış, Rodoplu'nun anısını onurlandırırmış gibi oldular. Dokunaklı bir tevafuktu, sabahın kör karanlığında sokaklara dökülen belediye işçilerinin dandunuyla dağıldı. Mustafa Sarıgül'ün "Kentsel Tasarım Projesi" kapsamında "baştan aşağı yenilenen" mahallemiz, o gece "Türkiye'de bugüne kadar görülmeyen bir 'şov'a imza atmaya hazırlanıyordu. "RTL, SATI, BBC, FOX International ve Fransız TV5 kanalları bizimle caddede yılbaşı çekimi yapmak için konuştu," diye demeç verdi Mustafa. "Reuters da Nişantaşı'nda olacak ve dünyanın bütün tivileri New York, Londra ve Berlin'le birlikte bir de Nişantaşı'nı gösterecek. Bence bu dünyadaki en büyük şov olacak! Paris Champs-Elysees, New York 5'inci Cadde ve Londra Piccadilly Meydanı ile yarışacağız. Ben Piccadilly'yi geçeceğimiz kanısındayım. Çünkü orada ayrı bir meydan var ama fazla oturan yok. Burada is sokaklar da, oturanlar da yaşayacak."


Bu alıntı tanıtım amacıyla yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap