alev alatlı kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alev alatlı kitapları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2014 Cuma

Yaseminler Tüter mi Hala

Yaseminler Tüter mi Hala, Alev Alatlı tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9786052893030, 223 Sayfa, Mart/2013

Kitabın 152. ve 153. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Antalya sahillerinden Kıbrıs görünür denilirse de "inanmayın." Arif hiç görmedi çünkü. Görünseydi, o mutlaka görürdü. Bir buçuk ayından fazlasını geçirdi ömrünün orada. Bu da takvimin söylediğiydi. Santim santim yürüdü kumsalları. Torosla-r'ın tepelerinden baktı.
"Ah, Naciyem, ah gözelim Naciyem, ne ettin de etmedin ba-na? Öleydin mezarın başında ağlardım, sarınır yatardım yastığım diye taşına. Güller dikerdim şakağına saçlarının. Direğe ampul takardım korkmayasın diye karanlıktan. Geceleri başında otururdum, yasin okurdum sana sıkılmayasın diye yanlızlıktan. Çocukları da getirirdim her daim. Gösterirdim büyüdüklerini sana. Esbablarını beğendin mi diye gösterirdim. Aldıkları kızları, herifleri gösterirdim. Defterlerini, kalemlerini gösterirdim. Şimdi ne edecen bir başına? Kim bakar, kim toplar seni? Kim ısıtır ayaklarını? Kim getirir yemeğini? Kim alır kunduralarını? Ah, pamuk götlü, sarı tüylü Naciyem. Ganin yanar da yaşlarını saklarsın. Zaman olur anam olur okşarsın, zaman olur paralarımı saklarsın. Kim unacak sırtını şimdi? Kime kaçacan şimşek çaktığında! Ne ettin de etmedin bana?"
"Her gün ağlar mı bu adam böyle zırıl zırıl?"
"Her gün," dedi şef garson, otelin sahibine.
"Müşteriler rahatsız oluyorlar artık."
"Biliyorum da, acıyorum adamcağıza. Bir derdi var besbelli."
"Karı-kız işi mi?"
"Sanmam. Efendiden bir adama benziyor. Daha bu sabah elli sterlin bozdurdu. Niye ağlasın karı kız uğruna?"
"Şikâyet ediyor müşteriler. Burası bir aile otelidir. Çoluğu çocuğu var milletin. Rezalet çıkarmadan göndersek iyi olacak."
"Sen bilirsin patron ama iyi adamdır. Kimseye zararı yok. Parası pulu da yerinde."
"Müşteriler şikâyet ediyor," dedi otel sahibi yeniden, ama kararsız.
"Belki de Rumlar kardeşini, babasını filan öldürmüşlerdir."
Karı-kız davası belki de, işte bunu anlamazdı otel sahibi.
"Ne yapalım be Osman? Ölüm Allah'ın emri. Erkek adam böyle ağlar mı ölünün arkasından? Ne kadar oldu bize geleli?"
"İki haftayı geçti."
"Yetmiş de artmış bile. Bir çaresini bul gönder."
"Ne deyim adama? Allah vurmuş bir de ben mi vurayım?"
"Rezervasyon de. Yerinizi bir başkası için ayırmıştık de. Bul bir başka otel, gönder. Bizim Ahmet'in oteline gönder."
"Peki," dedi şef garson. Çaresiz.
Bir otelden ötekine aktarıla aktarıia dolandı Arif. Acısı içinde doğal karşıladı. Odaların kalitesinin giderek düştüğünü fark etmedi bile. Sonunda güngörmüş bir pansiyoncu hatırlattı zamanı.
"Biz üç güne kadar kapatıyoruz Arif Efendi," dedi, "Mevsim
bitti."
"Kış mı geldi, öyle mi?"
"Gelmediyse de eli kulağında. Leylekler çoktan gitti."
Arif gökyüzünde leylek aradı, bulamadı. Üşüdü birden.
"Serinlemiş ortalık!"
"Senin gözün şişeden başka bir şey görmüyor be oğlum! Bana söz düşmez ama, efendi bir adama benziyorsun. Bu meretin azı karar çoğu zarar. Ne derdin var bilmem ama, nerede duyulmuş içkinin dert hallettiği? Sıkar da sonunda limon gibi atar adamı. Gideni geri getirmez ki!"
"Gideni getirmez!" doğruladı Arif, "gitti mi getirmez, bak bu doğrudur guzıım."
"Gitmediyse bilemem," şakaya sıvandı pansiyoncu.
"Yok gitti, gitti herhal," dedi Arif.
"Sen benimle kafanı buluyorsun galiba! Adam kardeşinin
ölüp ölmediğini bilmez mi?"
"Kardeşim ölmüş mü ki? Hangi kardeşim, kim söyledi?" telaşlandı.
"Fe supanallah! Ne bileyim kardeşin mi ölmüş, kimin ölmüş!

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

11 Nisan 2014 Cuma

Batı'ya Yön Veren Metinler III

Batı'ya Yön Veren Metinler III, Alev Alatlı tarafından derlenmiştir. http://kitapgalerisi.com'da % 30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  Alfa Yayınları, Başvuru, 9786051068664, 460 Sayfa, Nisan/2014
Kitabın 1220. ve 1221. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Descartes, Pascal, ve Malebranche, on sekizinci yüzyıl Fransız yazarlarından çok, Alman filozoflara benzerlik gösteriyorlardı. Ancak, Malebranche ve Alman filozoflar arasında da farklılıklar vardır: Malebranche inancı bir kenara bırakırken, Almanlar bilimsel teoriye indirgemiştir. Malebranche, coşkulu olmakla suçlanmaktan korktuğu için dogmatik olarak tasavvur ettiği formların üzerini örtmeyi amaçlarken, analizin tüm çalışma alanlarına yayıldığı bir çağın sonunda yazmaya başlayan Almanlar coşkulu olduklarının bilincinde, mantığın ve coşkunun bir olduğunu kanıtlama amacındadır. Fransızlar on yedinci yüzyıldaki büyük filozofların metafiziksel eğilimlerini izlemiş olsalardı, şimdi Almanlarla aynı fikirleri geliştirmiş olacaklardı. Felsefenin gelişim sürecinde Leibniz; Descartes, Malebranche ve düşüncelerinden etkilendiği Kant'ın doğal vârisidir.
İngiltere, on sekizinci yüzyıl yazarları üzerinde büyük etkiye sahiptir. Bu ülkeye duydukları hayranlık, yazarlarda İngiliz özgürlüğü ve felsefesini Fransa'ya taşıma arzusu uyandırmıştır. İngiliz felsefesi ancak yazarların dini hissiyatları, özgürlük anlayışı ve kurallara olan bağlılığıyla birleşince tehlikeden uzak kalmıştır. Newton ve Clarke'ın Tanrı'nın adını, başlarını eğmeden anmadıkları bir ulusun bağrında, metafizik sistemler hiçbir zaman bu kadar hatalı olmamıştır, bu kadar da ölümcül olamazdı. Hürmet duygusu ve hürmet etme alışkanlığı, Fransa'da talep görmüştür ve bu ülkede, aydınlanmayı sağlayacak irdeleme olgusundan her şeyi yerle bir eden ironiye geçiş oldukça hızlıdır.

Dış kaynaklı nesnelerin izlenimlerimizin sebebi olduğu söylenmiştir, bu sebeple kendimizi fiziksel dünyaya bırakmaktan ve doğanın ziyafetine kendi kendine giden misafirler olmaktan daha mantıklı bir seçenek yoktur. Fakat iç kaynak giderek erimektedir; lüks ve haz için gerekli olan tasavvura gelince, o dahi benzer bir aşamada çürümeye devam etmektedir. Kısa bir süre içinde insan, doğa ne kadar maddesel olursa olsun, onun zevklerini tadacak bir ruha sahip olamayacaktır,
* * *
Bir ülkede benimsenen felsefi sistem, aklın yönünü derinden etkiler. Bir felsefi sistem tüm düşüncelerin kaynağı olan evrensel bir modeldir. Bu sistem üzerinde çalışmayan kişiler bile farkında olmadan genel eğilime ayak uydururlar. Yaklaşık yüz yıl öncesine kadar Avrupa'da, temeli düşüncelerimizi duyularımızla ilişkilendiren metafizik türlerine dayanan ve ilk ortaya çıktığı zamanlarda dudak bükülen septisizmin doğuşuna ve yükselişine tanıklık ettik. Bu felsefenin ilk kuralı, gerçeklik veya hesaplama yoluyla ispat-lanamayan hiçbir şeye inanmamaktır. Bu ilkeyle birlikte, coşkulu düşünce adını taşıyan her şeye ve duygusal hazza olan bağlılık aşağılanır. Doktrinin bu üç noktası, bütün nesne konumunda olabilecek dini, duyusal ve ahlaki
ironileri içermektedir.
Bayie, insanlar tarafından çok az okunan ama dünya çapında bilinen sözlüğünde septisizmle ilgili her tür alayı eden bir cephanelik gibidir. Voltaire ise, zekâsı ve inceliğiyle bu alaylara biraz daha sertlik katmıştır. Tüm bu hicvin sebebi, fiziksel deneyle kanıtlanamayan şeylerin rüya veya saçma düşünceler olarak farz edilmesi gerekliliğidir.
* * *
Dünyada hiçbir gizem olmadığı ya da olaylar üzerinde düşünmenin gereksiz olduğu, tüm fikirlerimizi gözlerimiz ve kulaklarımızla edindiğimiz ve ancak duyularla edinilen bilgilerin doğru olduğu söylendiğinde, duyu organları sağlıklı olan herkes kendisini dâhi filozof sandı. Fakirken para kazanacak kadar fikre sahip olan ve zengin olduğunda kazandıklarını harcayan kişilerin sürekli olarak, mantıklı bir felsefeleri olduğunu, coşkunlar dışında kimsenin başka türlüsünü düşünemeyeceğini söylediklerini duyarız. Aslında, duyularımız bizlere sadece bu felsefeyi öğretir. Eğer duyularımızı kullanmadan hiçbir bilgi edinemiyorsak, kendi kanıtını içinde taşımayan her şey saçma olarak adlandırılmalıdır.
Aksine, ruhun kendi kendine hareket ettiği ve doğruyu bulmak için bilgiyi kendimizden çıkarsamamız gerektiği, dünyevi deneyim içerisinde yer almadığı için bu doğrunun derin bir tefekkür yardımı olmadan kabullenile-meyeceği gerçeği kabul edilseydi, insan zihninin gidişatı değişir ve insanlar yakın ilgi istedikleri için en ulvi düşünceleri kibirlenerek reddetmezlerdi. Ama boşluk eninde sonunda büyük bir yük haline dönüşeceğinden, desteksiz buldukları şeyler onlar için yüzeysel ve basit kalacaktı.
* * *
Yirmi yıldır Alman filozoflarının kafa yorduğu bîr sistemi birkaç sayfada tam anlamıyla anlatabildiğimi elbette düşünmüyorum ama Kant felsefesinin genel ruhunu gösterebildiğimi ve ileriki bölümlerde Kant felsefesinin edebiyat, bilim ve ahlak üzerine olan etkisini açıklamamı sağlayacak gerekli şeyleri söylediğimi umut ediyorum.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

7 Ocak 2014 Salı

Aydınlanma Değil Merhamet

Aydınlanma Değil Merhamet, Alev Alatlı tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9789752891548, 501 Sayfa, Mart/2013

Kitabın 220. ve 221. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


"Kadın kılığına girmenin hoş karşılanması bir yana, yasak olduğu için seyircinin nasıl bir tepki vereceğini bilmiyorlardı. Ama Rusya'nın en coşkulu seyircisi ile karşılaştılar!"
Masanın başında, Peder Andrey Dimitriyeviç'in yanında oturan Columbia Üniversitesi sosyoloji profesörü Dr. Laurie Essig, "Orada Galya'nın haklı olduğu bir nokta var," diye araya girdiydi. "Bu ülkede eşcinsel ilişki yaşıyanlar, kendilerini ille de öteki sınıflandırmasına sokmuyorlar. Rusya'da eşcinselliğin cinsel pratikle ilgisi yok gibi. Birlikte yaşayan eşcinsel çiftler tanıyorum. Kendi cinslerinden birisiyle yaşıyor olmalarına rağmen eşcinselliği üstlerine almıyorlar. Eşcinsellik, cinsel tercihten çok, cinsellik-ötesi bir durum. Demek istediğim, bir erkek başka bir erkekle yatıyor bile olsa, cinsiyetinin gereklerini yerine getirdiği sürece normal bir erkek sayılıyor."
Amerikalı profesör, avlanma kılığım dediği erkek giysileri içindeydi. Büyük madenî tokalı kalın bir kemerin tuttuğu çuval gibi siyah fitilli kadife uluslararası, siyah mont, siyah frenkgömleği, kauçuk tabanlı deri botlar giyinmiş, saçlarını geniş kenarlı siyah fötr şapkasının altına saklamış, kendisini köse bir genç erkek yapmıştı. Moskova'da bulunma nedeninin Rus eşcinselleri araştırmak olduğu açıklandı. Nataşa'nm "Sen neler yapıyorsun, hâlâ yakalanmadın mı?" şeklindeki sorusunu, "Erkek tuvaletleri kadın alan araştırmacılarının kolayca ulaşabilecekleri yerler değiller maalesef!" diye gülerek karşıladı.
"İçeri girmesine giriyorum ama pantolonumu indirip işe-yemediğim için dikkat çekiyorum! Bir defasında polis geldi, dışarı attı, 'Çevo tı jdyoş?' diye soruyor, 'Kimi bekliyorsun?' değil, 'Ne bekliyorsun?' Tuvaletler erkeklerin erkeklerle anonim seks yapabildikleri yegâne yerler. Gezi alanlarına yakın olanlara eşcinseller el koymuş durumdalar. Henüz iş üstünde kimseyi yakalayıp mülakat yapamadım ama duvar yazılarını topluyorum. Orada da iyi malzeme var."
Malzeme dediği Malçiki, ne boytes seksa, plen vo rtu-poslaş-pe keksa türünden homoerotik mesajlardı.
"Bolşoy Tiyatrosu'nun önündeki pleşka'ya yakın bir tuvalet var, onun duvarlarını bilboard olarak kullanılıyorlar: işte, 34 yaşındayım, kendi evi olan aktif bir erkek arıyorum, yaşı önemli değil, vs. Nedendir bilinmez, Bolşoy'un önündeki pleşka Moskova'nın en popüler pleşkası. Tiyatro binası da eşcinsellerin ikonası, onları mıknatıs gibi çekiyor."
"Pembe olduğundandır," dedi Nataşa. "Sonra önündeki o muhteşem aygır heykelleri de az erotik değil."
Profesör hanım, genç kadının bu açıklamasını makul buldu. Sekiz-dokuz kez Bolşoy'a gittiğini, opera için gelen bir seyirci vardıysa, kendisine bakacak zengin bir kulampara bulmak için gelen on tane genç adam olduğunu gördüğünü
söyledi.
"Çoğu Moskova'nın dışından, kırsal kesimden. Biliyorsun, Seksüel Azınlıklar Derneği nihayet kuruldu. Bir de dergileri var: Tema..."
Aklıma bizim ...oğlansız yatmaz türküsü düşmüş, Essig'e, "Aktif olan taraf olduğu sürece mi, demek istiyorsunuz?" diye sormuştum. Öyleymiş.
"Aynı şekilde, feminen bir kadın da maskülen bir kadınla birlikte olduğu sürece normal sayılıyor. Ama tabii, ilişkinin sürekli olarak bu şekilde olması lazım. Demek istediğim, başka bir erkekle yatan erkek'in maskülen sıfatını sürdürebilmesi için hep aktif kalması, hiç vermemesi gerekiyor. Başka bir kadınla yatan kadın'ın, da feminen kalması için hep vermesi, feminen rolünün dışına çıkmaması lazım. Bunun için diyorum, Rusya'da eşcinsellik cinsel tercihin ötesinde bir kavram.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

2 Ocak 2014 Perşembe

Nuke Türkiye

Nuke Türkiye, Alev Alatlı tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9789752895423, Eylül/2013

Kitabın 174. ve 175. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Diana'nın demesiyle, "işler daha iyiye gitmeden önce kötüye gitti".
Alper Tunga, Pavloviçlerin daha da dağılmalarına neden oldu. "Yer, yer değilken, su, su idi," diye anlattı öğrencisi David'e. "Başka bir şey yoktu. Bir uçsuz bucaksız su, bir dolu su, dört bir yanı doldurmuştu. Tanrı Kara Han, bu yalnız su üstünde, beyaz bir iri kaz olmuş, uçuyordu. Ne bir ses, ne bir nefes! Yalnızlığı ve bomboşluğu Tanrı Kara Han'ın yüreğine doluyordu. Tanrı, Tanrı iken bile korkuyordu! Dostsuz, arkadaşsız, can yoldaşsız ve sırdaşsız uçmak! Tanrı, Tanrı iken bile ürperiyordu! Ulu su, orta yerinde yarıldı,
'Kara Han! Kara Han!, Kara Han!' dedi, 'Sana teklik yaraşır! Tanrı'ya teklik gerek!'
Tanrı Kara Han, daha iyi duymak için su yüzüne indi.
Avuçlarında sakladığı Zaman, bir aman, bir ferman dilemeden firlayıp kaçtı!
Bu, özgürlüğün başlangıcıydı.
Su, Zaman'ı bir kral gibi karşıladı.
Ak Ana, dalgaların arasından, suyu ve zamanı aydınlatan bir güzellik içinde ortaya çıktı."
Alper Tunga'nın sesi alçaldı, fısıltıya dönüştü,
"'Yarat!' dedi, Ak Ana, Tanrı Kara Han'a,
'Yalnızlıktan kurtulmak istiyorsun, yarat! Yarat! Yarat! Yarat!'
Ve bunun üzerine, Tanrı Kara Han, er kişiyi yarattı!"
Alper Tunga, sustu, Pavloviçlere döndü, gülümsedi',
"Herhangi bir 'Yaratılış' hikâyesi kadar güzel, değil mi?" diye sordu, "Herhangi bir yaratılış hikâyesi kadar inandırıcı!"
Diana, Rodoplu'yu anımsadı,
"Evet, öyle," dedi, "haklısın! Bu duyduğum herhangi bir
tekvin kadar güzel!"
"İlginç bir şekilde, Tekvin'i hatırlatıyor," diye gülümsedi
David. Diana'ya döndü,
"'...Ve yer ıssız ve boştu; ve enginin yüzü üzerinde karanlık vardı; ve Tanrı'nın ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu...' Musa'nın ruhu suların yüzü üzerinde hareket ediyordu... Musa'nın Birinci Kitabı, Bap 1, değil mi?"
Diana yerine, Alper cevap verdi,
"Şaşırmamak lazım" dedi, "Türk milletinin tarihi, tarih başladığı zaman oluşmuştu. Başka dinlerin Türklerin deneyimlerinden kavramlar ödünç almalarını doğal karşılamak gerekir."
"Bir Tibet laması kadar sessiz!" dedikleri, Alper Tunga'yı da David getirmiş, "En ciddi öğrencim," diye tanıtmıştı, "Benim için özel bir vaka. Üç yıl hapis yatmış."
Diana, "Türkiye'nin gerçeğine" yaklaştığını hissettiğini söyledi. Delikanlının siyasi suçlu olmasının fazladan bir albenisi vardı.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

5 Aralık 2013 Perşembe

Rüya

Rüya, Alev Alatlı tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9789752893627, 454 Sayfa, Mart/2013

Kitabın 168. ve 169.sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


SCHRÖDINGER'İN DENKLEMİ

İki metre çapındaki yuvarlak masanın etrafında başlarında haleleri olduğu halde oturanların göreceli itibarlarına göre sıralanmış olmaları mümkün olmamalıydı, buna karşın Kara Kalpaklı Adam'ın neşrettiği çekim en tarafsız gözlemcinin bile bigâne kalamayacağı kadar güçlüydü.
"Çünkü gözleri!.."
İster madde, ister ışık, olay ufkunun içinde yer alan hiçbir şeyin çekiminden kaçamayacağı kara gözleri. Geçmiş asırların çökmüş güneşlerinin, Amaterasu-omikami'nin, Cengiz'in, Mete'nin terekesi, nihai sonuçları. Bildik zaman-uzay ilişkilerinin, bildik fizik kanunlarının burada geçerli olmadığını söyleyen gözleri. Bu gözlerin çekimi altında fiziki olasılıklar sonsuz değerler kazanabilir, bu gözlere dalındığında her şey ama her şey mümkün olabilirdi. Kuantum tünelleriyle yepyeni dünyalara geçmek de dahil.
Abus değildi. Sesinde sertlik ya da hamaset yoktu. Cüssesi Turnacıbaşı ya da Kürşat Urallar'ınkinden daha büyük, giysileri daha albenili ya da daha özgün değildi. Ama bir cümlesi olan, cümlesine sahip çıkan kalpağı vardı. İmre Kadızade, bu kalpakta karı, boranı, Anadolu'yu, namusu ve haysiyeti okudu. Apaçık bir gönderme olduğunu bildi.
"Kimlere?" diye fısıldadı içinden. "Kimlere olacak, Eril Ruhlara!" diye kendi kendisini cevapladı, "Gelmiş geçmiş tüm yiğitlerine Mağdurlar'm!"
Zihni kanatlandı, o tanıdık sancı geldi, kasıklarına oturdu.
2
Kadızade'nin altın gözleri Kara Kalpaklı Adam'ın elmas gözlerini buldu, "Gördüğün gibi, yatağına girdim de çıktım bile." Kara Kalpaklı Adam, kadının bakışlarını kucakladı, "Ben de oradaydım! Unuttun mu yoksa? Havayı kokla bak, dumanımız hâlâ üzerimizde."
3
Konuştuğunda, "Geçmiş olsun. Kötü bir kâbustu," diyordu. Kadızadc, "Sizinki kadar kötü olmasın," diye fısıldadı, "Sizinkinin yanında benimki hiçbir şey değil." TÜNEL'in tayflarından kurtulmak için silkindi, sesinin duygularını yansıtmayacağından emin olana kadar bekledi,
"Ne ki, ateş düştüğü yeri yakıyor," diye gülümsemeye çalıştı, "Ne yazık ki, yeniden yaşadım."

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

26 Kasım 2013 Salı

Kadere Karşı Koy A.Ş.

Kadere Karşı Koy A.Ş., Alev Alatlı tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9789752893825, 306 Sayfa, Mart/2013

Kitabın 2. ve 3.sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


Şimdi, Figen, Şehvar'ın mutfağına çok emek vermişti, anlıyor musunuz? Tasarlayan, malzemeyi ithal eden, günlerce ustaların tepesinde bir başına dikilip ("Aristokrat karı, kıçını kıpırt-madı, ayol!") yerleştiren oydu. Hor kullanıldığını düşündüğü için haklı olarak kızıyordu.
"Bir daha sana bir iş yaparsam, iki olsun!"
"Aaaa! Üstüme varma, Figoş!"
Figen, "Ne halin varsa gör!" dedi, ama içi rahat etmedi. Bunu, oklava her yuvarlandığında belli belirsiz irkilmesinden anlıyordum. Çok titizdir. Evinde de, işinde de çok titizdir. Yüksek mimardır. İstanbul'da sayısı bir elin beş parmağını geçmeyen hazır mutfak ithalatçısı şirketlerden birisi de onundur. Bu şehirde "benim" diyen bir zengin yoktur ki, Figen'in "minimum 20.000 DM, 100.000 DM'ye kadar yolu var" Alman mutfaklarından birisine sahip olmasın. Mesela, Cem Boyner.
Boyner'in mutfağı, Wellmann GMBH'nin "Tielsa" serisinden olup, beyaz lakedir. Anladığım kadarıyla da bu seri, avant-garde "Bulthauph" ya da "Poggenpohl'" markalarından sonra gelir ama yine de muhteşemdir, bir sanat eseridir hatta anıt mutfaktır! "Home Decoration" olsun, "Fame" olsun, Figen'in mutfaklarına sayfalarında yer verebilmek için yarışırlar. Fiyatları benim ölçülerime göre inanılmazdır ya, bunların önünde poz veren klas insanlar da bana göre inanılmazdırlar. Ama siz bana bakmamaksınız. Hanife Abla'ya da bakmamaksınız, çünkü o da Poggenpohl kadınlarının yemek pişirrneyeceklerini iddia eder, onca masrafın kendisi gibi "köylü karılar içinde dolma sarsın," diye yapılmış olmasına hayıflanır.
"Sen ne diyorsun, anam, Ulus'ta benim müşterim var. Mutfakta bir ahçı kadın, bir de hizmetçi var. Karı haftada bir de beni alıyor, camları sildirmek için!"
Figen, Hanife Abla'nın kayıtsızlığı ürünlerinin büyüsünden eksiltecekmiş gibisinden endişelenir.
"Sus, Hanifa'nım, sus, maşallah de! Kadınlar benim mutfakların reklamını yapıyorlar!"
"Eh, ucunda sana bir şey varsa, o zaman bir şey demem."
İçten olduğu kuşkusuzdur. İyi olalım diye gözümüzün içine bakar.
Dediğim gibi, işte o gün, bu Hanife Abla elindeki oklavayı masanın üzerine bıraktı. Bir yandan eteğini tutan çengelli iğneyi kapatmaya çakşırken -bayramı seyranı bahane edip aldığımız onca giysiden birisini bir gün olsun üstünde görelim, değil mi? Hayır, ille de yerbezi olmaya çeyrek kalanı giyecek!- bir yandan da aynen böyle dedi:
"Dünyanın götüne parmak atmış karılarsınız, maşallah! Boş-veriiin, işiniz gücünüz mü yok!"
Gözünü masadan ayırmadığından olsa gerek, Hanife Abla'nın ne demek istediğini ilk kavrayan da Figen'di. Su şırıltısı gibi bir kahkaha attı.
"Di mi, ama Hanife Abla! Söyle, bari sen söyle!"
"Öyle ya, anam! Siz benim gibi misiniz? Bak, işte, bayramdan bu yana benim herif benimle konuşmuyor. Yemek de yimi-yor. Niydim? Yimesin, konuşmasın."
Kendinden bir hayli genç biriyle, ikinci kocası, evli olduğunu, adamın işsiz olup habire hır çıkardığını bilirdik. Sırılsıklam âşık olduğunu da bilirdik. Bu bakımdan, umursamaz tavrını ben şahsen inandırıcı bulmadım.
"Ne oldu, yine?"
"Aman, de bırak gitsin! İrfan'ın düğününde geline bilezik taktım diye gücenmiş. Neden ona sormamışık! Maksat o değil, gelini istemiyor, biliyon mu? Şimdi, artık odasından hiç çıkmıyor."
Hanife Abla, haftada bir gün de Berrin'e giderdi. O da ilgilendi,
"Hayrola?!"
"Ayol, bize içerledi kadın!" diye açıkladı Figen, kıkır kıkır, "Haklı vallaha! Uğraştığımız şeye bak!"
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

21 Kasım 2013 Perşembe

O.K Musti Türkiye Tamamdır

O.K Musti Türkiye Tamamdır, Alev Alatlı tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9789752897489, 414 Sayfa, Mart/2013

Kitabın 76. ve 77. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Batı'yla nasıl senkron ama?"
Çek aydınları, yerli edebiyatlarını diriltmişler, yurttaşlarını Almanca'yı boykot etmeye zorlamışlar, Çeklerin tarihine methiyeler düzmüşlerdi.
"Bunlar, her milliyetçilik hareketinde rastlanan şeyler," dedi Günay, "Ancak, bir de Slav halklarının birleşmesi istekleri vardı ki, o korkutucuydu. Ama tuttu ve Çekler, Pan-Slavizm'in öncüleri oldular. Palach'ın öldüğü o gün, Ülkücüler, bunu hatırlıyorlardı."
"Dinliyorum," dedim yine.
"Şimdi, Slavların 'Asya'daki büyük ağabeyleri! kullanılan terim aynen buydu!- Kimler? Tabii ki, Ruslar.
Rusya'da milliyetçi akımlar Gogol'la başlar evet, yanlış duymadın, Gogol'la! Müfettiş'i Çar II. Alexander',ın, Alexander the Fatih! Asya içlerine yürümesiyle devam eder. Asya'nın bu arada Finlandiya'nın- 'Ruslaştırılması' projesinin entelektüel da-vanası, Pan-SIavizm'dir. Bizimkilere değil bizimkiler böyle konuşmaya cesaret edemezler- Batılı tarihçilere göre PanSlavistler, 'ultra-emperyalist kafalı milliyetçiler'dir. Bir yandan Slavların, geçmiş zaferlerine övgüler düzerlerken, bir yandan da şahane bir geleceğin hayallerini kurarlar: Sadece Rus İmparatorluğu içindeki Slavların değil, bütün dünya Slavlarının, yani Sırpların ve Avusturya uyruklu ve Osmanlı uyruklu Sırpların ve Osmanlı uyruklu Bulgarların, Karadağlıların, efendim, Polonyalıların ve Alman uyruklu Polonyalıların, Rutenyalıkarın, Çeklerin, Slovakların, Slovenyalıların ve Hırvatların aynı sınırlar içinde toplandıkları Büyük Rus imparatorluğu! Bu ülküyü gerçekleştirmek için 'Büyük Slav Gücü' dedikleri Rusya vatandaşları, 'kü-çük kardeşleri'nin durumlarıyla yakından ilgilenmelidirler. Öyle söylerler.

Şimdi tabii, bütün bu projeler yapılırken, matrak şeyler de olur. Mesela, Çar Nikola'nın, Witte isimli bir bakanı var, 'Bu kendini beğenmiş, haşarı Balkanlıların, Slavlıkla uzaktan yakından ilgileri yoktur; bunlar daha çok yanlışlıkla vaftiz edilmiş Türkler gibidirler,' deyiverir! Ne ki, adamcağızın, Bulgarların Slav değil de, Fin-Uygur kökenli oldukları iddiası da bir kulaklarından girer, ötekisinden çıkar. Slogan atmaya devam ederler: 'Asya Rusyası demek Asya demektir!'
Peki, bu hayalin yolunu tıkayanlar kimler? Başta Osmanlılar olmak üzere, Türkler! Ne yapmak lazım? Rusya'da Türklerin katıksız topluluklar halinde yaşadıkları bölgelere Rus göçmenleri göndererek, Türkleri göçe zorlamak lazım. Bunu yaparlar. Bölgelerden birisi Kazan. Kazan, çok eski bir hanlık. Çok da önemli; Tolstoy, Rikov, Lenin ve kardeşi Kazan Üniversitesinden mezun!
Kazan Türkleri, Ruslarla didişe didişe ayakta kalmaya çalışırlarken, 17 Ekim İhtilali, İdil-Ural Devleti, ilk cumhurbaşkanı da Sadri Maksudi. Bizim bildiğimiz Orta Asya tarihçisi, Profesör Arsal. 1940'ta yayımladığı, Orta Asya Türk Devletleri diye bir kitabı var. Ülkücülerin elinden düşmüyor.
Kazan'da bir de Simsar var. 1878'dc Simsar'da doğan bir Türk, Yusuf Akçura, daha yüzyılın başlarında İstanbul'a göçüyor. Harp Okulu'na giriyor ve İttihatçılara karışıyor. Selahat-tin'in 'Harbiyeli aklanmaz' yürüyüşü gibi, o dönem Harbiye talebesinin de Abdülhamit'e karşı bir nümayiş hazırlığı var, 1897'de. Amaç yine aynı: İktidar milli iradeye tevdi edilecek; tercümesi: Meşrutiyet ilan edilmek zorunda. Ne ki, birisi ihbar ediyor, yakalanıyorlar. Taşkışla'da divanı harp kuruluyor: On ikisi idam, seksen bir mahkûmiyet. İdamlar da müebbete çevriliyor. Herkes bir yerlere sürülüyor. Sürülenlerin arasında, Yusuf Akçura ile Ahmet Mithat Paşa'nın oğlu, Ali Haydar Ahmet Mithat. Ama kalebentliğe mahkûm edildikleri Fizan'a varmadan yolda kaçıyorlar. Ver elini, Paris!

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

18 Kasım 2013 Pazartesi

Kabus

Kabus, Alev Alatlı tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %30 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | Everest Yayınları, Roman, 9789752892279, 705 Sayfa, Şubat/2012


Kitabın 252. ve 253. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.


"Çok sonraları Dr. Irvin Yalom diye bir hocam oldu. Dini bütün bir Museviydi. Hinnom Çöplüğünü anlatmakla dayımın bize ne yaptığını bu Dr. Yalom, 'Gerçeğin soğuğuna dayanamayacak hastayı çırılçıplak soymaktan sakının. Ve dinin büyüsüyle aşık atmaya kalkıp kendinizi tüketmeyin,' diye tembih edince idrak ettim. 'Dinin dengi değilsiniz,' demişti adam, 'Dine olan susuzluk çok şiddetli, kökleri fazla derin, kültürel pekiştirilmesi fazla güçlüdür. Sunacak daha iyi bir şeyiniz yoksa hiçbir zaman eldekini almayın.' Dayımın sunacak daha iyi bir şeyi yoktu. Türkiye Cumhuriyeti eğitimi de daha iyi bir şey sunamadı. Türkiye Cumhuriyeti eğitimi Arz'ın Güneş'ten koptuğu yerde durmuştu! Meğer, bilimin söylediği bu değilmiş. Mekteplerde yanlış okutuluyormuş! Kâinat, gelişigüzel değilmiş! Kâinat, başıboş hiç değilmiş! Bir adım daha derinine, kuantum seviyesine inildiğinde rastlantısal olduğu sanılanın rastlantısal olmadığı anlaşılıyormuş! Kâinat, sapaktı ama deterministikmiş. Kaos kavramına ayıp oluyormuş, çünkü kaos dediğin, dinamik sistemlerin çeşitli zamanlarda kurdukları dengelermiş! Hiçbir denge gelişigüzel değilmiş. Matematik formülü varmış. O formülü biliyorsan, kaotik gidişatın hangi noktada gelişeceğini bitirmişsin! Ne bunu anlattılar ne de bizi çırılçıplak soymaktan geri durdular!

Sayın Jüri Üyeleri, beni din ile bilim arasındaki BÜYÜK AYRIŞMA'da ayakta tutan Saçaklı Düşünce oldu. Bir cümle, vahiy gibi gelen bir cümle:

'Nasıl ki, dünyaya dair olup da yüzde yüz doğru ya da yüzde yüz yanlış olduğu kanıtlanmış tek bir olgu yoktur, İslâmiyet'e ilişkin her türlü bilgiyi eksiksiz topladığın durumda bile, kimin Müslüman olup kimin olmadığına yüzde yüz karar veremezsin!'

Matematikten yola çıkmıştım. Eşhedü en la ilahe vaz-ı fuzzy riyaziyat ve eşhedü en la fuzzy ulumun resulü vaztriyaziyat!

'Nasıl ki, matematik kanunları gerçeği yansıttıkları sürece kesin değildirler, kesin olduklarında gerçeği yansıtmazlar, İslami ölçütler de gerçeği yansıttıkları sürece kesin değillerdir, kesin olduklarında da gerçeği yansıtmazlar! '
'Allah   faktörü!'   diyordum,  'Schrödinger'in  Kedisi!'
Ağzımdan çıkana kendim de inanamayarak!

'Hani, nasıl herkes birtakım hesaplar yapar, 'Şu şöyle olursa, bu böyle olur,' gibi hesaplar. Birtakım mantık yürütmeleriyle bir yerlere varmaya çalışır. Ama sonuç hiçbir zaman tam düşünüldüğü gibi olmaz. İstenildiği kadar hesap yapılsın, 'her şeyi bilen ve gören' Allah'ın, bu hesapların üstünde ve onlardan bağımsız, kendi hesabı vardır. Nasıl ki, fotonun ne zaman dalga ne zaman cisim gibi hareket edeceğini olasılık hesaplarıyla kestiremezsin, bu da
öyle.
'Anlamıyor musun, kimin Müslüman olduğu, kimin olmadığı da asla bilemeyeceğimizi kesin olarak bildiğimiz şeylerden biridir. Müslüman olmak da bir derece meselesi. Organize İslâm, ilmihalli İslâm, eylemli İslâm, siyasi İslâm da, tıpkı bir ideoloji gibi, matematik gibi, ak-karadır. Tertipli, düzenlidir! Oysa sahici Müslüman, kırçıl! Sahici Müslüman, saçaklı! Müslüman, siyah-beyaz İslâm'la, Allah inancı arasında bir yerde!

Wemer Heisenberg, 'Lisanımızın tek bir atomun içinde oluşan süreçleri betimleyemiyor olması şaşırtıcı değildir, çünkü lisan günlük hayata dair deneyimlerimizi tasvir.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap