sel yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sel yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Baudelaire Paranoyası

Baudelaire Paranoyası

Baudelaire Paranoyası, Ken Bruen'in yeni romanı. http://kitapgalerisi.com'da %20 indirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla... | Sel Yayıncılık, Roman, Çeviren Avi Pardo, 144 sayfa, 9789755706375, Ağustos 2013.

Dengesini yitirmiş bir İngiliz erkeğinden daha tehlikeli pek az hayvan vardır.

"Her yanı kirlenmiş, kriminalleşmiş bir dünya bu. Önceki romanları gibi Baudelaire Paranoyası’nın da hikâyesi basit. Polisiye türe edebiyat lezzeti katan yazar olarak tanınan Bruen romanlarına çekiciliğini veren bu basitlik. Suçun biçimsel estetiği ile uğraşmıyor; karmaşık, sofistike cinayetler üzerine kafa yormuyor. Suç ve suçlular dünyasının içine dalıyor, bu dünyanın insanlarını, ilişkilerini, değerlerini, suçu sıradanlaştıran toplumsal hayatı didikliyor, kişilerin iç dünyasını kısa ve keskin cümleler, hatta sözcüklerle sergiliyor. Ken Bruen sevdiğim bir yazardı. Baudelaire Paranoyası ile bir kez daha güven tazeledi." - A. Ömer Türkeş

                   

- 1. Kitap -

"Bok gibi bir ağzın var."

Hatunun bana ettiği ilk laf bu oldu. Hoş, değil mi? Ve doğru değil, yani tamam, dudaklarımı biraz bastırmak gibi bir huyum var, fakat bu ağzımı kötü kılmaz. Tam olarak değil. Bunu üst dişlerimin fırlaklığını gizlemek için yaparım. Doğru, dişlerim karanlıkta parıldayan model değil, ama yeşil oldukları da söylenemez. Fakat hey, durun bir, bu kendimi savunuyorum izlenimi uyandırıyor... Savunacak bir şeyim yok, ama bırakalım bunu şimdilik.

Her nasılsa, Coronatino Street dizisinde dedikleri gibi, onunla böyle tanıştım. The Strand Otel'in yakınındaki The Nell Gwynn'de. Hıncahınç doluydu içerisi. Hatun barda yanıma sığıştı ve ben daha ne olduğunu anlayamadan, kelime oyununun kusuruna bakmazsanız, ağzımı bokladı.

Nasıl olduğunu değil de o anki halini, o ilk birkaç saniyede nasıl göründüğünü betimlersem, çünkü ikisini birbirinden kesin bir biçimde ayrı tutuyordu. Parlak siyah saçları olan minyon bir tipti. Daha sonra koyultucu kullandığını öğrenecektim. Gayet zeki açık mavi gözler. Kalkık bir burun ve evet, cömert bir ağız; dolgun dudaklar ve düzgün dişler. Çok ince ve göründüğü kadarıyla, tahta göğüslü. Teni solgundu ve tuhaf bir parıltısı vardı.. bilmiyorum, ışığı topluyordu sanki. Bu kulağa aptalca gelebilir, fakat öyle görünüyordu.

Seksi, evet. Daha başından her yanıyla öyle görünüyordu. Özellikle güzel bile sayılmazdı, fakat o karışımda bende üzerine çıkma isteği uyandıran bir şey vardı, sonsuza dek.

"Polis değilsin, değil mi?"

"Tanrım, hayır."

"Gözlerin polis gibi bakıyor, donuk ve küstah. Fakat bir adın var herhalde?"

Tereddüt ettim, ama ona söylemek istemediğimden değil. Gözlerime dair söyledikleri beni hayli incitmişti. Gözlerimin en güçlü yanım olduğunu düşünmüşümdür hep.

"Ne kadar İngiliz," dedi, "gerektiği gibi tanıştırılmadığımız için söyleyemiyorsun. Şey, affedersin... Hey, bar-insanı, duble votka, Salı gününden önce gelsin."

"Mike," dedim.

Hafifçe gülümsedi.

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

17 Ağustos 2013 Cumartesi

İstanbul, Müstesna Şehrin İstisna Hali

İstanbul, Müstesna Şehrin İstisna Hali

İstanbul, Müstesna Şehrin İstisna Hali - Hazırlayanlar: Ayşe Çavdar, Pelin Tan | Sel Yayıncılık, KentSel Dizi, 240 sayfa, 9789755706368, Ağustos 2013.

İstanbul, Müstesna Şehrin İstisna Hali’ndeki makaleler “kentsel dönüşüm” olgusunu, sermaye ve emeğin üretim süreçlerinin yeniden şekillendirilmesini; hukuksal çerçeveden dünya ölçeğindeki yerine, TOKİ’nin doğuşu ve bugün aldığı halden özellikle orta sınıfa pompalanan risk ve güvence eksenine, mevcut ve “yeni orta sınıf”ın site tipi yaşam deneyiminden farklı disiplinlerden bir araya gelişlerin yarattığı mücadele dinamiklerine kadar çok yönlü ve bütünlüklü olarak ele alıyor.


İstanbul, Müstesna Şehrin İstisna Hali

Sunuş

İstanbul'u gelecekte daha da hareketli günler bekliyor. Çünkü İstanbul, adına "kentsel dönüşüm" denilen bir hamleyle küresel finans piyasalarına bağımlılaştırılıyor. Onu var eden, şekillendiren, üzerine kurulu olduğu tarih ve coğrafyadan beslenen otonomisi, yani en değerli varlığı, böylece ortadan kaldırılmış oluyor. Şehrin, dünyanın en büyük şantiyesi görünümü kazanmış olması tesadüf değil. Bu görünüm, İstanbul'un geleceği hakkında spekülasyon yapmayı kolaylaştırıp bağımlılık ilişkisini derinleştiriyor. Bu denklemde görünür olmayan tek şeyse İstanbul'da yaşayanlar.

İstanbul sahipsiz bir şehir. Her müdahale etme şansı bulanın hangi parçasını koparsam gözüyle baktığı, kaynaklarını ve güzelliğini sınırsız ve bitmez sanarak hoyratça harcadığı, kendi çarpık tarih ve estetik anlayışını dayattığı sahipsiz bir şehir. Gariptir, ona en çok zarar verenler de en çok sevenler. Yapılanları "İstanbul aşkıyla" açıklamak ise verdiği zararı mazur gösteren bir çılgınlık hali gibi. Ancak bu söylemin, yüzeyi kaplayan plastik bir ambalajdan ibaret olduğunu herkes biliyor ve bu yüzden İstanbul çılgınlarının ceza salahiyetleri baki...

İstanbul'u yıkmak için ürkütücü bir hızla atılan adımlar şehre, şehirlilik ve vatandaşlık kavramlarına ilişkin bir dizi dönüştürücü düzenlemeyi de beraberinde getirdi. Örneğin hukukçular, kentsel dönüşüm hamleleri dolayısıyla açılan davalarda "mülkiyet" sözcüğünün artık 10 yıl öncesinden çok farklı bir anlamı olduğunu keşfetmeye başladılar. "Barınma", "ev", "sokak", "inşaat", "deprem", "afet", "komşu", "birey", "hane", "vatandaş" gibi sözcükler de biz farkına varmadan, İstanbul'u dönüştürmek için yapılan hamleleri yasallaştırmak amacıyla hayata geçirilen kanunlar eliyle özü değişen kavramlara tekabül ediyor.

Çünkü bir şehre müdahale ettiğinizde, o şehre hayatiyet ve özgünlük kazandıran tüm ilişkileri yeniden düzenlememiz gerekir. Mahallede bir ev yıkıldığında o evde yaşayanlarla aranızdaki hukuk da yıkılmış olur. Şehirde bir mahalle yıkıldığında, o mahallenin şehrin diğer mahalleleriyle arasındaki hukuk da ortadan kalkar. Devlet sivil hayat içerisinde şekillenen bu hukuku, kendi yaptığı yasalarla yıkmaya her yeltendiğinde aslında vatandaşlar arasındaki ilişkilere de müdahale etmiş olur. Yani bina ya da mahalle yıkmak aslında o şehrin üzerine kurulu olduğu sivil dili yıkmaktır. Devlet bu dili yıkıp yerine kendisini koyduğunda ortaya çıkan dil boşluğunu doldurmak hiç de kolay olmayacaktır. Böylesi bir ortamda devlet komşunuzla, çocuğunuzla, bakkalınızla, sucunuzla aranızdaki diyalogda bir tercümana, aracıya dönüşür. Vatandaş olarak böylesi bir durumda, devletin yasalarına bağımlılığınız ve onun karşısındaki kırılganlığınız artar. İşte bu kentsel dönüşüm hamlesinin yaratmak istediği toplumsal terkibin temelinde de bu var. Devlet vatandaşları arasındaki ilişkilerin moderatörü, muhtarı olmak istiyor. Onsuz nefes bile almayalım diye yıkıyor mahallelerimizi... Birbirimizle konuşmayalım, anlaşmayalım ve yalnızca devletin sınırlarını çizdiği formel bir dille, önce ona sonra birbirimize biat edelim diye yıkılıyor İstanbul. Yıkılan her mahalle, İstanbul'u var eden özerk ve özgün beşeri ilişki ağlarının, devletin gücünü sınırlayan sivil dilin ve direncin mezarlığına dönüşüyor.

Peki ne yapmak lazım?

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

%20 indirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla;

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

13 Ağustos 2013 Salı

Tek Kişilik Din

Tek Kişilik Din

Tek Kişilik Din, Cem Selcen | Sel Yayıncılık, Roman, 208 sayfa, 9789755706382, Ağustos 2013.

Tek Kişilik Din, felsefi bir kara polisiye.

Tek Kişilik Din'de insanın tek başına olma halini sorgulayan bir yazar ve seri katillerin peşindeki sinik bir polis var. Bu iki "garip" adamın yolları bir cinayetle kesişecek, hayatın karanlık odalarını dolduran kavramları kendi bakış açılarıyla açıklayacaklar.


- 1 -

Cinayet ve Tanışma

Yaklaşık üç ay önce benim alt kat komşum öldürüldü. Böyle işler eskisi kadar ilgi çekmese de, bazı insanların bir şekilde haberi olmuştur, diye düşünüyorum. Televizyon haberlerinde vardı galiba. Gazeteler yazdı ama. Kiminde ana sayfada, küçük bir köşede; kiminde malum üçüncü sayfa haberleri arasında iki sütuna filan çıkmıştı.

Böyle haberleri pek sevmem. Cinayet, cesetler, o soğuk, paslanmaz çelik masalı morglar, bütün o morarmış, buz kesmiş bedenlerin başında geçen son derece mantıklı konuşmalar, ayak başparmağına paket lastiğiyle tutturulmuş kimlik kağıdı... Midem bulanır, kusacak gibi olurum. Sonra, kenarları eprimiş dosya kağıtları, onların sokuşturulduğu, üzeri numaralı dosyalar... Ben olabildiğince yaşayan şeyler ilgilenmişimdir. Zaten yazabildiğim birkaç kitapta da hep diri şeyler üzerine yazmaya çalıştım. Galiba tırsıyorum. Ama işte, korkunun faydası bu kadarmış. Günün birinde böyle bir işe istemeden dalmak, sonra darmadağın olmak, sonra da savrulduğum uzak bir ülkede, yabancı bir parkta, kimliksizliğin, bomboşluğun, duygusuz huzurunu hissedip, beyzbol oynayan gençlere, oyundan hiçbir şey anlamadan bakarken, "Galiba bunu da yazmalıyım," demek durumundaymışım.

Böyle şeylerin insanın bu kadar yakınına gelivermiş olması bile sinir bozucuyken, ben dibine kadar bulaştım. Ya da 'o bana bulaştı' demek daha doğru. Benim oturduğum semtte, arada cinnet geçiren olsa da pek cinayet işlenmez. Çünkü burası az çok akıllı uslu insanların oturduğu bir mahalle; çok sıkılırlarsa biraz yurtdışına çıkıp rahatlıyorlar filan.

O gece -yani cinayet gecesi- her zamanki gibi bardan dönüyordum. Beni orada yakalayacağını bilen eski bir sevgilinin cenderesinden kurtulmak için biraz da erkenden sıvışmıştım. Döne devrile eve dönerken, önce apartmanın önünde, sonra da alt kat komşumun kapısında gördüm polisleri...

İçlerinden biri -normal bir polis olarak- dik dik baktı.

Ben de, her zamanki vatandaşlık eğitimimle, zararsız olduğumu belirten gülümsememi yaptım ve saf bir merakla -aslında masumiyetimi sağlamlaştırır içgüdüsüyle- ne olduğunu sordum.

O -normal bir polis olmaya devam ederek- beynimi delen dik bakışını bir an bile yumuşatmadan "Kimsiniz?" dedi...

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

2 Ağustos 2013 Cuma

Derinin Altında

Derinin Altında

Derinin Altında, Michel Faber | Sel Yayıncılık, Roman, Çeviren Ayça Çınaroğlu, 279 sayfa, 9789755706276, Haziran 2013.

Derinin Altında, Yağmur Yağmalı, Cesaret Beşlisi, Yüz Doksan Dokuz Basamak gibi önemli kitapların yazarı Michel Faber'ın Türkçedeki son kitabıdır.

Derinin Altında, Britanya’nın en saygın ödüllerinden Whitbread finalisti oldu, Michel Faber’ın doğayı bir yabancının gözlerinden anlatarak ve insanı kurban sandalyesine oturtarak kurduğu gizemli ağın altında insan-doğa ilişkisine dair çarpıcı bir hiciv yatıyor. Derinin Altında, ‘insanın’ kulağına fısıldadıklarıyla hem insanlık hem de gereğinden fazla kanıksadığı doğa hakkında düşünmeye çağırıyor bizi: İnsanın derisinin altında yatan şeyler hayvanınkinden ne kadar farklı?

                 

- 1 -

Isserley, otostopçuyu gördüğünde önce durmayıp önünden geçer, adamı kafasında ölçüp biçmek için zaman kazanırdı. Onun aradığı şey kaslı bir vücuttu. Ayaklı bir cazibe. Çelimsiz tipler işine yaramazdı.

Aslında ilk bakışta aradaki farkı anlamak şaşırtıcı derecede zor olabiliyordu. Şehir dışındaki bir yolda tek başına duran bir otostopçunun anıt ya da tahıl ambarı gibi bir kilometre öteden göze çarpacağını, arabayı sürerken ona sakin kafayla değer biçebileceğinizi, kafanızda elbiselerini çıkarıp vakit varken evirip çevirebileceğinizi düşünürdünüz; ama Isserley bunun böyle olmadığını öğrenmişti.

İskoçya'nın dağlık bölgelerinde araba kullanmak başlı başına ilginç bir işti; kartpostallarda görünenden çok daha fazlası olup biterdi hep. Yolun her iki tarafındaki kırlarda pusun hâlâ uykudan uyanmadığı bir kış günü şafak vaktinin sedefsi sessizliğinde bile A9 otoyolunun daha uzun süre boş kalacağından emin olmazdınız. Ne olduğu belirsiz orman yaratıklarının tüylü leşleri asfaltı her sabah yeniden kirletir, zamanın içinde canlı bir varlığın otoyolu doğal yaşam alanıyla karıştırdığı anın donuk imgesi olarak kalırdı.

Isserley de çoğunlukla böyle tarih öncesinden kalma sakin saatlerde işe girişirdi; öyle ki dünyadaki ilk araba onunki olabilirdi. Daha yeni tamamlanmış bir dünyaya indirilmiş gibiydi; sanki dağlar daha tam yerine oturmamıştı ve ağaçlı vadiler her an denize dönüşebilirdi.

Yine de küçük arabasıyla ıssız, hafifçe buğusu tüten yola çıkınca arkasında güneye giden araba trafiğinin oluşması çoğunlukla an meselesi olurdu. Dar bir patikada birbirini takip eden koyunlar gibi sürüp giden trafik, Isserley'in hızı belirlemesinden memnun olmazdı; arabayı daha hızlı sürmeliydi, yoksa korna yiyip çift yönlü yolun dışına atılırdı.

Aynı zamanda anayolda olduğu için ona bağlanan bütün küçük yollara da dikkat etmeliydi. Sanki bu farklılık doğal seçilimle belirlenmişcesine yol tabelaları kavşakların yalnızca birkaçını açıkça gösteriyordu; diğer kavşaklar ağaçların arasına gizlenmişti. Her ne kadar yol hakkı Isserley'in de olsa, kavşakları görmezden gelmek iyi bir fikir değildi. Sabırsızca titreşen bir traktör, her an yaydan fırlamak üzere bir yerlerde bekliyor olabilirdi; eğer yoluna atılacak olursa traktör kendi hatasından pek de zarar görmez, ama Isserley ziftin dört bir yanına saçılırdı.

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

30 Temmuz 2013 Salı

Öteki Erkekler

Öteki Erkekler

Öteki Erkekler, Aras Güngör | Sel Yayıncılık, İnceleme, 216 sayfa, 9789755706337, Temmuz 2013.

Öteki Erkekler: Kadınlık ve erkekler nerede başlar, nerede biter? Türkiye'nin çeşitli yerlerinden iktisadi ve sosyal alanlarından gelen trans erkeklerin aile, eğitim, sağlık, hormon kullanımı, trans geçiş ameliyatları, hukuki süreçleri ve gündelik hayatlarına dair deneyimlerini daha önce dinleyemediğiniz hikayeler anlatılıyor.

Öteki Erkekler, cinsiyet kimliği doğrultusunda ayrıcılığa uğrayan trans erkeklerin seçtikleri kimlikleri dolayısıyla tekrardan şiddete ve nefrete maruz kalmalarını anlatıyor.

Öteki Erkekler kitap içeriği:

Aras Güngör'ün girişi, Başlıca Sorun Alanları ve Görüşmeciler, yedi trans erkekle yapılan görüşmeler, sık sorulan sorular, trans erkekler rehberi, LGBT hareketinin ötekileri - Transerkekler - Barış Sulu, kavramlar, hukuki gerçekçilik, sonsöz - Avukat Ahmet Toköz...


Aras: Kendini cinsel azınlık olarak görüyor musun?

Utku: Cinsel azınlık olarak görmüyorum. Şuna inanıyorum, bizim bilmediğimiz çok fazla insan var, bilmediğimiz için yok gibi geliyor ama varlar. Bunu söylemek, yaşamak, birbirine ulaşmak zor olduğu için azmışız gibi geliyor. Görünür olarak azız, mücadele ederken azız. Ama bence çok fazlayız. Trans erkek, trans, trans kadın... Elimizde 3-4 tane terim var. Liste var. Onlar bile şu an için yetersiz.

Başka çevrelere anlatırken transım diye anlatmıyorum. Anlaşılır olsun diye başka kelimeler kullanarak anlatıyorum; "Tam kadın değilim, biraz erkeksi, kadıncık, oğlan çocuğu" gibi. Mesela uzunca bir müddet boyunca kadıncığı kullandım.

İlginçmiş bu, hoşuma gitti.

Dalga geçerek konuşuyordum. Çünkü kadınlarla aramda bir mesafe olduğunu öyle anlamıştım. Kadın örgütündeydim ve çevremde çok fazla kadın vardı. Ortak bir şeyler yapıyorduk. Mesela topluca makyaj yapmak, saç kestirmek, oje sürmek, ağda yaptırmak gibi. Özel gecelerde beni de hazırlıyorlardı. O zaman mini etek de giyiyordum, hepimiz giyiyorduk. Ben de, "Siz kadınsınız ben de kadıncığım o yüzden bende şöyle duruyor" diyordum. Anlatmak istediğim şu; o kadar terimimiz var ki yani birisi kendine trans diyor, trans erkek diyor ama onun trans erkekten anladığı biçimle benimki aynı değil. Ama biz şu anki kavramlarla bir şeyler yapmaya çalışıyoruz. 

"Transgender"la daha da bakış açımız genişledi diyelim ya da bizi daha çok kapsadı ama "transgender" bir cetvelse, hani bir skala ise "Kadından erkeğe", "Erkekten kadına" terimleri böyle küçücük birer çizgi. Ve her aşamasının adı farklı. Çünkü her aşamasında hem bedenine hem ruh durumuna hem de birçok yaşama isteğine dair onu ifade etmende farklılık oluyor. Ama biz maalesef ki o skalada birkaç terim kullanabiliyoruz.

Cinsiyetini tanımlıyor musun?

Cinsiyetimi tanımlamıyorum aslında, son bir yıldır tanımlamıyorum. Öncesinde kadın olarak tanımlıyordum. Sonra erkek miyim acaba diye sorgulamaya başladım. Nisan ayına kadar herhalde erkek diye düşünüyordum ama Nisan ayında çok ciddi bir tartışma yaşadım kendimle. Çünkü hormon kullanmaya başlayacaktım. Kışı böyle geçirdim.

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

10 Temmuz 2013 Çarşamba

George Orwell - Kitaplar ve Sigaralar | Kitaptan okuma parçası

# George Orwell - Kitaplar ve Sigaralar | Kitaptan okuma parçası #

George Orwell - Kitaplar ve Sigaralar | Sel Yayıncılık, Edebiyat / Deneme, Çeviren Levent Konca, 119 sayfa, Temmuz 2013.

George Orwell iyi ki var, Sel Yayıncılık iyi ki var. 1984'ün yazarından kitaplara, sigaralara, savaşlara, açlığa, yoksulluğa ve ölüme dair sarsıcı metinler.


Kitapçı Anıları

Sahafta çalışırken -sahafta çalışmıyorsanız bu mekanı kafanızda çekici yaşlı beyefendilerin uçsuz bucaksız deri ciltli kitap sayfalarının arasında gezindiği bir tür cennet olarak canlandırmanız ne kadar da kolay- beni en çok etkileyen şey gerçek kitapseverlerin az bulunurluğu olmuştu. Dükkanımızın olağanüstü ilginç bir kitap stoku vardı, ancak müşterilerimizin yüzde onunun bile iyi kitabı kötü kitaptan ayırt edebildiğinden şüpheliyim. İlk baskı züppeleri, edebiyat sevdalılarından fazlaydı ama ucuz ders kitapları için pazarlık yapan doğulu öğrencileri onlardan da çoktu; yine de en çok yeğenleri için doğum günü hediyesi arayan kafası karışık kadınlar geliyordu.


Bize gelenlerin pek çoğu her yerde karın ağrısı olacak, fakat kitapçı için ayrıca sorun olan kimselerdi. Örneğin, "yatalak biri için kitap isteyen" (bu çok yaygın bir istektir) pek sevgili yaşlı bir hanımefendi ve 1897'de çok hoş bir kitap okumuş olan, kendisi için o kitabın bir nüshasını bulup bulamayacağımızı soran bir başka sevgili yaşlı hanımefendi. Ne yazık ki kitabın adını ya da yazarını hatırlamıyor, tıpkı hangi konuyla ilgili olduğunu da hatırlamadığı gibi; fakat kırmızı bir kapağının olduğunu unutmamış. Bunları bir kenara bırakırsak sahafların peşini bırakmayan iki tür bela vardır. Bunlardan birincisi, her gün, bazen günde birkaç kere gelip size işe yaramaz kitaplar satmaya çalışan, bayat ekmek kokulu düşkün adamlardır. Ötekisi, yığınla kitap ısmarlayan ama ücretlerini ödemeyi aklından bile geçirmeyenlerdir. Dükkanda veresiye satış yapmıyorduk ama sonradan gelip kitabı alacaklar için kitapları kenara ayırıyor veya gerekiyorsa kitap ısmarlıyorduk. Bizden kitap ısmarlayan insanların hemen hemen yarısı bir daha geri gelmiyordu. Bu, başlangıçta beni şaşırtıyordu. Böyle bir şeyi neden yapıyorlardı ki? İçeri giriyor, nadir bulunan pahalı kitaplar istiyor, kitabı ayıracağımıza defalarca söz verdikten sonra bir daha asla dönmemek üzere ortadan kayboluyorlardı. Bunların çoğu kesin paranoyaktı. Kendileri hakkında gösterişçi bir şekilde konuşuyor ve nasıl olup da evden üstlerine para almadan çıktıklarına dair son derece yaratıcı, eminim ki çoğu kez kendilerinin de inandığı hikayeler anlatıyorlardı. Londra gibi bir şehirde sokaklarda gezinen yığınla raporlu deli vardır ve bu deliler kitapçıların çekimine kapılma eğilimindedirler; çünkü kitapçılar hiç para harcamadan uzun süre oyalanabileceğiniz az sayıda yerden biridir. İnsan, sonunda bu insanları neredeyse bir bakışta tanır hale geliyor. Zira tüm şaşaalı sözlerine karşın, hallerinde eski püskü ve amaçsızlık dolu bir şeyler vardır. Paranoyak olduğu aşikar birisiyle muhatap olduğumuzda çoğu kez istediği kitapları kenara ayırır, sonra gittiği anda raflara geri koyardık. Hiçbirinin kitapları ödeme yapmadan götürmeye yeltenmediğini fark ettim, onlar için kitabı ısmarlamak yeterliydi; sanıyorum bu onlara gerçekten para harcadıklarını yaşatıyordu.

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

4 Temmuz 2013 Perşembe

Küçük İskender - Ali | Kitaptan iki şiir

# Küçük İskender - Ali | Kitaptan iki şiir #

Küçük İskender - Ali | Sel Yayıncılık, Şiir, 133 sayfa, Temmuz 2013.

küçük İskender, Ali ile şiirde inatlaştığı, direndiği şeyleri bir kez daha gözden geçiriyor; yeniden deniyor ve ulaştığı yalanları, yanlışları şuursuzca paylaşıyor. Çünkü şuurun da sistemin öngördüğü bir disiplin ve baskı olduğunu kanıtlayacak ipuçlarına ulaştı.

                  

ali

Öyleyse ben size hep Ali diyeceğim
Aşk bazen çok Ali

Mehmetler ölüyor, Aliler öldürülüyor çünkü
ayşelerse doğuştan ya dul ya evli
Ayşe bazen çok Ali

İçimizdeki isimlere yeni bir şans vermeli,
Gidenin peşine düşmeden
Ölenin duasını etmeden
Mümkünse sade, mümkünse seviyeli

Yalnızlık unutuluyor, ayrılıklar unutturuluyor çünkü
Kalanlarsa bile bile ya sessiz ya deli

Öyleyse ben size hep Ali diyeceğim
Hikâyenin gerisi zaten çok belli
Dertler zarifse vakit almaz teselli
Hoş geldin esvabımın cevabı, aklımın zamanı
Aşk bazen insandan çok evveli

Öyleyse ben size hep Ali diyeceğim
Aşk bazen çok Ali

---

plaj

Plaj. Plajda bir staj gibi başladı bitti yaz
Güzel kadınlar gördüm hepsi de üç metre kumaş ve bikini
Soyunmuştu kimi, kimi tamamen örtünmüştü
Bana uzaktan yaz sadece ağustosmuş gibi görünmüştü

Ah birinin sutyeni açıldı, doğaya ve süt ve çocuk karıştı
Alışkanlıktan olsa gerek üç gözlerimi kapadım, evet üç
Gözlerim suyla, bu çırpınışla kamaştı
Gözlerimi kapadım ve bir kapıyı açtım kumlar arasında
Dişi aşk için yaşar, erkek sevişmek için ve
Birini seçmem gerekiyordu, yüzdüm, boyumu geçtim

Boğulduğum gece vurmadım kumsala ve bile bile
Fırsat bu fırsat dedim, üç kulaç daha, ah işte şimdi gençtim

Çıktım kıyıya taze midyeler içinden bir şişe buz rakı içtim

---

Bu alıntılar tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

27 Haziran 2013 Perşembe

Ferit Edgü - Çığlık | Kitaptan okuma parçası

# Ferit Edgü - Çığlık | Kitaptan okuma parçası #

Ferit Edgü'nün Çığlık kitabında yirmi öykü bulunmaktadır. Kısa, sert, sesli ve sessiz çığlıkların öyküleri... Ustadan bir okuma şöleni...


Çığlık

Hayır, bağırmadım. Ben bağırmadım. Bağıran ben değilim. Bağırmam için özel bir neden yoktu. Hiçbir gerek. Hiçbir gerekçe. Ben yalnızca gördüm: Üç kişi bir adamı sürüklüyordu. Adam ise, onlarla gitmek istemiyordu. Bir ara ellerinden kurtulup, kendini yolun kıyısındaki hendeğe atmayı başardı. Tam o sırada da bir ses duyuldu. Biri bağırdı. Daha doğrusu bir çığlık attı. Bir erkek sesi de olabilirdi bu, bir kadın sesi de. Çığlığı duydum. Ama ne dediğini duymadım. Gel mi diyordu? Kaç mı diyordu? Buradayım mı diyordu? Ardında mıyım diyordu? Anlamadım. Bu çığlık üzerine, adamı zorlayanlar (bir anda hendeğe atlayıp, adamı karga tulumba edip yola çıkartmışlardı), bir an durup çevreyi dinlediler. Demek onlar da duymuştu çığlığı. Ama pek önem vermemiş olmalılar ki, yeniden sürüklemeye koyuldular adamı.


Bu ne zorbalık, dedim kendi kendime. Güpegündüz bir adamı sürüklüyorlar ve karşı koyan bir Tanrı kulu yok. Sonra yeniden duydum o çığlığı. Bağıran, sürüklenen kişi değildi bu çığlığı atan. Ben de olmadığıma göre, onu sürükleyen zorbalar da olamayacağına göre nerden geliyordu bu çığlık? Demek çevrede birisi vardı, ama onu göremiyorduk (ne ben, ne onlar).

Bu çığlık sanki bana yöneltilmiş bir çığlıktı. Bana, orda olduğumu ansıtıyor, adamı kurtarmamı istiyordu. Ama üç hayduta karşı, benim, tek başıma elimden ne gelirdi? Hem suçlu kimdi, güçlü kimdi, bunu bile bilmiyordum. Daha doğrusu güçlüleri görüyordum. Bilmediğim, görülen, sürüklenen adamın suçlu olup olmadığıydı. Nasıl bilebilirdim? Benim orda olmam bir rastlantıydı. Yalnızca bir rastlantı. Eğer bir rastlantı sonucu orda olmasaydım, olup biteni görmeyecektim. Bu olayın tanığı olmayacaktım. Ben görmediğime göre başkası da görmeyecekti. Çünkü başkası yoktu. Ama, dedim kendi kendime, ben burda olmasaydım, o zaman belki bir başkası burda olacaktı. Her olayın mutlaka bir tanığı vardır.

---

Ferit Edgü - Çığlık | Sel Yayıncılık, Öykü, 94 sayfa, Haziran 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

25 Haziran 2013 Salı

George Orwell - Kitaplar ve Sigaralar

# George Orwell - Kitaplar ve Sigaralar #

George Orwell'ın Kitaplar ve Sigaralar kitabı ilk kez Türkçede Levent Konca çevirisiyle Sel Yayıncılık'tan çıktı.

                   

Kitap dünyasında ve doğrudan okurların dünyasında sürekli karşılaştığımız bir soru vardır: “Kitaplar, gerçekten de okuyucuların yakınmalarına neden olacak kadar pahalı mıdır?”

"Yurt dışında kitaplar ucuz, Türkiye'de ise çok pahalı," cümlesini kim bilir kaç defa duymuşsunuzdur. Hal böyleyken ülkemizdeki korsan kaset, CD ve kitap satışlarının bir türlü önüne geçilemedi yıllardır.

George Orwell, 1984 kitabıyla hâlâ anılmaya ve okunmaya devam ediyorsa bu durum, onun yazdıklarının güncelliğini ve metinlerinin kalitesini koruması sayesindedir.

George Orwell, Kitaplar ve Sigaralar kitabında makalelerini bir araya getiriyor. Kitapların gerçekten alım gücümüzün üstünde olup olmadığını araştırmaya başlıyor. Kitaplar için harcanan parayla, kitap tiryakilerinin sigaraya harcadığı parayı mukayese etmeye başlıyor. Bu noktada aklımıza birkaç yıl öncesinden bir Onur Caymaz röportajı geldi. Caymaz'a kitapların gerçekten pahalı olup olmadığı sorulmuştu ve Caymaz da şuna yakın bir cevap vermişti: "Hayır, kitapların gerçekten çok pahalı olduğunu düşünmüyorum. Sigaraya, alkole, benzine sürekli zam yapılıyor ve kimsenin bir şey dediği yok. Bir alkoliğin alkol fiyatlarından yakındığını pek duymadım; ona pahalı bile gelse yine de alkolünü gidip alıyor. Kitap neden alınmasın?"

Kitaplar ve Sigaralar, hem yazarlık hayatını devam ettiren hem eleştirmenlik yapan hem de sahaflarda çalışan George Orwell'ın, kitap eleştirmenliğinin handikaplarından başlayıp sansüre kadar devam eden geniş bir skalada edebiyat dünyasına dair anladıklarından bir araya gelmiş makalelerini sunuyor bizlere. 

George Orwell, yaşadığı yılların politik duruşuyla birlikte yayıncılık dünyasını yönetenlerin ve okurların bir panoramasını seriyor önümüze.

Sahafta çalışırken –eğer sahafta çalışmıyorsanız bu mekanı kafanızda çekici yaşlı beyefendilerin uçsuz bucaksız deri ciltli kitap sayfalarının arasında gezindiği bir tür cennet olarak canlandırmanız ne kadar da kolay– beni en çok etkileyen şey gerçek kitapseverlerin az bulunurluğu olmuştu. İlk baskı züppeleri, edebiyat sevdalılarından daha fazlaydı; ucuz ders kitapları için pazarlık yapan doğulu öğrenciler onlardan da çoktu; ama en çok yeğenleri için doğum günü hediyesi arayan kafası karışık kadınlar geliyordu. Örneğin 1897’de çok hoş bir kitap okumuş olan, kendisi için o kitabın bir nüshasını bulup bulamayacağınızı soran sevgili yaşlı hanımefendi. Ne yazık ki kitabın adını ya da yazarını hatırlamıyor, tıpkı hangi konuyla ilgili olduğunu da hatırlamadığı gibi; fakat kırmızı bir kapağının olduğunu unutmamış.

George Orwell - Kitaplar ve Sigaralar | Sel Yayıncılık, Edebiyat / Deneme, Çeviren Levent Konca, 118 sayfa, Temmuz 2013.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Sel Yayıncılık'tan Temmuz 2013 kitapları

# Sel Yayıncılık'tan Temmuz 2013 kitapları #

Sel Yayıncılık, Temmuz ayında üç yeni kitap çıkartarak okurlarını mutlu edecek. Küçük İskender'in yeni şiirlerinin yer aldığı Ali, George Orwell'ın denemelerinden oluşan Kitaplar ve Sigaralar, Aras Güngör'ün LGBT Dizisi'nden Öteki Erkekler kitapları yayınevi külliyatına ekleniyor.

1) Küçük İskender - Ali

küçük İskender, Ali ile şiirde inatlaştığı, direndiği şeyleri bir kez daha gözden geçiriyor; yeniden deniyor ve ulaştığı yalanları, yanlışları şuursuzca paylaşıyor. Çünkü şuurun da sistemin öngördüğü bir disiplin ve baskı olduğunu kanıtlayacak ipuçlarına ulaştı.

Aşk bazen çok Ali!


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

2) George Orwell - Kitaplar ve Sigaralar

Kitaplar ve Sigaralar, eleştirmenlik ve sahaflık da yapmış olan Orwell’ın sansürden başlayıp eleştirmenliğin çelişkilerine uzanan geniş bir yelpazede edebiyat camiasına ilişkin gözlemlerinden oluşan makalelerini bir araya getiriyor. Edebiyat dünyasına ve bu dünyadaki ilişkileri yöneten ve yönlendiren etiğe ilişkin özgün bir bakış açısı sunan Orwell, yazar, eleştirmen ve okurların panoramasını dönemin politik atmosferi eşliğinde değerlendiriyor.


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

3) Aras Güngör - Öteki Erkekler

Öteki Erkekler, ikili cinsiyet sisteminin kadınlık ve erkeklik hatlarını çizen, toplumsal cinsiyet duvarlarında oyuklar açan yedi trans erkeğin deneyimleri ile geçiş sürecinde olanların yararlanabileceği bir rehber ve konu üzerine başlıca kavramların açıklamalarından oluşmaktadır. Türkiye’nin farklı bölgelerinden, farklı etnik, ekonomik ve sosyal alanlarından gelen trans erkeklerin aile, eğitim, sağlık, hormon kullanımı, trans geçiş ameliyatları, hukuki süreçleri ve gündelik hayatlarına dair deneyimlerini içeren Öteki Erkekler’de daha önce dinleyemediğiniz hikayeler anlatılıyor.


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

11 Haziran 2013 Salı

Sel Yayıncılık'tan yeni kitaplar, Haziran 2013

# Sel Yayıncılık'tan yeni çıkan kitaplar, Haziran 2013 #

Sel Yayıncılık, Haziran ayında yine birbirinden kaliteli kitapları okurlarıyla buluşturdu. Bu kitaplar; Kültür ve Materyalizm, Gündelik Hayatın Eleştirisi 2, Derinin Altında, Çığlık...

1) Raymond Williams - Kültür ve Materyalizm

Raymond Williams’ın kültürel materyalizmi, klasik Marksist teorideki kültür kavramını ve tarihsel materyalizmi farklı bir biçimde ele alarak kültürün ve özellikle edebiyatın sosyolojik incelemelerdeki yerini, politikayla ilişkileri bağlamında yeniden yorumluyor.


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.


Henri Lefebvre iktidar ilişkilerinin, meta fetişizminin ve yabancılaşmanın her gün yeniden üretildiği, buna rağmen değişimin ve devrimlerin gerçek temeli olmaya devam eden gündelik hayatın eleştirisine odaklandığı üç ciltlik çalışmasının giriş niteliğindeki ilk cildinin ardından, Gündelik Hayat Sosyolojisinin Temelleri isimli bu ikinci ciltte, konuyu incelemek için gereken yöntem ve teorik kategorileri ele alıyor.


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

3) Michel Faber - Derinin Altında

Britanya’nın en saygın ödüllerinden Whitbread finalisti Derinin Altında’da, Michel Faber’ın doğayı bir yabancının gözlerinden anlatarak ve insanı kurban sandalyesine oturtarak kurduğu gizemli ağın altında insan-doğa ilişkisine dair çarpıcı bir hiciv yatıyor.

4) Ferit Edgü - Çığlık

Konuşan hayvanların, susan insanların, sesli ve sessiz çığlıkların öyküleri var bu kitapta.

Öykü sanatının, öykünme değil yaratma olduğunun bilincindeki bir kalemden çıkan yirmi-iki öykü. Bir okuma şöleni.

kitap

7 Haziran 2013 Cuma

Allen Ginsberg - Toplu Halüsinasyon | Kitaptan okuma parçası

# Allen Ginsberg - Toplu Halüsinasyon | Kitaptan okuma parçası #

Bir dönemin çağdaş sanatçılarına ve toplumsal gelişmelere ilişkin görüşlerinin yer aldığı yazılardan oluşan Toplu Halüsinasyon'da Allen Ginsberg, alternatif yaşam tarzlarını savunurken, güncelliğini koruyan kültürel ve politik atmosferi de resmediyor.

"Ginsberg, ‘Toplu Halüsinasyon’ adlı denemeler toplamında, herkese seslenip, herkesi uyarıyor. Yaşadığı bu dünyanın, hayatın nasıl daha anlamlı bir hale gelebileceğini düşünen, kendimiz kadar başka insanların da bizimle aynı haklara sahip olması gerektiğine inanan herkes ona kulak vermeli. Onun gibi düşünmeyenler ise ezberlemeliler!" - Çağlayan Çevik

                     

- Siyaset Yaşamı -

Şiir, Şiddet ve Titreyen Koyunlar ya da Bağımsızlık Günü Manifestosu

Yakın tarih, insanlığa mekanik bir bilinç düzeyi dayatmak ve insan sezgisinin her insanda bulunan ve bireyin kendi Yara-dan'ıyla paylaştığı benzersiz parçasının tüm tezahürlerini yok etmek için yapılan muazzam komplolarla doludur. Düşünsel bireysellik neredeyse tamamen sindirilmiş durumda.

Erişimimiz altında bulunan ve davranışlarımıza yön verebilecek günümüz tarihsel verileri kitlesel iletişim sistemleriyle kafamıza doldurulan şeylerden ibaret. En içten, en kişisel duyarlılıkların ve itirafların en çok yasaklandığı, alay edildiği ve bastırıldığı yer de bu medyanın ta kendisidir.

Bununla birlikte Amerika'nın kitlesel bilincinde de bir çatlak açılmış durumda; eli kulağında bekleyen sinir gazlarıyla, evrensel ölüm bombalarıyla, art niyetli bürokrasilerle, gizli polis örgütleriyle, Tanrı'nın kapısını açan uyuşturucularla, Dünyadan giden gemilerle, gizli kimyasal terörle, kötü düşlerle dolu muazzam bir ulusal bilinçaltı cehennemi algısının oluşmasıyla açılmış bir çatlak bu.

Kitlesel iletişim sistemleri sadece resmi gerçeklik düzeyinde bir iletişim sağladığından, gizli bilinçaltı yaşamının ulaştığı boyutları kimse bilmiyor. Amerika'da hiç kimse ne olacağını bilmiyor. Aslında denetim hiç kimsenin elinde değil. Amerika bir sinir krizi geçiriyor. Şiir, hem bireyin gizli ruhuna hem de tüm bireyler yaratıcılarının gözünde bir olduğundan dünyanın ruhuna yönelik bireysel sezgilerin kaydıdır. Dünyanın da bir ruhu var. Amerika bir sinir krizi geçiriyor. San Francisco, yalnızca birkaç kişinin, yani şairlerin, kitlesel bilinç çatlağında yeni bir şeyler görme şansını, cesaretini ve şansını bulduğu pek çok yerden biri. Bu kişiler kendi doğalarına, devletlerin doğasına ve Tanrının doğasına ilişkin bir öngörü sahibi oldular.

Bu nedenle, kentin şairlerinde büyük bir heyecan, keder, kehanet, gerginlik, intihar, gizlilik ve gayet ulu orta bir neşe hakimdi. Bireysel algıları kitlesel iletişim basmakalıplarıyla şekillendirilecek kadar zayıf olan halktan kimselerse bu sezgilerin karşısında yer alıp onları inkar ettiler. İşe polis ve gazeteler karıştı; Hollywood'un çılgın yapımcılarıysa şu sıralar bu mizansenin zekadan yoksun şablonunu hazırlıyorlar.

Şairler ve onlarla aynı etkinliklerde yer alanlar yahut giyimiyle, saçıyla ya da davranışıyla zeka ya da farkındalık belirtisi gösterenler aşağılanıyor. Bilincini değiştirip önsezilerini geliştirmek için bazı yararlı uyuşturucu maddeleri (marihuana) kullananlarımız sokaklarda polis tarafından avlanıyor. Yüzyıllardır serbestçe kullanılan halüsinojen bir madde olan peyote tutuklanma cezası konularak yasaklandı. Afyon ve eroin kullananlar uzun süreli hapis ve ölümle tehdit ediliyor. Amerika'da uyuşturucu müptelası olmak, Nazi Almanyası'nda Yahudi olmak gibi bir şey.

Merkezi hükümetin teşvikiyle her eyalette, aydınlanmışlara zulmetmek, uyuşturucular hakkındaki resmi yalanlarla halkın beynini yıkamak ve manevi arayışlarından rahatsız oldukları bağımlıları yok etmek için muazzam bir sadist polis bürokrasisi oluşturuldu.

Ezberlenmiş cinsellik kalıplarından uzaklaşanlar, dinginciler, yani para için çalışmayan, yalan söylemeyen ve silah üretmeyenler ya da cinayet ve tehdit için orduya katılmayanlar; hayaller kurarak aylaklık etmek, düşünmek, düşlerle dinlenmek isteyenler, kendi başlarına hareket etmek, Demokrasiden esinlenerek' halk arasında dobra dobra konuşmak isteyenler... Amerika'da böyle insanların ruhsal durumlarının akıbeti ne olacak peki şimdi? Ekonomisi büyük ölçüde savaşın ruhsal ve mekanik hazırlığının boyunduruğu altında olan Amerika'da?

Ana akım kitlesel iletişim organizasyonlarına pısırık sadakatleri yüzünden hem kendi içsel doğalarına hem de mutlak bireyselliğin herhangi bir belirtisine tahammül edemeyen bir simsarlar sürüsü bugüne dek bu öngörüleri dışa vuran edebiyatla dalga geçti, bu öngörüleri yanlış yorumladı ve baskı altına almaya çalıştı. Burada gazetecileri, ticari yayıncıları, kitap eki hazırlayanları, bir yığın edebiyat profesörünü vesaire kastediyorum. Şiirden nefret edilir oldu. Bütün akademik eleştiri ekolleri, doğal ruh anlayışının bir mitten ibaret olduğunu kanıtlamak için birbiriyle yarış etmeye başladı. San Francisco'da ortaya çıkan şiir rönesansı çirkinlikle, öfkeyle, kıskançlıkla, iğneleyici sözlerle, tepeden bakan asık suratlı itirazlarla karşılandı.

Ve tabii şiddetle. Polis, gümrük memurları, postane çalışanları, büyük üniversitelerin yönetim kurulları tarafından. Güce duyduğu sevdanın, insanları bir fikir ya da algı farkı yüzünden itip kakabilecek konuma getirdiği herkes tarafından.

Tehlike çok büyük. Karşımızda materyalizmle çıldırmış bir Amerika, polis devleti bir Amerika, sahte otoriter imajını korumak uğruna dünyayla savaşmaya hazırlanan cinsiyetsiz ve ruhsuz bir Amerika duruyor; Walt Whitman'ın yoldaşlarının vahşi ve güzel Amerika'sı ya da William Blake ve Henry David Thoreau'nun tek tek her bir bireyin manevi bağımsızlığının Amerika'ya, evrene ve tüm dünyanın soyut bürokrasilerine ve otoriter resmiyetlerine bedel olduğu o eski Amerika değil.

Yalnız o manevi dünyaya girmiş olanlar biliyor dünyevi otoritenin aldatıcı görüntüsünün ne kadar gülünç olduğunu. Ve er geç herkes giriyor bu manevi alana, yaşamda yahut ölümde.

Amerika'da ne kadar ikiyüzlü insan var? Keşfetmekten duyduğu korkuyla titreyen ne kadar koyun var? Olduğumuz gibi olmadığımızı söyleyen nasıl bir otorite yarattık kendi üzerimizde? Sanatın dünyaya açılmasını kim engelliyor?

---

Allen Ginsberg - Toplu Halüsinasyon | Sel Yayıncılık, Toplu Yazılar, Çeviren Süha Sertabiboğlu, 400 sayfa, Nisan 2013.

Bu alıntı tanıtım amamçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Salah Birsel - Nezleli Karga | Kitaptan okuma parçası

# Salâh Birsel - Nezleli Karga | Kitaptan okuma parçası #

Hangi yazar, hangi kitabın sakalına maşallah oturttu, hangi kitaba fil tufanı denilen tufanla tetik düşürttü? Benim merakım da budur.” Türk edebiyatının özgün ismi Salâh Birsel, bir yılını yansıttığı günlük tadındaki denemelerinde yine daldan dala atlıyor, şiirlerin ve şairlerin, kitapların ve yazarların arasında dolanırken bazen kafasını kitaplığın rafına vuruyor, bazen kitap elde uyuyakalıyor.

                

3 Ocak 1990

Dekorasyon dergisine (Ocak 1990) oğlum Salâh Birsel'in kendi çalışma odalarını (can kuşu daha kafeste çırpınırken) anlatmasıdır:

İlk kitaplığım aşk ve korsan kitaplarından oluşur. 15 yaşıma değin sürdü bu sultanlık. Aptullah Ziya Kozanoğlu'nun Türk Korsanları, Reşat Nuri'nin Çalı Kuşu, Dudaktan Kalbe, Akşam Güneşi adlı romanları başı çekerdi. Bir kıyıda Güzide Sabri'nin Ölmüş Bir Kadının Evrak-ı Metrukesi, Peyami Safa'nın Zıpçıktılar, Orhan Seyfi Orhon'un Aşkım Günahımdır kitapları da sessiz sessiz otururlardı. Şimdiler, Orhan Seyfi ile Peyami'nin bu kitaplarının adlarını ansiklopedilerde bile bulamazsınız.

Nedir, beni kendime getiren ilk kitaplar Sait Faik'in Semaver, Sabahattin Ali'nin de Değirmen'i olmuştur. Artık lisedeydim. Şiir kitapları olarak da Necip Fazıl'ın Ben ve Ötesi'ne, Nâzım Hikmet'in de Benerci Kendini Niçin Öldürür ve Sımavnalı Şeyh Bedrettin'ine yanaşmıştım. Nâzım'ın Gece Gelen Telgraf'ı da vardır. Ama bu basılı değildi, daktilo ile çoğaltılmıştı. Haa bir de Cahit Sıtkı'nın Ömrümde Sükût kitabını okumuştum. Zaten şiir kitabı olarak ortalarda pek bir şeyler yoktu.

Bütün bunları camlı bir dolap bağrında barındırırdı. 1940'larda İstanbul'a göç edince aşk ve korsan kitaplarından kurtuldum. Ama kitaplığım da elden gitti. Bu kez kitaplığım 30X45 boyutunda bir sandıktan başka bir şey değildi. Yazarlarım da değişmişti. Artık edebiyatı Fransızca'dan izliyordum, ilk okuduğum roman Andre Maurois'nın Ruh Tartıcısı'dır. Tatsız bir şeydi. Maurois, insanın bedeninden, ölümünden sonra, bilye gibi yuvarlak bir ışığın ayrıldığını, bunun da insanın ruhu olduğunu ileri sürüyordu. Kitabı hiç sevmediğim halde sonuna dek okudum. Ben elli yaşlarıma gelinceye kadar başladığım bir kitabı, kötü de olsa, bitirmeden elimden bırakmazdım. Sonraları bu alıklığımdan vazgeçtim. Çünkü siz mıymırık bir kitabın üstünde oyalanırken, öte yanda sizi bekleyen binlerce şahyapıt vardı.

Maurois'dan sonra Dostoyevski'nin Karamazof Kardeşler'ine, Amerikan yazarı Sinclair Lewis'in Babbitt'ine yöneldim. Bu ikincisi beni pek sardı. Bir salon sosyalistinin öyküsüydü bu. Derken Panait İstrati'ye tutuldum. 1943 yılında da onun Baragan'ın Devedikenleri'ni Türkçeye çevirerek yayınladım. Sandıkların sayısı da ikiye yükselmişti. Andre Breton, Apollinaire, Jules Supervielle, Paul Eluard, Alfred Jarry ve Max Jacob bir selam çakıyor ve hop sandıktan içeri. Max Jacob'un Genç Bir Şaire Öğütler'ini de 1955 yıllarında çevirdim. 1960'da yayınlandı. Baudelaire ile Mallarme'ye ise sonraları el attım. Maiakovski, Lorca, Rilke, Neruda onlardan çok önce sandıktaki yerlerini aldı.

50'li yıllarda sandık-kitaplıklarım bir de sinema kitaplarıyla tanıştı. İki-üç sinema dergisine abone de olmuştum. (L'Avant-Scene du Cinema, Filmoloji). 60'lı yıllarda sinema kitaplarının yanına tiyatro kitapları da sokuldu. O yıllarda bir sürü oyun da çevirdim (Jean Genet, Audiberti, Marcel Ayme, Marguerite Duras vb.). aralıkta resim kitapları da ağır basmaya başlamıştı.

Kitaplarımı sandıklardan ancak otuz yaşımda, 1950 yılında kurtarabilmiştim. Üçer raftan oluşan üç etajer yaptırmıştım. Ama yine sandıklar gündemdeydi. 1960 yılında Ankara'ya göç ettiğimde onları da oraya taşıdım. Birkaç yıl sonra ise sekizer raflı, 1.10 genişliğinde altı kitaplığın lafle estibaşısıydım.

1977'de İstanbul'a dönünce yeni raflar yaptırmak zorunda kaldım. Çünkü kitaplar ha bire çoğalıyordu. Günlüklerden sonra tarih kitapları da bir yere sığmaz olmuştu. Derken holden yatak odasının kapısına değin uzanan koridorun sol duvarını da raflarla kapattım.

Şimdiler evin üç odasından ikisi kitaplarımla dudak dudağa. Asıl çalışma odam, kapısı koridordaki kitaplığın karşısına gelen odadır. Yazı masam da orada. Yazıdan yorgun düşünce salonun yanındaki ikinci odaya geçerim. Orda hem dinlenir hem çalışırım. Bunun için gezici, ufarak bir masam da vardır. Yazı makinemi de kimi zaman onun üstüne yerleştiririm. Kimi zaman da bu zittirik masayı salona taşır, ordaki bir koltukta da dinlenmeli çalışmayı sürdürürüm. Yazmıyorsam, okuyorum demektir.

Salonda da kimi dergi koleksiyonlarını taşıyan bir etajer vardır. Ayrıca balkonda ve yatak odasında duvara çakılmış raflar. Yatak odasındakilere kimi zaman başımı vurduğum da olur. Eskiden kitaplarımı ben gözler, onlara çoğalması için büyük bir özen gösterirdim. Şimdiler kitaplarım benim üzerime titriyor. Gözetleme işini de onlar aldı üstüne. Gün 24 saat gözlerini benden ayırmıyorlar. Ama ben de biliyorum ki onların efendisi artık ben değilim. Onlar benim efendim.

---

Salah Birsel - Nezleli Karga | Sel Yayıncılık, Edebiyat / Deneme, 112 sayfa, Haziran 2013.

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

13 Mayıs 2013 Pazartesi

En kapsamlı Kafka biyografisi yazarı Reiner Stach İstanbul'a geliyor

# En kapsamlı Kafka biyografisi yazarı Reiner Stach İstanbul'a geliyor #

Reiner Stach'ı özel kılan ve ilgimizi çeken özelliği dünyanın sayılı Franz Kafka uzmanlarından birisi olmasıdır.

                                

Geçtiğimiz hafta tüm zamanların en kapsamlı Franz Kafka biyografileri sayılan Kafka - Karar Yılları ve Kafka - Kavrama Yılları kitaplarını Türkçeye Sezer Duru çevirisiyle kazandıran Sel Yayıncılık damgasını vurmuştu. Ülkemizde de fanatik okurları bulunan Franz Kafka'yı birçok açıdan "özel yazar" yapan nokta mevcut elbette. Ancak Kafka'nın ölümünden önce en yakın arkadaşı Max Brod'a, kendisine ait olan metinleri yakmasını söylemesi dünya edebiyat tarihinin en dikkat çekici hikâyelerinden biridir.

                               

Şimdi de S. Fisher Vakfı ve Goethe Institut'ün birlikte düzenledikleri bir etkinlik gerçekleştiriliyor. 15 Mayıs 2013 tarihinde saat 19:30'da düzenlenecek olan bu etkinlik, Kafka biyografi kitaplarından Almanca ve Türkçe metinler okunmasını ve projenin önemi üzerine eğilmeyi kapsıyor.

Bu etkinlik ücretsiz düzenlenecek olup Kafka severlerin tümü davetlidir.

Goethe-Institut İstanbul, Kütüphane
Adres: Yeniçarşı Cad. 32 Beyoğlu
Sunumlar Almanca ve Türkçe olacak, ancak çeviri yapılmayacaktır.

10 Mayıs 2013 Cuma

Sel Yayıncılık'tan yeni kitaplar, Mayıs 2013

# Sel Yayıncılık'tan yeni çıkan kitaplar, Mayıs 2013 #

Sel Yayıncılık Mayıs ayını, Franz Kafka biyografileri dışında, dört yeni kitapla karşıladı. Küçük İskender külliyatının önemli bir kitabı Eflatun Sufleler bir kez daha basıldı; Selçuk Altun'un her ayın ilk perşembesi yayımlanan Cumhuriyet Kitap Eki'ndeki yazıları Kitap İçin 3 olarak yayımlandı. Kemal Varol'un toplu şiirlerinin yer aldığı Bakiye ve Monique Wittig'in Straight Düşünce'si okurlarla buluştu.

1) Küçük İskender - Eflatun Sufleler

küçük İskender, 1980 sonrası birer mülteci durumuna gelmiş ve ülkesi olmayan şairleri, sinemacıları, müzisyenleri, kaçıkları, teşhircileri yazarken, -belki de- hepimizin ara sıra terk etmesi gerekli olan coğrafyanın da bir özetini sunuyor.

Haydar Ergülen, İlhan Berk, Mondo Trasho, bir şişe cin tonik gibi nesne ya da isimlerin tokalaşmayı ihmal etmediği Eflatun Sufleler, okuduğunuz ve yazdığınız her şeyin imha edilmesinin artık zorunlu bir misyona dönüştüğünün de anonsu…

                                             

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

2) Selçuk Altun - Kitap İçin 3

“Herkes kitap sevsin diye kat etmeyeceği yol yok. Selçuk Altun: Nefes aldığı ‘kitap içindir’.” Birhan Keskin

                                              

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

3) Kemal Varol - Bakiye - Toplu Şiirler

"Kemal Varol'un şiiri, bütünüyle bireysel bir ses ile atavist bir yönsemenin birbirine sarmalanarak ve birbirini çelerek ilerleyişi. Kıvılcımlar çaktırarak..." - Orhan Koçak

                                            

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

4) Monique Wittig - Straight Düşünce

Bugüne dek Türkçede yalnızca “Lezbiyenler kadın değildir,” cümlesiyle anılan Wittig’in görüşleri ilk kez Straight Düşünce ile bütünlüklü bir biçimde aktarılıyor.

Queer Düş’ün serisinin çerçevesi ve politik söyleminin oluşmasında belirleyici isimlerden Wittig'in ortaya attığı düşüncelerin bugün hâlâ önemini koruduğunu, kuramından politik bir mücadele aracı inşa edilebileceğini düşünüyoruz.

                                          

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

8 Mayıs 2013 Çarşamba

Küçük İskender - Eflatun Sufleler

# Küçük İskender - Eflatun Sufleler #

Küçük İskender, Eflatun Sufleler adlı deneme kitabıyla okurlarını tekrar selamlıyor...

                                                 

“İçinizdeki devlet”in nüfusu nasıl artar?

Kediler ya da anarşistler, neden doğum izinlerini kullanmazlar?

Önemli olan, tam da bu kalabalığın ortasına düşmüş olanların yaşamasına izin vermek mi, yoksa organize bir şekilde ortadan kaldırılmalarını gözlemlemek mi?

Eflatun Sufleler, bu patolojik müdahaleyi açıklamak ve hastalığa müdahale etmek yerine, onunla birlikte nasıl yaşanacağını, gerektiğinde habis kısımların neden anıtlaştırılması gerekeceğini anlatan bir başlangıç karması.

küçük İskender, 1980 sonrası birer mülteci durumuna gelmiş ve ülkesi olmayan şairleri, sinemacıları, müzisyenleri, kaçıkları, teşhircileri yazarken, -belki de- hepimizin ara sıra terk etmesi gerekli olan coğrafyanın da bir özetini sunuyor.

Haydar Ergülen, İlhan Berk, Mondo Trasho, bir şişe cin tonik gibi nesne ya da isimlerin tokalaşmayı ihmal etmediği Eflatun Sufleler, okuduğunuz ve yazdığınız her şeyin imha edilmesinin artık zorunlu bir misyona dönüştüğünün de anonsu…

Küçük İskender, Eflatun Sufleler, Edebiyat / Deneme, Mayıs 2013, Sel Yayıncılık.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

6 Mayıs 2013 Pazartesi

En kapsamlı Kafka biyografisi çıktı!

# En kapsamlı Kafka biyografisi çıktı! #

Bu zamana kadar yazılmış en kapsamlı Franz Kafka biyografi kitapları 2 cilt halinde Sel Yayıncılık'tan Sezer Duru'nun Türkçesiyle çıktı! 1. Cilt Kafka - Karar Yılları, 2. Cilt de Kafka - Kavrama Yılları adıyla yayımlandı. Her iki kitap da ciltli edisyonuyla okuyucuyla buşuşuyor. Dava, Şato, Amerika, Milena'ya Mektuplar gibi kitapların yazarı efsane Kafka'nın hayatını merak edenlere...

                         

Dünya edebiyatının en önemli yazarlarından Franz Kafka üzerine sayısız inceleme ve kitap yayımlanmış olmasına rağmen, Kafka'nın varoluşunun merkezine uzanan kapsamlı bir biyografi yoktur. Dünyanın en önemli Kafka uzmanları arasında olan Reiner Stach söz konusu açığı bu çalışmayla kapatmayı başardı.

Çalkantılı bir dönemde yaşamış olan Praglı sigorta memuru Franz Kafka yapıtlarıyla dünyanın her köşesinde günümüze kadar süren kültürel bir şok dalgası nasıl yaratabilmiştir? Stach bu sorunun yanıtını, yazarın yapıtlarını, mektuplarını ve özel hayatıyla ilgili tüm belgeleri titizlikle inceleyerek yanıtlıyor.

Kafka dünyasının atmosferine panoramik bir bakış sunan bu biyografi, yazarın gündelik yaşamının izleğini çizerken okura sanki bir film izlediği duygusunu veriyor.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap