iletişim yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iletişim yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2014 Pazar

Bozkırın Uzak Bahçeleri

Bozkırın Uzak Bahçeleri, Ethem Baran tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | İletişim Yayınları, Hikaye, 9789750515767, 146 Sayfa, Ağustos/2014
 
Kitabın 13. ve 14. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Birden uçan kuşlar durdu, kuşların arasında kalan gökyüzü durdu, göğün yüzünü okşayan yamalı bulut, bulutun ucunun değdiği tepe, tepeyi bekleyen, beklerken kendi gölgelerine sığınıp serinlemeye çalışan üç-beş bodur ağaç, ağaçların en kısa olanından haylaz bir çocuğun henüz olgunlaşmadığını bile bile sırf pislik olsun diye koparıp bir kez ısırdıktan sonra tükürdüğü dağ armudunun yakındaki düzlükte dinlenen dereye attığı, derenin de bir ara akacağı tutup ağırdan da olsa koynunda beleye uyuta döndüre dolaştıra götürüp şehrin ortasından geçen kendinden büyük derenin sularına emanet ettiği yaralı dalı durdu, dalın taş köprünün altından geçerken durduğunu gördükleri anda köprünün üstünden suya taş atan çocukların ellerindeki taşlar durdu, suyu halkalandıran taş, taşın suya düştüğü anda çıkardığı ses durdu, suyun sesine yukarıdan, salkım söğüdün gümüş dallarından cıvıltılarını döken serçeler, onların küçük ve hızlı esintilerini minik kanatlarında taşıyarak un pazarındaki buğday yığınlarının dibine bırakan arkadaşları, uçup konan uçup konan, pır oraya pır buraya kendilerini çoğaltan bu serçelerin havada bıraktıkları ürkekliği toplarken pazar yerini kanat şakırtısına boğan güvercinlerin kim bilir hangi uzaklıkta neleri gören gözleri durdu. Bu sırada çarşıda, daha güneş doğmadan yataklarından kalkıp kaç gündür giyildiği unutulmuş, daha ne zamana kadar giyileceğini de hiç hesaplamadıkları giysilerini sırtlarına geçiren birkaç yaşlı esnafın çarşı camisinin şadırvanın da şakırdayan suya takunya tıkırtılarını ekleyerek başlattıkları yeni gün; kepenk gıcırtılarına fırından taze çıkmış parmak ekmek, tulum peyniri ve kekliğin kanadını süzüp geçtiği çayların kaşık şıngırtılarını katarak genişlemiş; şehir ahalisinin, gündüzleri hayat evlerde değil, çarşıda devam eder diyerek koşturmasıyla büyüyüp şişmiş; dar aralar, loş sokaklar, taş duvarlar ve sıkışık dükkânlara, dükkânların karanlık köşelerinde ustalarının ağzından çıkacak emirleri kaçırırlarsa işitecekleri azarları iyi bildikleri için dört açılmış merhamet dilencisi gözlerle bakan çırakların solgun yüzlerine sığmayarak taşmıştı. Hatta, çarşıdaki diğer günlerden hiçbir farkı olmayan bugün, güneş gören vitrinlerinin önlerindeki taburelere oturup koca göbeklerini sıvazlarken işi oğullarına bıraktıktan sonra hayatta nihayet bir gün yüzü gördüklerini düşünen rahatlamış tüccarların parmak aralarında kendiliğinden dolaşan tespih tanelerinden dökülmüş; gelinlik kızlarının işleyecekleri oyalar için yumak, kendilerinin örecekleri kazaklar için de orlon almaya gelmiş kadınların hiçbir şeyi beğenmeyen gezmeye çıkmış sevinçlerine, okul yoluna düştükleri ve öğrenci oldukları cümle âlem tarafından bilindiği halde önce ellerindeki kitapları, sonra bas bas bağıran öğrenciliklerini gizlemeye çalışırken beğendikleri kızları ya da oğlanları görebilme umuduyla kâşif kesilmiş gençlerin hayallerine de sığmayarak taşmıştı.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı

Olaylar Boksörün Pazı Sarmasını Yemesiyle Başladı, Giray Kemer tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | İletişim Yayınları, Roman, 9789750515699, 92 Sayfa, Temmuz/2014

Kitabın 9. ve 10. sayfalarından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Ayten
Nerde lan Ahu Tuba?
Naaptınız lan Ahu Tuba’ya?
“N’oldu gene?” diyorum.
“Amına kodumun çocukları Ahu Tuba’mı çalmış abi ya!” diyor.
“İlla çalacaksanız gidin cüzdanımı çalın, koleksiyonu niye bozuyorsunuz ibneler!”
Eyüp Abi’nin Bülbülderesi’ndeki salonundayız. Elimdeki ipi bırakıp yanına gidiyorum.
Dolabına yapıştırdığı posterlerden birini çalmışlar yine.
“Sakin ol oğlum,” diyorum. Elimi omzuna atıyorum. “Gel biraz kapışalım da keyfin yerine gelsin.”
“Yok abi, seni dövmek hiç tat vermiyor artık,” diyor. Yine gülmeye başlıyor Ayten’in saf gözleri.
“Bana lapa tutarsın o zaman,” diyorum. Haklı çünkü. Maç yapmamızın bir anlamı yok. Yakalamam mümkün değil.
Ona göre çok yavaşım. Daha doğrusu o bir boksöre göre çok hızlı.
Gördüğüm en zayıf boksör Ayten. Kemikleri sayılıyor.
Yine de çok kuvvetli. “Zamanında tarlada çalışmaktan abi hep,” diyor. Yine her zamanki gibi gülümseyerek. Maçlardan önce bir ay zorla kilo aldırmaya çalışıyorlar. Tartıdan önce bol suyla ancak sınırı geçiyor. Sonra hemen eski haline dönüyor. Yine de ringe çıkıp ufak ufak spanik yapıyoruz. Boyu,özellikle de kolları benden oldukça uzun. İçine girmem lazım. Müsaade etmiyor. Sol direği hiç durmuyor. Kaçamıyorum. Yaklaşınca sağını kullanmaya başlıyor. Kroşe mesafesi çok geniş. Elinden geldiğince canımı yakmamaya çalışıyor, yorgunluktan gardımı düşürdüğümde vurmuyor. Torpil geçtiği belli olmasın diye tam o esnada dişliğini, kaskını düzeltiyor. Artık nefes nefese kaldığımı görünce, “Gel biz biraz lapa yapalım abi,” diyor. Gülüyoruz. Ayten salondaki tek arkadaşım.
Yirmili yaşlarda. Yaklaşık üç senedir falan asker. Buna devrecilik yapmaya çalışan üç beş kişiye kırk beşer gün hava değişimi aldırtmış. Her seferinde de kendi askerliği uzamış. Toplanıp dövmeye çalışmışlar, yine olmamış. Çünkü Ayten’i dövemezsiniz. Ayağa kalkıp tekrar saldırmasını önlemek için ancak bayıltmak ya da öldürmek gerekir. Dünyanın en saf adamının dövüşürken dönüştüğü şeye inanmak çok zor, defalarca görmesem ben de inanmazdım. “Çok üstüme geliyorlar abi,” diyor. Bu dördüncü firarı. “Ayten,” diyorlar. Baver, abi benim adım. Yüzbaşının postasıyken çay getirip götürüyoruz mecburen. Orospu çocuğunun teki başlattı üst devrelerden. Öyle kaldı. Dedim yapma. N’olur falan dedi. Tokatlamaya kalktı. Gerisini biliyorsun abi.”
Tahmin edebiliyorum. Uzun boyu ve fazla ince fiziği nedeniyle yürüyüşünde hafif bir kıvraklık var Ayten’in. Sanırım ondan dolayı takmışlar bu ismi. Kim dese sinirleniyor.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Canına Tak Eden Kadınlar

Canına Tak Eden Kadınlar, Sibel Hürtaş tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da % 20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | İletişim Yayınları, Anı Anlatı, 9789750515682, 192 Sayfa, Temmuz/2014
Kitabın 18. sayfasından  tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Canına Tak Eden Kadınlar Kocalarını Neden Öldürdüler?

Her yolu denemişler
Görüştüğümüz kadınların hemen hepsi bir mağdur kimliği taşıyordu. Yoksulluk, şiddet, sapkınlık, çocuklarına yönelik eziyet hayatlarının neredeyse olağan parçaları haline gelmişti. Bu durumdan kurtulmak için de mücadelelere girişmiş hemen hepsi aynı yolları denemişlerdi. Sırasıyla baba evine,polise, mahkemeye gidip de eli boş dönenler hatta intiharı bile deneyenler vardı. Kadınların ilk anda gittikleri yer baba eviydi. Bazısı birkaç gün, bazısı ise neredeyse bir yıl kaldıkları evlerinden kocalarının evlerine dönmeye zorlandıklarını söylediler. Cinsel şiddeti gizleyip, gördükleri kaba kuvvetten şikâyet eden kadınlar boşanma kararlarına babalarından “Gelinlikle çıkan kefenle girer”, elleriyle memelerini işaret eden analarından ise “Buradan emzirdiğim zehir, buradan emzirdiğim haram olsun,” yanıtını almışlar. Sincan Cezaevi’nde tanıştığım bir kadın –kitapta da Avlu isimli öyküde yaşadıklarını anlattım– boşanmak için üç kez ailesinin yanına sığındığını üçünde de kocasının yanına gönderildiğini anlatırken, “Ben cezaevine girdikten sonra boşanmak isteyen iki kız kardeşime de izin verdiler. Annem söyledi. Çok üzüldüm. ‘Onlara sağladığınız hakları bana da sağlasaydınız ben şu an cezaevinde olmazdım,’ dedim.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

15 Nisan 2014 Salı

Medeniyet, Kültür, Sanat

Medeniyet, Kültür, Sanat, Gündüz Vassaf  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  İletişim Yayınları, Çağdaş Edebiyatı, 9789750514173, 316 Sayfa, Ocak/2014
Kitabın 21. ve 22. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, deve tellal iken, pire berber iken, ben dedemin beşiğini tıngır mıngır sallarken... Okurken, kelime kelime üstünde durun bu tekerlemenin.
‘Bir varmış, bir yokmuş’ ne demek? Bir şey nasıl hem var hem de yok olabilir? ‘Evvel zaman içinde’ tamam da, metnin devamı bildik zaman mefhumunu altüst ediyor – sanki zaman, zaman içinde yolculuk yapıyor. Kâh gerçeküstü bir metinle karşı karşıyayız, kâh izafiyet teorisinin masalıyla. Bu zaman yolculuğunda rehberimiz olan deve, pirenin önceki yaşamında berber olduğunu söylerken, birdenbire dikkati kendimiz üzerine odaklaştırıyor. Bakıyorsunuz, tüm kavramların muğlaklaştığı masalın içinde yolculuğu yapan asıl bizmişiz, dedemizin beşiğini sallarken. Dünyayla birlikte bildiğimiz her şey yok olduktan sonra, Samanyolu’nun ta ötelerinde, evrenin sonsuzluğuna doğru yankılanmaya devam edecek masallarımız. Bizden geriye bir tek gezegen sistemimizin tozlarıyla masallarımız kalacak. Fizikçilere göre, radyolarımızdan, televizyonlarımızdan dalga dalga yayımlanan sözlerimiz, sürekli yankılanacak uzayın kıvrımlarında. Bir varmış...
İster Hopi olalım, ister Hindu, Mısırlı ya da Musevi, ilk masallarımız yıldızları, dünyayı, iyiyi ve kötüyü anlama, açıklama; çevremize bir düzen verme gayretimizle ilgili. Kaostan kurtulma, kozmosu kurma çabası başlangıç masallarımız. Onlar aynı zamanda ilk anayasalarımız – kendi kurduğumuz düzene bizi inandırıp itaat ettiren meçhul karanlıklar yerine geçen, ‘kelime’yi korkumuzun kaynağı yapan. Mezopotamya’dan gelen ilk masalımızda, erkek Apsû’nün tatlı sularıyla dişi Tiamat’ın tuzlu sularının kaynaşması sayesinde doğar tanrılar, yaratıklar, yeryüzü ve gök. Mısır’da çift cinsiyetli Amon mastürbasyondan sonra spermini yutup tükürünce yaratılır dünya. Tevrat’ta, Tanrı’nın demesiyle olur her şey; ilk gün ‘Işık olsun’ der ve geceyle gündüzü yaratır, ikinci gün ‘Toprak olsun’ der cenneti yaratır... Hopiler’de, yeraltında yaşayan güneş tanrısı Tawa ile toprak tanrıçası örümcek kadının, amipler gibi bölünmeleri sonucu tüm yaratıklar dünyanın bağrından gün ışığına çıkar. Yaratılış masallarına kendi kültürlerinde hep gerçek diye bakılagelmiş. Modern kültürümüzün başlangıç masalıysa ‘Büyük Patlama’ kuramı. Ama bu, öyle bir masal ki, evrende izleri görülüyor, sesleri işitiliyor. Başlangıçtaki patlamayla parlayıveren ışık, 1 milyon yıl yandıktan sonra ta uzayın derinliklerinden, 20 milyar yıl öteden bize göz kırpıyor şimdi. Uzayda zamanın başlangıcını görebiliyor, yıldızların, galaksilerin doğuşunu seyredebiliyor günün kahinleri astrofizikçilerimiz. Ve de Einstein’ın dediğine bakılırsa uzun uzay yolculuklarından gençleşmiş dönen dedelerimizi beşiklerinde tıngır mıngır sallayacağız günün birinde.Bir yokmuş...
‘O korkunç günde güneş karanlığa, ay da kana dönüşecek’ diye yazıyor İncil; aydınlık ve karanlığın çatıştığı ve sonraki dinlerin ‘Kıyamet’ diye adlandıracağı bir karar günü gelecek Zerdüşt’e göre. Ne var ne yoksa her şey bitecek, bildiğimiz dünyanın sonu gelecek. Ve entropi kanununa göre kozmostan kaosa doğru düzensizleşen evrenimiz, tüm enerjinin dağılmasıyla ebedi sükunete varacak. İzlandalı yazar Sturluson’un kahramanlarından Gangleri, ‘Presa edda’ sagasında sorar:
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

7 Şubat 2014 Cuma

Kül Aşklar

Kül Aşklar, Yılmaz Odabaşı  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. |  İletişim Yayınları, Roman, 9789750514265, 202 Sayfa, Ocak/2014

Kitabın 7. ve 8. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır

Bir taşra otobüsü, şehirlerarası yolda Orta Anadolu’nun bir ilçesine doğru yol almaktadır. Dışarıda ilikleri donduran soğukta korkunç bir ayaz vardır. Otobüsün 21 no’lu koltuğunda oturan yirmi sekiz ila otuz yaşlarındaki kasaba öğretmeni erkek yolcu, 15 no’lu koltukta oturan genç kadına gözlerini mıh gibi dikmiştir. Otobüsün penceresinden dışarıyı izleyen genç kadın, kendisini dikkatle izleyen adamın varlığından habersizdir. Otobüsün içi dışarıdaki ayaza inat sımsıcaktır. Kasaba öğretmeni, suretini yandan görebildiği genç kadını bıkıp usanmadan izlemeyi sürdürmektedir, dalıp gitmiştir... Otobüs, tekerlerine takılmış zincir seslerinin de arttırdığı gürültüyle yol alırken, genç adam, gözlerini adeta genç kadının görüntüsünde unutmuştur. Günbatımı saatleridir; gökyüzündeki gri fonda kar taneleri savrulmaktadır. Geride kalan yollara, geçen zamana rağmen adam gözlerini kadının üzerinden ayırmamıştır... Kadın ise uzaklara bakmayı bırakmış, uzandığı koltukta gözlerini kapamış, arada bir kirpiklerini kırpıştırmaktadır. Göz alıcı bir görünümü vardır; beyaz teni, upuzun simsiyah saçları ve masum yüzüyle bir masal perisini andırmaktadır. Üzerinde hiçbir takı yoktur. El çantasını eteğinin üzerine bırakmış, narin ellerini de üst üste çantasının üzerine koymuştur. Adam, yüzünde üzüntülü ve bir o kadar da şefkatli bir ifadeyle genç kadına bakmayı sürdürürken, otobüsün içindeki mide bulandırıcı havasızlık da, kulaklarında uğuldayan motor sesi de umurunda değildir. Arka koltuklarda bir çocuk, önüne açtığı naylon torbaya öğürerek istifra etmekte, çocuğun öğürtü seslerine otobüsteki teypte çalınan bir şarkı eşlik etmektedir. Bazı yolcular başlarını çevirip arka koltuklara bakarak öğürtünün öznesini görmeye çalışırlarken, kadın, bir an çevresine bakındığında gözlerini kendisine mıh gibi dikmiş adamı ilk kez görür; çünkü 16:00 otobüsüne kadın ön kapıdan, adam ise arka kapıdan binmiş ve otobüs iki saattir hiç mola vermemiştir. Genç kadın, kendisine faltaşı gibi aralanmış gözleriyle bakan adamın görüntüsüyle bir an irkilir. Sonra yüzünü çevirip başını önüne eğer. Adam, üst üste iki kez esnedikten sonra kadını gözleriyle taciz etmeyi sürdürür. Adam, bir ara saatine bakar, yola bakar ve siyah el çantasına usulca elini uzatır. Muavinle bakışırlar; adam yakındaki yol ayrımını göstererek ineceği anlamında bir işaret yapar ve dönüp yeniden kadına bakar; kadın da kalkmak üzere toparlanmaktadır. Adam çantasını ve kitaplarını eline alıp otobüsün koridorunda usulca ilerlerken kadın da kalkar. Karşılaşırlar. Kadın adama ürkek gözlerle bakar. Hiç konuşmadan ön kapıya doğru yürürler. Otobüs “Gümerdiğin” yol ayrımında durur. Şoför, ön kapı için otomatik düğmeye basar. Dışarıdan içeriye sert, soğuk ayazın bıçak gibi soğukluğu dolar ve inerler.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

12 Ekim 2013 Cumartesi

Anarşizmler - Anarşizmin geçmişi ve tarihleri

Anarşizmler, Süreyyya Evren  tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | İletişim Yayınları, Politika, 9789750512766, 280 Sayfa, Ekim/2013


Kitabın 21. ve 22. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

POSTANARŞİZMDEN ANARŞİZMİN KÖKENLERİNE
Hatırlayacak olursak, anarşizm, küreselleşme karşıtı hareketlerin belirleyiciliği altında geçen 2000'lerin radikal toplumsal hareketlerinin sahip olduğu ana örgütsel ilkelerin arkasındaki esas ideoloji olarak geniş bir kabul görmüştü. 'Küreselleşme karşıtı' hareketin yükselişi anarşizmin de genel olarak canlanmasına bağlandı. Bu yeni hareket renkliydi, enerjikti, etkiliydi ve yeniydi. Hareketin arkasındaki yaratıcı enerjinin kaynağı olarak büyük ölçüde anarşizm gösterildi (Graeber, 2002: 1). Anarşizm kaos ve şiddet metaforlarının vahşi çağrışımlarından adını geri alıp bir siyaset felsefesi ve hareket olarak kendisini yeniden yazdırıyor gibiydi. Her ne kadar ana akım medyanın kara blok üzerine odaklanma stratejisi sadece bu kör şiddet tutkusu imajını yeniden üretmeyi, sonuç olarak da hareketi zayıflatmayı amaçlıyorduysa da, bu tutumları siyasi düşünürlerin ve aktivistlerin "bütün bu kargaşa neden kopuyor" diye daha da fazla sorup ilgilenmelerine yol açtı. Bu da, 'anarşizm ve yeni 'hareket' hakkında daha fazla akademik ve siyasi çalışmanın gerçekleştirilmesiyle sonuçlandı.

Küreselleşme karşıtı hareketler' derken genelde tırnak işaretleri kullanırız çünkü kuşkusuz hareketin isim babalığını yapacak tek bir yazar yoktur ve dahası, harekete dahil olan aktivist-ler, gruplar ve inisiyatifler aynı terimi kullanmak konusunda bir konsensüse erişmiş değillerdir. Dolayısıyla hareket çok sayıda isimle anılmıştır. Küresel Adalet Hareketi, Hareketlerin Hareketi, Hareket, Alternatif Küreselleşme Hareketi, Radikal Toplumsal Değişim Hareketleri, Güncel Radikal Aktivizm, Anti-Ka-pitalist Hareket, Şirket Karşıtı Hareket, Küresel Anti-Kapitalist Protesto Hareketi, Şirket Karşıtı Küreselleşme Hareketi, Tabandan Küreselleşme Hareketi vb. gibi. Aktivistlerin 'küreselleşme karşıtı' teriminden duydukları hoşnutsuzluk ilk olarak terimin 'düşman' tarafından dolaşıma sokulmuş (bir "WalI Street terimi' veya şirket medyasının ortaya attığı bir terim) olmasından kaynaklanıyordu. Amacı da aktivistleri mülke zarar vermenin keyfi dışında hiçbir elle tutulur gerekçeleri olmadan rüzgâra (yani aslında durdurulamaz olan küreselleşmeye) karşı tüküren modası geçmiş, kör, kendi kendine referanslı gençler olarak damgalamaktı. Aktivistler terimi ayrıca protesto ediyorlardı çünkü küreselleşmeye per se karşı değildiler (Conway, 2003).
Yine de terimi kullandığımızda, küreselleşme sözcüğünü, sadece küresel kapitalizm veya küresel neo-liberalizm anlamında, karşımıza alarak kullanıyoruz.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

30 Eylül 2013 Pazartesi

Ormanda Ölüm Yokmuş

Ormanda Ölüm Yokmuş, Latife Tekin tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | İletişim Yayınları, Roman, 9789750512704, 184 Sayfa, Ekim/2013


Kitabın 9.10. ve 11. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

O sabah, hayat hakkında bildiği her şeyi uykusunda öğrendiğine bir kez daha inandı Emin.
Herhalde rüzgârda yırtılmasınlar diye yaprakların sapı var...Gece boyunca arkadaşı Yasemin'den kaçıp kurtulmaya çalıştığı bir rüyanın içinde sürüklenmişti. Sayıklayarak gözlerini açtığında yorgunluktan hiçbir şey düşünemez durumdaydı ama yine de ağzından dökülüveren mırıltının anlamını açık seçik kavramıştı.
Yapraklarla bulutlar arasında bir bağlantı kurmuştu hemen ve Yaseminle ormanda dolaştıklarını, gölün kıyısında ona rüyasını anlattığını düşlemişti.

Üzüntüyle birbirlerine bakıp bulutları seyre dalıyorlardı. Hafif, kuşkulu bir sesle, "Yasemin, kendimize ihanet
etmeden bu acıdan kurtulmamız zor," diye fısıldıyordu.Sonuna dek masum kalacakları umuduyla kalkıp gökyüzüne bakmak için pencereye gitmiş, alnını cama yaslayıp yalnızca gözleriyle kalıvermişti.
Uyurken düşünceleri, uyandıktan sonra bakışları derinleşiyordu. Yoksa niye o kadar dalgın olacaktı ki?
Sokağın boşluğundan savrulan sis, sis olmaktan çıkıp otoparkçının boya tenekesinde tutuşturduğu kâğıtların 
dumanına; çizgiler, benekler halinde ışıyıp donuklaşan renkler, renk olmaktan çıkıp demir korkuluklara, reklam panolarına, yangın merdivenlerine dönüşmüştü.

Alnını cama yasladığında uyanınca gökyüzüne bakmak onda çocukluktan kalma bir alışkanlıktı- gözleriyle aklı ve kalbi arasına ışıktan bir perde çekilir, gördükleri karşısında yalnızca düşünceleri değil duyguları da
sönükleşirdi. Gün boyu sürer giderdi bu kopukluk...Farkına varmaksızın göğe yükselen yapıların üstünde hızlıca göz gezdirip yine en uç noktayı belirlemişti; bakışıyla, orda burda seçilen paslı bacaların birbirlerine olan uzaklığını ölçüyor, ziftli duvarların kapladığı alanı boşluklarla karşılaştırıyor, çanak antenleri su depolarına, tepeleri ışıyan ağaçları bulutlara oranlıyordu.

Bakıp gördüğü, dokunduğu şeyler, gözleri dayanılmaz bir yorgunlukla kapandıktan sonra, boyut yitirmiş ve soluklaşmış olarak gecenin karanlığında aydınlanıverirdi. O zaman neye nasıl, niçin bakmış ya da dokunmuş olduğunu anlar, uyurken duygulanırdı ancak; düşünceleri gibi duyguları da geceden kalmaydı.
Yataktan zihin ve yürek yorgunluğuyla kalkmak yaşama katılma isteğini köreltiyordu. Kaçınılmaz bir biçimde yalnızlaşmıştı, ama buna karşılık, gündelik karmaşanın uğultusundan sıyrılıp öyle bir dinginliğe kavuşmuştu ki sonunda içine yeniden, sessiz dünyanın bir parçası olduğu eski zamanların ruhu dolmuştu. Tümüyle ümidini yitirerek her şeyin, herkesin uzağına çekildiğinde taze bir hava sarıp sarmalamıştı onu. Artık uykularında, gündüzden yansıyan görüntülere çocuk aklıyla bakıp bütün bunları gözlerim kapalıyken görebildiğime göre, kafamın içinde ışık olmalı, güneş ışığı insanın beynine işliyor demek ki, diye düşünüyordu.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

25 Eylül 2013 Çarşamba

Edebiyatta Ermeniler

Edebiyatta Ermeniler

Edebiyatta Ermeniler, Murat Belge tarafından yazılmıştır. http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | İletişim Yayınları, Siyaset Politika, 256 Sayfa, 9789750512421, Eylül/2013





Kitabın 7. ve 8. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Bilgi Üniversitesi'nde Osmanlı Ermenileri üstüne toplantımızı 2005'te yapmıştık. Bu, Türkiye'de çığır açan bir toplantı oldu. Ama burada o toplantının tarihî önemini anlatmaya çalışmayacağım; o iki gün içinde birkaç kere işittiğimi hatırladığım bir hikâye anlatacağını.
Baskın Oran yanılmıyorsam oradaki konuşmasında anlattı: lise çağında Amerika'ya gitmiş, bir yıl okumuş. Oradayken, akranı bir Ermeni genç ona hakaret etmiş, "katil" filan demiş. İlk olarak, bu saldırı vesilesiyle Baskın Türkiye'nin tarihinde Ermeni Kıyımı diye anılan bir olay olduğunu öğrenmiş. Toplantıdaki konuşmasına bu anekdotu anlatarak başladı. Galiba bir iki kişi daha bunun benzerini anlattı. O toplantıda değilse de, üç aşağı beş yukarı aynı hikâyeyi birkaç kere dinlediğimi hatırlıyorum: Amerika'ya ''talebe mübadelesi" programıyla gidiş, orada bir Ermeni öğrenci v.b...
Benim hikâyem birazcık/değişik. 1960'ta ben de AFS programıyla Amerika'ya gittim. Massachusetts'te, Glouces-ter adında bir kıyı kasabasında bir ailenin yanma yerleştim. O kasabaya bağlı, Aımisquam köyünde. Aklımda kaldığına göre semestre tatiliydi, evlerinde kaldığım Mrs. Wheeler ile yürüyüşe çıkmıştık. "Bizim köye bir Ermeni karı-koca gelip yerleşti" diye haber verdi Mrs.Wheeler. Belki ne tepki vereceğimi de merak etmişti. Pek bir tepki vermedim, "Ya... Öyle mi?" dedim diye hatırlıyorum, ama içimden. "Eyvahlar olsun" dedim. "Şimdi bana saldırır, lanetlerler mi? Kalıcı bir tatsızlık haline gelir mi bu?"

İçimden bunları geçildim, çünkü ben biliyordum. Baskın ve birçok arkadaşını, yaşıtım bilmezken ben nereden biliyordum? Herhalde, siyasetle. Türkiye'nin siyasi tarihiyle içli dışlı olmuş bir aileye doğmuş olduğum için. Babanı Demokrat Parti'nin bir numaralı yayın organının (Zafer), büyük dayım Yakup Kadri CHP'nin bir numaralı yayın organının (Ulus) "başyazarı" idi. Bu demektir ki aralarında epey bir görüş farkı olmalı. Nitekim vardı. Hernekadar Kadro'yu çıkaran ekip içinde ikisi birlikte bulunsa dahi, bu tarihlerde ciddi görüş farkları vardı. Ama geçmişte bir Ermeni Kıyımı olduğu, bunun feci bir şey ve Türkiye için bir yüzkarası olduğu konusunda bir görüş ayrılıkları yoktu. Ailede veya yakın çevrede, başkalarının da bundan ayır bir düşüncesi yoktu. Babanım babası Asaf Bey 1909'daki kıyımda Cebelibereket kaymakamıydı. O da, "Ermeni Kıyımı olmadı" demez, "Ben yapmadım" derdi. Ermenilerin de milliyetçi olduğunu, bağımsızlık için silâhlandığını söylerdi. Benim çocukluk yıllarımda "Yalandır! İftiradır! Böyle bir şey olmadı!" kampanyası da başlamamıştı. Her gün oturup bunu konuşmazdık elbette, ama konu açılınca da herkes aynı şeyi söylerdi. "Tehcir" filan da denmezdi; kendimi bildim bileli, olayın adı "Ermeni Kıvınn"ydı. "Genosid" terimini ise henüz işitmemiştik.


24 Eylül 2013 Salı

Kırmızı ve Siyah

Kırmızı ve Siyah

Kırmızı ve Siyah, Henri Beyle Stendhal tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | İletişim Yayınları, Roman, 592 Sayfa, 9789750512193, Eylül/2013




Kitabnın 20. sayfasından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

V BİR PAZARLIK

Oyalayarak zaferi kazandı.
"Seni sefil kitap kurdu, seni! Sorduklarım hiç yalan söylemeden karşılık ver! Madam de Renal'ı nereden tanıyorsun, onunla ne zaman konuştun?''
Jıılien, "Hiç konuşmadım." diye karşılık verdi. "Kiliseden başka hiçbir yerde yüzünü görmedim.''
"Görmüş olacaksın, hayasız kerata!"
Jıılien, '"Hiçbir zaman görmedim!'' dedi. Sonra, dayak yemekten kurtulurum umudunu veren bir yaltanma ile ekledi "Biliyorsunuz ki Tanrı'dan başkasını gözüm görmez."
Kurnaz köylü, "Ama, bu işte bir bit yeniği var!" dedi. Biraz durdu. "Lanet ikiyüzlü! Senin ağzından da laf çıkmıyor ki! Neyse, senden kurtulacağım, bıçkı daha iyi işleyecek. Ya papaz efendinin ya da başka birinin gönlünü etmişsin, sana iyi bir yer bulmuşlar. Hadi git, pılını pırtını topla, seni Mosyö de Renal'in evine götüreceğim, çocuklarının mürebbisi olacaksın."
"Bunun için ne verecekler bana?''
"Yeme-içmc, üst bas, yılda da üç yüz frank."
"Ben uşak olmak istemiyorum.''
"Hayvan, kını sana uşak olacaksın, diyor?' Oğlumun uşak olmasını ben ister miyim?"
"Peki. kiminle oturup vemek yiyeceğim?"


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Emine

Emine

Emine, Mehmet Eroğlu tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | İletişim Yayınları, Çağdaş Türkçe Edebiyatı, 503 Sayfa, 9789750512476, Eylül / 2013



Kitabın 7. ve 8. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

Birkaç ay öncesine kadar, küçük yalnızlığına kolayca sığan birisiyken şimdi rüyalarına bile büyük gelen bir 
zenginliğin içine yerleşmek üzereydi. İçinde bulunduğu bu durum hem garipti hem de ilginç: Kendini, bedeni büyüdüğü için kabuk değiştirmeye hazırlanan bir deniz canlısı gibi hissediyordu. Her önüne gelenin, her fırsatta, felsefi bir hadsizlikle karmaşasından söz ettiği hayat eğer buysa, gizemi betimlenenlerden farklı ve şaşırtıcıydı...

Mehmet bu kışkırtıcı ama iki aya kalmadan ona dünyaları bağışlayacağından, o denli cömert olduğunu da bildiği düşünceyi başını sallayarak onayladı, sonra göz ucuyla yanında duran Emine’ye baktı. Eğik açıyla gelen yumuşak ışığın aydınlattığı güzel yüzünü, yine ikide bir ortaya çıkan o anlamsız gülümseme kaplamıştı! Gerekli gereksiz, nedensiz gülmek: Bu, terbiye eksikliğinin değil, gençliğinin işaretiydi. Emine, Boğaz’ı kucaklayan gösterişli salonun dört kanatlı büyük penceresinin en son kimbilir kimin eli değmiş o garip mekanizmalı antika
ispanyoletini bir türlü açmayı başaramamıştı.


Genç kadın inatçı mandalla uğraşmaktan vazgeçerek bir an hareketsiz kaldı. Düşünüyor olmalıydı: Kavrayamadığı şeyler onu büyülüyordu. Mehmet tekrar, bu kez daha da kararlı, başını sallayarak düşüncelerini onayladı. Birazdan gülümseyeceğini de biliyordu. Emine’nin şaşkınlığının sonu her zaman bir gülümseme oluyordu. Heyecanlandığında ortaya çıkan sevimli sakarlığı, el becerisinin kıtlığı da çoğunlukla bu şaşkınlığa eşlik ediyordu... Öyle de olsa, kusurları onu asla sevimsizleştirmiyor, aksine ona kendine özgü, kavrayıcı bir içtenlik katıyor...Mehmet, yeniden ispanyoletle boğuşmaya başlayan Emine’yi izlerken bunları düşündü. Nişanlısının onu artık böyle adlandırıyordu varlığı siyahlar içindeki o beyaz nokta gibi şaşırtıcı ve umut vericiydi. Onunla bilinmeyeni yaratabilecek miyim? Kulağının arkasındaki sinsi, felaket tellalı o ses tersini söylese de az ötedeki genç kadının masumiyeti, el değmemişliği ve yabancısı olduğu ahlâkı, Mehmet’in üzerinde gizemli bir şehvet yaratıyordu. Üstelik Emine’nin çekiciliği ve üzerindeki etkisi bunlarla da sınırlı değildi: Onunla birlikteyken tükettiğini sandığı üç ay öncesine kadar kendisinin de aptalca diye adlandıracağı küçük zevkleri yeniden tattığını fark etmişti: Çiçeklere bakmak, tenha parklarda gezinmek, yıldızları seyretmek, hatta demli çay içmek kadar basit şeyleri...

Salonun girişinden yükselen gürültüler artınca, Mehmet kendine özgü şaşkınlığı ve türbanlı profiliyle bir portreye model olabilecek kadar ilginç görünen Emine’yi ölçüleri abartılmış pencerenin önünde bırakarak, üst kata çıkan merdivenlere yöneldi. Tırmandıkça düşünceleri birbirinden ayrıştı, tülbentten süzülüyormuş gibi tortusunu geride bırakarak saflaştı. Süzgünün üstünde kalan neydi? Zenginlik; hiç kuşku yoktu, yalının mahremiyetine doğru attığı her adım, yakında ne denli büyük bir zenginlikle iç içe olacağını kanıtlıyordu.

Giriş seviyesinden dördüncü, salondan sonraki üçüncü kata kadar yükselen merdiven boşluğunu, dışarıdaki ılık Mayıs’ın aksine nemli bir Ağustos sıcağı kaplamıştı. Mehmet, baharı çabucak yaşayıp tüketmiş antreye çıkınca, soldaki serinlik vadeden loş koridora göz attı. Yarım saat önce bahçe kapısından içe riye girdiğinde başını kaldıran ve o zamandan beri bastırmaya çalıştığı suçluluğunu ele veren kararsız adımlarla ilerledi. Salonun üstündeki katta nispeten küçük üç oda vardı. Yazın içinde yanan bu kattaysa en alttaki büyük ve yüksek tavanlı salonun yerini, Boğaz’a bakan iki oda almış, aşağıdaki o muhteşem pencereli gösterişli yalı, burada manzaralı, geniş bir apartman dairesine dönüşmüştü.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

Rojin


Rojin

Rojin, Mehmet Eroğlu tarafından yazılmıştır.http://kitapgalerisi.com'da %20 İndirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla alabilirsiniz. | İletişim Yayınları, Çağdaş Türkçe Edebiyat, 494 Sayfa, 9789750512483, Eylül/2013



Kitabın 5.6. ve 7. Sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.

- 1 -
Havada bir yerde, Temmuz, 1993

“Çok basit: Ölmek ya da öldürmek! Savaş dedikleri budur işte... Önünüzdeki sekiz ay boyunca yapacağınız bu iş ne sanıldığı gibi heyecanlıdır ne de korkutucu. Aksine, tekdüze ve sıkıcıdır. Neden mi? Çünkü hep aynı şey olur: Ölür ya da öldürürsünüz...”

Değişmiş; saf su gibi, tadı yok: Ne kavuşmanın doygunluğu, ne aylarca göğsüne batan o dikensi ayrılık özleminin yatışması, ne de yeniden kollarının arasına aldığı tanıdık bedenin uyandırdığı bildik hazlar... Garipti! Mehmet, Yüzbaşı’nın saatlerdir kulaklarında yankılanan sözlerini bastırarak, aylar sonra sevdiği kadına sarıldığında ilk izlenimi bir tür eksiklik duygusu yaratan bu tat yitimi olmuştu. Daha sonra, akşamüstü, tatlı imbatın temmuz sıcağını kapı dışarı ettiği bir odada nihayet yalnız kaldıklarında kollarının arasına aldığı kadının dudaklarını, boynunu ve tabii ki varlığının en lezzetli parçasını, göğüslerini öptüğünde de aynı yadırgatıcı duyguyla ürpermişti ama duyduğu yönsüz şaşkınlık üç aylık kadınsızlığın tutuşturduğu o sabırsız coşkuyu aşamadığından, bu garip yabancılamanın üzerinde pek durmamıştı. Oysa kutsal bir merasimin parçasıymış gibi adeta tapınarak soyduğu kadının değiştiğine ilişkin başka belirtiler de vardı. Açık, apaçık işaretler hem de: Ne zaman sevişmek için üzerine eğilse Aslı’nın onu her seferinde yeniden fethetmiş olan o yoğun güzelliği, baskın niteliğini, parıltılı şeffaflığını yitirmişti. Çıplaklığında ne arsız kışkırtıcılığın, ne de ona özgü gizemli günahkârlığın izleri vardı. Bakışlarında, hatlarının yuvarlaklığını ele veren karnında, erkekliğini karşılamaya hazırlanan aralanmış bacaklarında hiçbir şey yoktu: beş yıldır koşulsuz sunduğu bedeni anısız, ıssız bir sokak gibi bomboştu. Daha başında, hemen ilk anda fark etmesi gerekirdi ama Eğirdir’deki koğuşta aylar boyunca, her gece eklediği küçük fırça darbeleriyle biçimlendirip sonunda canlı bir yüze dönüştürdüğü o büyük portre sanatçının kendi eseri karşısında kapıldığı narsizm yüzünden mi gözlerini kamaştırmış, yaratıcısını aptallaştırmıştı. Anlamsız sorular, bir türlü meraka dönüşmeyen eğreti ve atıl şaşkınlığı, en geç on gün sonra bir parçası olacağı savaşın kaygısı, Yüzbaşı’nın kulaklarında yankılanan o vurgulu, teatral sesi: Hepsini ıslak, ipeksi bir döl yatağında yitirmişti. İçine sıkıştığı dar ve esnek dünya kaygan bir düşüşten ibaretti. Birkaç dakika sonra –onsuz– yokuşun sonuna yuvarlandığında uzun perhizin ardından tekrar kavuştuğu o keskin hazzı kendi başına sindirmek için Aslı’nın üstünden yana devrilirken utanç yüklü bir suçlulukla ürperiyordu: Bellek yitiminin nedeni ben miyim, âşık olduğum kadına ait anılarımı askerliğin saldırısından koruyamamış olabilir miyim? Bir erkek, her gece yüzlerce yoldaşından gizleyerek yüzünün hatlarını, bedeninin kışkırtıcı kıvrımlarını bir ressamın sabrıyla tek tek yeniden çizdiği, uyumadan önce mutlaka aşkını itiraf etmenin yeni bir yolunu bulduğu kadını unutmuş olabilir mi? Cevabı vermek için beklemesi gerekmemişti: Tabii ki hayır! Öyleyse iki beden arasındaki adı bir türlü konamayan sorun neydi?

Mehmet sormaya... Hayır, sormayacaktı. Aptalca, anlamadığı bir nedenden dolayı özür dilemeye hazırlanırken aldığı hazzın tek taraflılığını saklamaya çalışarak bakışlarını başyapıtına çevirdiğinde içi minnetle doluydu: Yarattığı, sevişmeleri boyunca yaslı sessizliğini inatla koruyan, ne onu alan erkeğin aşk sözcüklerine karşılık veren, ne de eşlik eden portre, sonunda konuşmaya karar vermişti. Yas sona mı eriyordu?


Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

20 Ağustos 2013 Salı

Yurttaşını Arayan Demokrasi

Yurttaşını Arayan Demokrasi

Yurttaşını Arayan Demokrasi, Marcel Gauchet'nin kaleminden, http://kitapgalerisi.com'da %20 indirim ve aynı gün kargoya teslim avantajıyla... | İletişim Yayınları, Politika, Çeviren Zeynep Savaşçın, 320 sayfa, 9789750512230, Ağustos 2013.

Yurttaşını Arayan Demokrasi'nin yazarı Marcel Gauchet, 1946 Poilley doğumlu Fransız felsefeci ve tarihçi. Raymond-Aron Siyasi Araştırmalar Merkezi bünyesinde Sosyal Bilimler Okulu’nun yöneticiliğini ve Pierre Nora’yle birlikte 1980’de kurduğu ve Fransa’nın önde gelen entelektüel yayınlarından Le Débat dergisinin genel yayın yönetmenliğini yapıyor. Türkçeye çevrilmiş eserleri: Demokrasi İçinde Din, Laikliğin Gelişimi (Dost Yayınları, 2000); Dinden Sonra Dinsellik (Agora Kitaplığı, 2005).

           

Siyaset Felsefesinin Görevleri

Bu makalede ele alacağım soru, insanın kendisine öylesine sorduğu sorulardan değil. Böyle bir soru ya size yöneltilmiştir ya da üzerine düşünmezsiniz bile. Benim durumumda da böyle oldu. Bu soru bana, College de philosophie'nin bir etkinliği sırasında, güncel felsefi manzaranın değerlendirildiği bir toplantı sırasında soruldu. Davetlerine zevkle katıldım, çünkü bu davet beni kendi patikamdan çıkmaya ve karmaşık bir meseleyi ele almaya zorluyordu. Önereceğim tablo reddedilse bile, en azından elimizde kendisine göre yönümüzü belirleyebileceğimiz bütünlüklü bir plan olacak. Böyle bir aracın yararlılığını ispatlamaya gerek yok, ayrıca bu konuyla ilgili çok fazla öneri de yok.

Siyaset felsefesi alanında olup bitenleri, bu konuya yaklaşımın gerektireceği gibi tarafsız ve anlaşılır bir şekilde ifade etmeye çalışacağım. Aynı zamanda, yapılması gerektiğini düşündüğüm şey üzerine daha kişisel bir bakış ileri süreceğim. İçinde bulunduğumuz durum dikkate alındığında, siyaset felsefesinin özel olarak peşinden gitmesi gerektiğini düşündüğüm amacı, onun diğer meşru amaçlarına göre konumlandırarak savunacağım.

Neden siyaset felsefesi? Siyaset felsefesinin, son yirmi ya da otuz yıl içinde yavaş yavaş artan bir biçimde güncellik kazandığı genel olarak kabul ediliyor. Böyle bir güncelliğin anlamı ne olabilir? Siyaset insanlık durumunun süreklilik gösteren bir yönüdür. Bu anlamda siyaset felsefesi, felsefe varolduğundan beri var. En azından filozofların siyaset üzerine sözleri var. Bu açıdan bakıldığında, siyaset felsefesinin öteden beri varolduğunu söylemek gerekiyor. Bu, onun belli anlarda her zaman olduğundan daha fazla göz önüne çıkmasını, bir aciliyet ve merkezî bir konum kazanmasını, kolektif sorgulamalarla daha belirgin bir şekilde örtüşmesini ya da uyum içine girmesini engellemiyor. Aslında, tam da böyle bir dönem içinde bulunduğumuzu düşünmek için iyi nedenlerimiz var.

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür

Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür

Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür, Nezih Erdoğan | İletişim Yayınları, Roman, 176 sayfa, 9789750512247, Ağustos 2013.

Nezih Erdoğan Eskişehir'de doğdu. Eskişehir Maarif Koleji'nde okudu. Sinema seyircisi üzerine doktora tezi yazdı. '90'lı yıllarda Defter ve Sombahar dergilerinde şiirleri yayımlandı. Üniversitede semiyotik, sinema kuramları, senaryo yazımı dersleri verdi. Türkiye'de Amerikan sineması, Yeşilçam sinemasında ses ve dublaj, melodramatik yapı ve kolonyal söylem üzerine yerli ve yabancı yayınlarda yazıları çıktı. 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyıl başlarında çekilmiş İstanbul görüntülerinden kurguladığı İstanbul do/redo/undo adında bir "buluntu film" yaptı. Halen İstanbul'da sinemanın ilk yılları (1894-1928) üzerine bir kitap çalışması yürütüyor.

                   

- 1 -

Asarcıklı Caddesi'nde iki katlı bir evde oturuyorlar. Arka sokağa bakan ufak bir bahçeleri var. Evleri otogara çok yakın. Bazen caddeden otobüsler geçiyor, o zaman ev sarsılıyor. Bunun nedeninin Eskişehir'in altından akan Porsuk Nehri olduğunu söylüyorlar. Caddeyi evin tam karşısındaki Deliklitaş Caddesi kesiyor. Deliklitaş'ın öbür ucunda gittiği ilkokul var.

Aynı evde, alt katta, annesi onu bir yaz gecesi büyük zorluklarla doğurmuş. Sancıları artınca onu kocaman karnıyla beraber çeyizlik büyük ceviz yatağa yatırmışlar. Ebesi yatağın ucunda, bir yanında teyzesi, diğer yanında evin emektarı Yeter Teyze, saatlerce onu çekip çıkarmak için uğraşmışlar. Bütün bunlar olup biterken anneannesi ağır hasta olduğu için tek başına içerdeki odada yatıyormuş. Kızının bağırmalarından çok tedirgin olmuş haliyle, başına bir şey gelecek mi diye bütün gece "diken üstünde", kalbi pır pır, gözüne uyku girmeden beklemiş.

Fotoğraflarından biliyor, annesinin saçları bir zamanlar sapsarıymış. Şimdi sanki eskimiş gibi, hafif kararmış. Düz, ince, nokta gibi sona eren bir burnu var. Sol yanağına bir ben kondurulmuş. Anneannesinin annesinin yanağında ben çıksın diye zararsız bir hırsızlık yaptığına dair bir hikâye anlatılıyor ama o anlamıyor. "Bir an geldi, ölüyorum sandım," diyor, "Dayanamayacağım dedim. Aklımda tek bir düşünce: Ben ölürsem, sana kim bakacak? Daha da kötüsü, ya sana da bir şey olursa?" Bakışları daldığı yerden geri geliyor. "Sonunda doğdun ama mosmordun. Hiç kıpırdamıyordun. Eben nefes alıp almadığını anlamak için eğildi, kulağını yüzüne dayadı. Olmadı, ayna tuttu, nefesin buğu yapacak mı diye."

Akşamları babasını beklerlerken oturma odasının penceresinin önünde dereden tepeden konuşuyorlar. Nasıl doğduğunu annesine ısrarla tekrar tekrar anlattırıyor. Bütün çocuklar gibi nasıl başladığını bilmek istiyor. Annesi, yatak odasındaki gardırobun en üst gözünden eski bir Kuran getirip, arka kapağını açıyor, ona uzatıyor: Annesinin el yazısını tanıyor. Kurşunkalemle yazılmış, ilerledikçe aşağı eğrilen tek bir satır: 27 Haziran 1961, saat iki kırk beşte Mehmet doğdu.

Teyzesi "Gitti," demiş hıçkırarak, "Gitti, gitti." Ebesi genç ama çok tecrübeliymiş, hiç telaşa kapılmadan sakin sakin, hareketsiz, havasızlıktan morarmış bebeği havaya kaldırıp sarsmaya başlamış.

Odasında uzanmış kitap okuyor. Salonda annesinin misafirleri var. Kadın sesleri geliyor. Annesi yanında ufak tefek bir kadınla içeri dalıyor. Daha yaşlı sayılmaz pek, dünyaya koyu siyah düğme gibi gözlerle bakıyor. Annesi "Bak bu senin eben," diye tanıtıyor. Ayağa fırlıyor. Bir şeyler geveliyor. Ebe bir şey demiyor, tepeden aşağıya süzüyor şöyle bir, eliyle yanağını okşar gibi yapıyor, "İşte sonra böyle büyüyorlar. Ne korkuttun bizi!" Dönüyor, çıkıyorlar. Kadının ne yaptığını bilen birinin adımlarıyla yürümesini izliyor arkasından.

"Sonra ağlamaya başladın. Çok ağladın. Ağlarken, ağlarken, morluğun gitti, rengin açıldı, hep böyle beyaz kaldın. Mehmet Deden o zamanlar yaşıyordu. Sana onun adını verdik. Deden seni kucağına aldı. Kulağına ezan okudu, sonra üç defa 'Senin adın Mehmet olsun,' dedi."

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

13 Ağustos 2013 Salı

Sözde Terörist, Bir Demokrasi Polisiyesi

Sözde Terörist, Bir Demokrasi Polisiyesi

Sözde Terörist - Bir Demokrasi Polisiyesi, İsmail Saymaz | İletişim Yayınları, Bugünün Kitapları, 264 sayfa, 9789750512308, Ağustos 2013.

Sözde Terörist'te İsmail Saymaz, 30 ayrı dava dosyasını incelediği; annesiyle beraber cezaevinde volta atan iki yaşındaki Şana’nın, taş atan çocuk Berivan’ın, “parasız eğitim” pankartı açan Berna ve Ferhat’ın, oğlunu andığı için yargılanan Ayşe Karakaya’nın, Kürt sanılıp linç edilen Balgün Ailesi’nin, katılmadığı cinayetten müebbet alan yazar Doğan Akhanlı’nın, İbrahim Tatlıses’i vurdurmakla suçlanan avukatın, askeri casusluk örgütünün lideri denilen bir genç kadının ve daha onlarca “sözde terörist”in hikâyesine ışık tutuyor.

                       

Bir uçurtma kaç kez vurulur?

Sultanahmet'i gördüler o gün, Gülhane'de dolaştılar. Sarayburnu'ndan denize baktılar. Sanki memleketleri Rize'de, uçsuz bucaksız bir çay bahçesinde gezinir gibiydiler.

Babası Yaşar'ın kucağındaki Şana Deniz'in altın sarısı saçlarına sinmiş çay kokusu, Marmara'nın esintisine karışıyordu. Boncuk mavisi gözleri, konuşmayı öğrenemediğinden hayretle dönüyordu. Annesi Nazire Ayata Civelek, bu genç öğretmen, minnacık kızını hüzünle izliyordu.

Babası Yaşar, kucağından indirmediği Şana Deniz'i ve elini sımsıkı tuttuğu karısı Nazire'yi, imkânı olsa, bütün İstanbul'da semt semt gezdirebilirdi. Fakat elinden sadece, Gülhane Parkı'nda son bir resim çektirmek geliyordu; çektirdiler.

Sayılı saatler erken tükendi.

Bakırköy Adliyesi'ne geldiklerinde hava kararmaktaydı. Kapıya vardıklarında; Şana, kendine bir oyun arkadaşı buldu: Derya Devrim. O daha sekiz aylak bir bebekti.

Bazen annesi Doktor Serpil Aslan'ın omzuna başını yaslamış, bazen de babası Savaş Düzgün'ün kucağına kıvrılmış bir halde, olan bitenden habersiz, uyukluyordu.

Şana, bir yandan küçük arkadaşı hemen gözlerini açsın ve oynasınlar istiyor, bir yandan da adliyedeki anlamlandıramadığı telaşı seyrediyordu. İki aile aynı daracık koridorda, yan yanaydılar: Kapılar açılıp kapanıyor, polisler geliyor, evraklar imzalanıyordu.

Neden sonra, hep birlikte kalkılıp arabalara binildi. Araç bir müddet sonra Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi'nde durdu. Ve demir kapının önünde ilk çığlık koptu. Anneler babalara, babalar kızlarına ağlayarak sarıldı; hıçkırarak öpüştüler. Şana için oyun bitmişti.

Kapı gürültüyle kapandığında; içeride kendisi ve annesi Nazire, annesinin arkadaşı Serpil ile kızı Derya Devrim; dışarıda ise iki genç baba, Yaşar ve Savaş kaldı.

Tarih, 28 Ekim 2010'du.

Yirmi aylık bir hasrete kapanan bu metal ve beton yığını şimdi neden aralarına girmişti?

Suçları neydi?

Polis onlar için "terörist" diyordu.

Şana Deniz'in annesi gerçekten "terörist" miydi?

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Taşradan Futbol Hikâyeleri

Taşradan Futbol Hikâyeleri

Taşradan Futbol Hikâyeleri, Necdet Özkazancı | İletişim Yayınları, Spor / Futbol, 272 sayfa, 9789750512254, Ağustos 2013.

Anılarımın taraftarıyım,” diyor Necdet Özkazancı: “Yalnızca falanca futbol takımının taraftarı değil, anılarımın taraftarıyım diyebilirim. Anılarının taraftarı olan birçok futbolsever gibi...

Necdet Özkazancı’nın anı öykülerinde futbol, yazlık sinemaları, eski Türk filmlerini, mahalle hayatını, çocukluk hayallerini kuşatan çok basit ve çok büyük bir oyun...


Sunuş Yerine:

İki Eski Taraftarın Tribün Sohbeti

2006 yılının sonları... Hava ılık, güneşli... Ankara 19 Mayıs Stadı'nın çim sahası futbol oynamaya elverişli... Ankaragücü ve rakip takımın futbolcuları sahaya çıkmış, ısınıyorlar. Stadda maç saatinin gelmesini bekleyen 4.000'e yakın seyirci var. Hoparlörden kimsenin dinlemediği garip bir yabancı müzik yayını yapılıyor. Bir de ara sıra Ankaragücü şarkısı çalınıyor. Sanırım Kenan Doğulu söylüyor ya da sesi ona benziyor. İki taraftar eski güzel günlerden konuşuyorlar:

- Ali Osman vardı, gol kralı... Anımsıyor musun?
- Evet. Anımsamaz mıyım? Ondan sonracığıma Köksal, Erman, Melih, Selçuk, Zafer, İsmail, Adnan, Coşkun, Sakıp vardı. Konyalı Mehmet, Tatar Metin, Kaleci Baskın ve Aydın... Fenerbahçe'yi İstanbul'da sekiz kişi ile yenen bir takım vardı.
- Ben lisede öğrenciyken arkadaşlarla teneffüste radyodan dinlemiştik bu maçı.
- Ne maçtı ama! Maçın sonlarında Köksal, Fener'in defansını peşine takıp topu yetmiş metre sürdükten sonra kaleci Datcu'yu da çalımlayarak atmıştı golü.
- Gerçekten müthişti!
- Evet. Unutulmaz...
- Sonra Polatlılı Kâzım, Kel Mustafa, Kaptan Adil ve diğerleri vardı.



- Adil, Hikmet, Fuat, İhsan, Haluk, Taner, Cüneyt, Nazmi, İrfan, Mehmet, Sadık...
- Taraftarların nefes almaksızın bir defada ezbere saydığı, 2. Lig'deyken kupayı alan ve futbolcuları tel örgülerden taraftarların üzerine atlayan bir takım...
- Evet evet. Hele Kaptan Adil'in Bolu Şehir Stadı'nda, tel örgülere tırmanıp taraftarların üstüne atlaması...
- Ardından da diğerlerinin... Ne güzeldi!
- Sonra 1. Lig'de oynayan takımda izlediğimiz şu topçulara bir baksana: İskender, Halil İbrahim, Alper, Hüsnü, Bilal, Arif, Durmuş, Hayrettin, Yücel... Vay vay vay!
- Stada girebilmek için sabah erkenden gelmek gerekirdi. Maça iki saat kala stad dolar; geç gelenler dışarıda kalırdı.
- Bazı maçlarda merdivenlerde bile yer kalmazdı.
- Polatlı'dan yılda birkaç maça gelebilmek için harçlıklarımızdan para biriktirirdik.
- Yaa! Öyle, öyle... Biz de lisede okurken Gecekondu'ya girerdik. Paramız ancak ona yeterdi.
- Maraton'da koltuk yoktu; boydan boya tahta sıralar vardı. Sıkışır otururduk.
- Gecekondu ile Saatli'de tahta sıra da yoktu. Tamamen betondu.
- Kapalı dışındaki tribünlerin üstü açıktı. Güneşten korunmak için kartondan sarı-lacivert şapkalar vardı.
- Ben bazen gazete kâğıdından da şapka yapardım. Çok güzel olurdu.
- Yağmurdan korunmak için de üstümüze elbise naylonu giyerdik.
- Bazıları maç saatine kadar tavla, kâğıt oynayarak, bazıları gazete okuyarak, bazıları da sohbet ederek vakit geçirirlerdi.
- Önce Amigo Sefa vardı; "HAYDİ BASTIR!" tezahüratını o çıkarmıştı. Sonra da Hüsnü tabii...
- Rakip takım futbolcularına sataşıp onları kızdırmaya, morallerini bozmaya çalışırdık. Ama tadında bırakırdık tabii.
- "BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETlR!" diyerek takımı tribünlere çağırırdık.

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

7 Ağustos 2013 Çarşamba

Hayali Kahramanlar Hakiki Erkekler

Hayali Kahramanlar Hakiki Erkekler

Hayali Kahramanlar Hakiki Erkekler, H. Bahadır Türk | İletişim Yayınları, Popüler Kültür /İnceleme, 248 sayfa, 9789750512292, Ağustos 2013.

Hayali Kahramanlar Hakiki Erkekler, neredeyse yarım asır öncesinin bilinen, okunan ve satan popüler anlatılarına, onların erkeklik hallerine odaklanıyor. Altmışlı yılların Bahadır, Tolga, Tarkan gibi tarihî çizgi romanlarını ve sahiden alelacayip bir fenomen olan sado-erotik fotoroman Killing’i anlatıyor. Az bulunur bir popüler kültür tarihi incelemesi.


"Hiper-Maskülinite ve Çizgi Roman": Bahadır Örneği

"Senin gibi bir oğlum olduğu için utanıyorum. Gül bahçelerinde gezersin, güzel konuşursun, şiir söylersin, saz çalarsın... Dişi mi erkek mi olduğun belli değil."

- Natuk Baytan, Hakanlar Çarpışıyor, 1977

Umbert Eco, "Süpermen Miti" üzerinde düşündüğü yazısına şu cümlelerle başlar: "Örnekleri Herkül'den Siegfried'e, Roland'dan Pantagruel'e, oradan da Peter Pan'a kadar uzanan, sıradan insana oranla üstün güçlere sahip kahraman, popüler imgelemin değişmez parçalarından biri olagelmiştir. Sözkonusu kahramanın meziyetleri çoğunlukla insanileştirilmiştir; gücü, doğaüstü olmaktan ziyade -dirayet, çeviklik, dövüş yeteneği ve hatta mantık kabiliyeti ve Sherlock Holmes'e özgü gözlem gücü gibi- doğal yeteneklerle dayanır." Eco'nun bu girişine Harry Brod'dan yardım alarak şunu ekleyebiliriz belki: Bu haliyle çizgi roman süper-kahramanlarının bir işlevi de "erkeklik ikonları" yaratmaktır. Bu çalışmada amacım Eco ve Brod'un çizdiği çerçeveden hareketle bu türden bir işleve örnek olabileceğini düşündüğüm Bahadır'ın 30 Kasım 1965 - 23 Kasım 1967 tarihleri arasında yayımlanmış maceraları özelinde temsil edilen erkeklik kurgusunun genel özelliklerini tartışmak ve bu tartışma üzerinden bir çizgi roman kahramanının ve dergisinin kendi serüvenine dair anlamlı bir çerçeve çizmeye çalışmak olacak. Bu doğrultuda öncelikle bir çizgi roman dergisi olarak Bahadır'ın kimi şekilsel özelliklerine değinilecek, ardından bir kahraman olarak Bahadır'ın hipermaskülen karakteristiği üzerinde durulacak. Bunu takiben Türk kimliği ve yabancı figürü üzerinden Bahadır'ın nasıl konumlandırılabileceğiyle ilgili birkaç şey söylemeye çalışacağım.

Bahadır'a genel bir bakış: Bazı şekilsel özellikler

"Büyük boy formatıyla (...) öncülü Karaoğlan'ı izleyen bir çizgi roman dergisi olan" Bahadır'ın sahibi ve yazı işleri müdürü Burhaneddin Şener'dir. Dergi Burhan Yayınevi etiketiyle, 30 Kasım 1965 tarihinde çıkmaya başlamıştır ve bu haliyle, "tarihî çizgi romanların kendi dergilerini oluşturacak kadar popülerleştiği bir dönemin", yani altmışlı yılların bir ürünüdür. Bahadır, dış görünüşüyle de hikâyelerinin genel yapısı itibariyle de kendinden önce yayımlanmaya başlayan Karaoğlan'ı anımsatır, onun popülerliğinin yarattığı atmosferin, tarihî kahraman furyasının bir mahsulüdür ve "sanatsal kaygılar"dan ziyade bu genel atmosferin ve furyanın sağlayacağı muhtemel ticari kazançların peşinden gitme çabasının bir sonucudur.


Levent Cantek de "Karaoğlan 1963'te dergi olarak çıkınca" mevcut ilginin "neredeyse bir patlamaya dönüştüğünü" ve benzerlerinin çıkmaya başladığını söylerken, bu benzer çalışmalar arasında en önemlilerinin dergi olarak çıkan Akbulut Kaan (1964) ve Bahadır (1965) olduğunu, gazetelerde ise Cumhuriyet'te çıkan Malkoçoğlu (1965) ve Hürriyet'te çıkan Tarkan'ın (1967) ilk akla gelen isimler arasında yer aldığını belirtir. Yine Cantek, daha spesifik bir tarih aralığı vererek, 1964 Şubat-1967 Ağustos ayı arasındaki 186 sayılık seriyi Karaoğlan'ın en verimli yılları olarak değerlendirir. Suat Yalaz, Karaoğlan'ın dergiye dönüştükten sonra haftada 25 bin adet sattığını ve o zamanlar Hürriyet gazetesinin bile tirajının 75 bin olduğunu hatırlatırken, Cantek ise Hürriyet'in o dönemde 400-450 bin, en çok satan haftalık dergiler olan Fotoroman ve Hayat-Resimli Roman adlı fotoroman dergilerinin ise yüz elli binin üstünde sattığını kaydederek Yalaz'ın yorumundaki abartı payına dikkat çeker.

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

31 Temmuz 2013 Çarşamba

Buralar Bıraktığın Gibi...

Buralar Bıraktığın Gibi...

Buralar Bıraktığın Gibi, Murat Uğurlu | İletişim Yayınları'ndan Ağustos 2013'te çıkacak bir hikâye kitabı...

Buralar Bıraktığın Gibi:

"Hastanenin bahçesinde uzun uzun yürümüştük seninle. Elini omzuma koymuş, sonra nedense bana babanın öldüğü günden bahsetmiştin. Çocukmuşsun sen daha o zaman, minnacıkmışsın. Annenin bağrışlarına uyanmış, tuvaletin kapısına yığılıp kalan babanı oyun oynuyor sanmışsın. Sen bunları anlatırken Çiçek, saçların ne güzeldi, evet ben böyle düşündüm. Zaten hep güzeldi ama, o gün daha bir güzeldi çünkü çok mutsuzdum. 'Baban taburcu olsun, bizim oranın yaylalarına gidelim,' demiştin de, çıkarken nefes nefese kalırım, bir de benim kalbimle uğraşırsın dediğimde sıcacık gülmüştün."


Milim ilerlemeyen trafik, çeri domates, muzlu süt, şezlonglar, sigortacılar, başından beri yalnız olanlar, hatırlayanlar, unutanlar, hiçkimsenin umursamadığı bir şeye delicesine kapılanlar... Havasız odalar, yarım yarım bırakılanlar... Cohen mırıldanıyor bir şeyler, bir başkası Eva Braun'unu kaybedyor. Edip Cansever sessiz ve insansız sokakları geziyor... Bir yerlerde gözleri hemen dolan çocuklar var.

Murat Uğurlu serin bir dille yazıyor hikâyelerini. Bütün gece yağmur yağmış da sanki şehre, camdan bakıyoruz birlikte sokağa, yan yana fısıl fısıl anlatıyor anlatacağını. Kimin yarası yok ki?

Buralar Bıraktığın Gibi, insanın çöreklenen, dostça anlayan, fark eden, sarıp sarmalayan hikâyelerle yeni bir yazarı takdim ediyor...

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür

Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür

Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür, bir ilk roman, Nezih Erdoğan'ın kaleminden... İletişim Yayınları'ndan Ağustos 2013'te çıkacak...

Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür:

Bazen rüyasında kendisini uçarken buluyor. Denizin içinde su yüzüne çıkar gibi ayaklarını çırptığında havada yükseliyor. Yalnız bu sefer, denizde değil, şehrin ortasında - insanların aşağıda küçüldüğünü görüyor. Sanem oralarda bir yerde mi? Hayranlıkla onu izliyordur herhalde. Görmüyor ama aşağılarda bir yerden ona baktığını biliyor. Rüyalarında bu tür şeyleri biliyor. Bazen normalde bilemeyeceği şeyleri bilmeye başladığında rüya görmekte olduğunu anlıyor. Anlamaya devam ederse uyanıyor...


Altmışlı yıllarda doğmuş bir çocuk, tavan arasındaki lambalı radyo, televizyon yeni çıkmış. Aya inen adam, Zati Sungur, Ümit Yaşar, Mata Hari Saklambaç'ta, Rüçhan Adlı Türkan Şoray'a bakıyor. Mehmet hatırlıyor, Salih Güney "Bildiğin gibi değil," diyor: "İzah edeyim". Eskişehir'e uçak düşüyor, PE-RE-JA kolonyası kokuyor Hilâl ile Nihâl. Yılmaz Güney, Mahir'i saklıyor. Böyle böyle geçiyor zaman.

Büyükler Ölünce Toprağa Gömülür, bir hastalık olarak çocukluğa bakıyor. Nezih Erdoğan, eksile eksile büyüyen çocukları, naftalin kokulu orta sınıf evlerini siyahi bir dille anlatıyor.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

19 Temmuz 2013 Cuma

Sefiller (2 Cilt), İletişim Yayınları edisyonundan okuma parçası

Sefiller (2 Cilt), İletişim Yayınları edisyonundan okuma parçası

Victor Hugo’nun kaleme aldığı 1862 tarihli klasiklerden biri olan Sefiller, 2 cilt halinde İletişim Yayınları tarafından tekrar basıldı.

Sefiller'in bu edisyonunu Cenap Karakaya çevirirken, kapak tasarımını Suat Aysu yaptı.

Charles Baudelaire'in önsözüyle açılan kitabı tekrar okumak isteyenlere ve henüz okumayanlara ısrarla öneriyoruz.

Victor Hugo'nun defalarca filme uyarlanan bu yapıtı en son orijinal adı olan Les Misérables olarak başrollerinde Anne Hathaway ve Hugh Jackman'ın da yer aldığı bir müzikal-film olarak izlemiştik.

Sefiller'in bu edisyonundan tadımlık bir okuma parçası sunuyoruz...

Sefiller bir merhamet kitabıdır, kendisine fazlasıyla sevdalı ve ölümsüz kardeşlik yasasını pek az dert eden bir topluma sersemletici bir hizaya gelme çağrısıdır … yoksulların savunusudur.” - Charles Baudelaire

                     

Birinci Kitap

Doğru Bir Adam

- I -

Mösyö Myriel

1815 yılında Mösyö Charles-François-Bienvenu Myriel, Digne'de piskopos bulunuyordu. Yetmiş beş yaşlarında bir ihtiyardı, 1806'dan beri Digne Piskoposluğu makamını işgal etmekteydi.

Bu ayrıntının, anlatacağımız şeylerin esasıyla hiçbir ilgisi yoksa da, her hususta tam doğruyu söylemiş olmak için, Mösyö Myriel'in piskoposluk bölgesine gelişi esnasında hakkında dolanan söylentileri belirtmek belki yararsız olmayacaktır. İster doğru ister yanlış olsun, insanlar hakkında söylenenler çoğu zaman onların hayatlarında ve özellikle de kaderlerinde, yaptıkları işler kadar yer tutar. Mösyö Myriel, Aix Parlamentosu danışmanlarından birinin oğluydu. Görevinden dolayı asalet sahibi olan babasının, Mösyö Myriel'i bu görevine vâris yapmak istediği ve bu yüzden de parlamento üyesi aileler arasında oldukça yaygın bir âdete göre, hayli erken bir çağda, on sekiz ya da yirmi yaşlarındayken onu evlendirdiği söyleniyordu. Yine söylendiğine göre Charles Myriel, bu evliliğe rağmen kendisinden bahsettirecek çok şey yapmıştı.

Biraz kısa boylu olduğu halde sevimli, zarif, kibar ve nüktedandı. Ömrünün ilk çağı hep kibar âlemlerinde ve çapkınlıkla geçmişti.

Derken Fransız Devrimi geldi çattı, olaylar birbirini kovaladı; kırıma uğrayan, kovulan, kovuşturulan parlamenter aileleri dağıldı. Charles Myriel, devrimin ilk günlerinde İtalya'ya göçtü. Uzun zamandan beri bir göğüs hastalığına tutuluş olan karısı orada öldü. Hiç çocukları olmamıştı. Bundan sonra Mösyö Myriel'in başından neler geçti? Eski Fransız toplumunun yıkılması, öz ailesinin dağılışı, 93'in feci manzaraları... Bunları uzaktan, dehşetin büyütücü etkisi altında seyreden göçmenler için birdenbire korkunç bir hal alan bu manzaralar, acaba onda feragat ve inziva fikirleri mi tomurcuklandırmıştı? Yoksa hayatını dolduran eğlencelerin, bağlılıkların ortasında, genel afetlerin varlığına ve servetine indireceği darbelerle bile sarsılmayacak bir insanı birdenbire yüreğinden vurup deviren o esrarlı ve müthiş darbelerden birini mi yemişti? Kimse ne olduğunu söyleyebilecek durumda değildi. Bilinen tek şey şuydu ki, İtalya'dan döndüğünde rahipti.

1804'te, Digne'de papazdı Mösyö Myriel. Artık ihtiyarlamıştı ve derin bir münzevi hayatı yaşıyordu. 

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Felaket Henry Ölüleri Diriltiyor kitabından okuma parçası

# Felaket Henry Ölüleri Diriltiyor kitabından okuma parçası #

Felaket Henry Ölüleri Diriltiyor kitabı çocuk kitaplarıyla tüm dünyada tanınan Francesca Simon'ın Türkçeye yeni çevrilen kitabıdır. Kitabın çevirmenliği Bahar Siber'e ait olup, kitabı resimleyen Tony Ross'dur. 102 sayfadan oluşan kitap İletişim Yayınları tarafından Temmuz 2013'te yayımlanmıştır.

Felaket Henry Ölüleri Diriltiyor kitabından tadımlık bir okuma parçası sunuyoruz.

               

- 1 -

Felaket Henry ve Televizyon Kumandası

Felaket Henry sokak kapısından içeri daldı. Mükemmel Peter koşar adım yanından geçti ve içeri girdi.

"Hey!" diye bağırdı Felaket Henry, Peter'ı arkadan iterek. "Buraya gel, seni solucan."

"Hayııır!" diye ciyakladı Mükemmel Peter ve minik bacaklarıyla koşabildiği kadar hızlı koşmaya başladı.

Henry, Peter'ı tişörtünden yakalayıp kenara itti ve oturma odasına girdi.

Yaşasın! Rahat Siyah Koltuk'a önce o ulaşacaktı. Neredeyse varmıştı, neredeyse varmıştı, neredeyse... derken Felaket Henry bir çoraba takılıp kaydı.

Peter atılarak Henry'yi geçti ve kendisini Rahat Siyah Koltuk'a attı. Nefes nefese kalmıştı ama tek hamlede kumandayı kaptı. Klik!

"Şimdi hep birlikte cevap vermiyoruz... Sarsak Keçi Billy kime denir?" dedi dünyanın en sıkıcı keçisi.

"Billy'ye!" diye tempo tuttu Mükemmel Peter.

HAAAYYIIIIIIIIIIR!

Bir kez daha olmuştu. Henry tam uzun, yorucu, korkunç bir okul haftasından sonra, Rahat Siyah Koltuk'a yerleşip televizyonda Kır Dök Parçala ve Şövalye Dövüşü'nü izleyerek yorgun kemiklerini dinlendirme hayali kurarken, Peter koltuğu kapmıştı. Bu haksızlıktı.

---

Bu alıntı tanıtım amaçlı yapılmıştır.

Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.

kitap

KitapGalerisi Facebook / KitapGalerisi Twitter