Kitabın 30. ve 31. sayfalarından tanıtım amaçlı alıntı yapılmıştır.
Şu ya da bu biçimde hastalığın hangi yılda, hangi mevsimde, hangi gece ve gündüzde başladığını öğrenmek mümkün. Ama bunun kesin bir tarih olabileceğine inanmıyorum.
Hastalığın hangi tarihte başladığını bilmiyoruz; hele hastalığa yol açan nedenlere -bu hastalık bir "bunama" da olsa- derinlemesine eğilirsek... Görece tarih, belki de, kurban bayramlarının kavgalı gürültülü birinci gün sabahlarında...
Şimdi hatırlayabildiğimiz daha başka bir şey: Öyle sanıyorum ki, hastalığın yedi yıl süren son evresini yaşadık biz, yalnızca. Bu son evre, benim için acı bir yaşamöyküsü gibidir.
Annem, bir güzdönümü gecesinde yatağından kalktı ve bir daha kendi yatağını, yattığı odayı bulamadı.
O gün, öğleden sonra uzak akrabası bir hanıma konuk gitmiş. Gelgelelim konuk gittiği evin yolunu karıştırmış. Bu ev, şimdi oturduğum yere çok yakındır. Bir yokuştan aşağı inmeniz gerekir hepsi-hepsi.
Fakat annem, hiç tanımadığı bir başka eve girerek, her nedense orada çay ya da kahve içmişti: Böyle diyordu. Ablamla ikimiz, bu olayı anlamlandıramadık; bununla birlikte hastalığa yormak hiç aklımıza gelmedi.
Gece, Çehov'un öykülerinden derlenmiş bir oyuna gidecektim. Annem, yemek ortasında, "Ben hastalanırsam, seni tiyatrodan buldurtabilir miyiz?" dedi. Bu söze sinirlendim: Bir şeyi olmadığını, böyle garip, saplantılı düşüncelere, kuruntulara ner-den kapıldığını sordum. Ablam benden daha kaygılıydı.
Oyundan sonra eve döndüğümde, onları uyur buldum. Sessizce yattım. Henüz Çehov'la didişirken; annemin kalktığını, mutfağa gittiğini algıladım. Ne yapıyordu? Ekmek kutusunun açıldığını işittim... şimdi de teldolabı açılmıştı... Bu şıngırtı olsa olsa yeşil reçel kâsesinin tabağından gelir... Ekmek ve reçel yedi.
Sonunda babamın odasına geldi: Bir süre karanlıkta durdu; sanki bekliyordu. Kalkıp yanına gittim.
"Neden yatmıyorsun anne? Bu odada ne arıyorsun?" diye sordum.
"Ben nerde yatıyordum?'" diye sordu.
Bu soruyu herhalde hiçbir zaman unutamayacağım. Sonradan defalarca yineledim:
"Ben nerde yatıyordum?"
Ne demek istemişti? Annemde hastalık, sanki bir tür simgesel dil geliştirdi. Her sözünden sanki bir bilinçaltı yakalayabilirdiniz.
Ablam da kalkmıştı, sabahlığını giyiyordu telâşla. Işıkları yaktık. Işıkları yakınca birdenbire ayrımsadık:
Yüzünde çarpık bir gülümseyiş okunuyordu. Ya da bir inme başlangıcının, dudaklara, ağıza yansıyışı. Günü ve akşam yeme-ğini artık yüreğim çarpa çarpa anımsadım: "Ben hastalanırsam, seni tiyatrodan buldurtabilir miyiz?" Bir önsezi miydi?
Yatağına yatırdık. Bize dalgın, adeta tanımaz gibi bakıyordu. Çehov'la Tennesse Williams'ın Sırça Köşk'ü yer değiştirdi ansızın. Karyolasının başucunda dururken, üç kişilik hayatımızın geleceğinden müthiş ürktüm.
Sırça Köşk'ü ilk önce, bir radyo oyunu olarak dinlemiştim çocukken. O konuşmalar yankılanıyordu kulaklarımda, o sesler. Hemen hemen uykusuz geçti gece.
Ertesi sabah ağzı hâlâ çarpık, sağ gözü kısık bakıyor, sağ gözkapağı sarkık ve dudakları oynayıp duruyordu... Sözleri abuk sabuk sayılırdı. Yatağından kalkmak istemedi.
Hastalık hızlı bir akış gösterdi.
O sabah, mevsimin ilk karı yağdı... demek güz değilmiş. Ya da güz çok erken bastırmış, hiç yaşanmadan bitmişti.
Bu kitabı KitapGalerisi'nden bu linke tıklayarak satın alabilirsiniz.Hastalığın hangi tarihte başladığını bilmiyoruz; hele hastalığa yol açan nedenlere -bu hastalık bir "bunama" da olsa- derinlemesine eğilirsek... Görece tarih, belki de, kurban bayramlarının kavgalı gürültülü birinci gün sabahlarında...
Şimdi hatırlayabildiğimiz daha başka bir şey: Öyle sanıyorum ki, hastalığın yedi yıl süren son evresini yaşadık biz, yalnızca. Bu son evre, benim için acı bir yaşamöyküsü gibidir.
Annem, bir güzdönümü gecesinde yatağından kalktı ve bir daha kendi yatağını, yattığı odayı bulamadı.
O gün, öğleden sonra uzak akrabası bir hanıma konuk gitmiş. Gelgelelim konuk gittiği evin yolunu karıştırmış. Bu ev, şimdi oturduğum yere çok yakındır. Bir yokuştan aşağı inmeniz gerekir hepsi-hepsi.
Fakat annem, hiç tanımadığı bir başka eve girerek, her nedense orada çay ya da kahve içmişti: Böyle diyordu. Ablamla ikimiz, bu olayı anlamlandıramadık; bununla birlikte hastalığa yormak hiç aklımıza gelmedi.
Gece, Çehov'un öykülerinden derlenmiş bir oyuna gidecektim. Annem, yemek ortasında, "Ben hastalanırsam, seni tiyatrodan buldurtabilir miyiz?" dedi. Bu söze sinirlendim: Bir şeyi olmadığını, böyle garip, saplantılı düşüncelere, kuruntulara ner-den kapıldığını sordum. Ablam benden daha kaygılıydı.
Oyundan sonra eve döndüğümde, onları uyur buldum. Sessizce yattım. Henüz Çehov'la didişirken; annemin kalktığını, mutfağa gittiğini algıladım. Ne yapıyordu? Ekmek kutusunun açıldığını işittim... şimdi de teldolabı açılmıştı... Bu şıngırtı olsa olsa yeşil reçel kâsesinin tabağından gelir... Ekmek ve reçel yedi.
Sonunda babamın odasına geldi: Bir süre karanlıkta durdu; sanki bekliyordu. Kalkıp yanına gittim.
"Neden yatmıyorsun anne? Bu odada ne arıyorsun?" diye sordum.
"Ben nerde yatıyordum?'" diye sordu.
Bu soruyu herhalde hiçbir zaman unutamayacağım. Sonradan defalarca yineledim:
"Ben nerde yatıyordum?"
Ne demek istemişti? Annemde hastalık, sanki bir tür simgesel dil geliştirdi. Her sözünden sanki bir bilinçaltı yakalayabilirdiniz.
Ablam da kalkmıştı, sabahlığını giyiyordu telâşla. Işıkları yaktık. Işıkları yakınca birdenbire ayrımsadık:
Yüzünde çarpık bir gülümseyiş okunuyordu. Ya da bir inme başlangıcının, dudaklara, ağıza yansıyışı. Günü ve akşam yeme-ğini artık yüreğim çarpa çarpa anımsadım: "Ben hastalanırsam, seni tiyatrodan buldurtabilir miyiz?" Bir önsezi miydi?
Yatağına yatırdık. Bize dalgın, adeta tanımaz gibi bakıyordu. Çehov'la Tennesse Williams'ın Sırça Köşk'ü yer değiştirdi ansızın. Karyolasının başucunda dururken, üç kişilik hayatımızın geleceğinden müthiş ürktüm.
Sırça Köşk'ü ilk önce, bir radyo oyunu olarak dinlemiştim çocukken. O konuşmalar yankılanıyordu kulaklarımda, o sesler. Hemen hemen uykusuz geçti gece.
Ertesi sabah ağzı hâlâ çarpık, sağ gözü kısık bakıyor, sağ gözkapağı sarkık ve dudakları oynayıp duruyordu... Sözleri abuk sabuk sayılırdı. Yatağından kalkmak istemedi.
Hastalık hızlı bir akış gösterdi.
O sabah, mevsimin ilk karı yağdı... demek güz değilmiş. Ya da güz çok erken bastırmış, hiç yaşanmadan bitmişti.
kitap











